Turgut Uyar – 4 Ağustos 1927, 22 Ağustos 1985

0

“Hayatının büyük saati dursa da şiirinin büyük saati sürekli işleyecektir!”

Türk şiirinin büyük saati’ 84 yaşında. 26 ölüm yıl dönümünde acının bütün derinliklerini kalemiyle yüreklerimize kazımış büyük Türk şairi “Turgut Uyar”ın önünde saygı ile eğiliyoruz.. Yolu şiir ve ışık olsun..


Türk edebiyatının ölümsüz şairlerinden Turgut Uyar 4 Ağustos 1927’de doğdu. Ve yine bir ağustos günü, ayın 22’sinde ayrıldı bu dünyadan; 26 yıl önce… Biz de ‘İkinci Yeni‘nin üç atlısından biri’ olan, Ece Ayhan‘ın deyişiyle ‘logaritmik şiirlerin şairi’ Uyar’a, 84. yaşında bir selam gönderelim istedik.

 

Hep Ağlamaya Hazır…

Bu şairlerden Turgut Uyar 4 Ağustos 1927’de Ankara’da doğar, harita subayı bir babanın oğlu olarak. Baba hattattır aynı zamanda, Ankara’nın ilk Latin alfabesiyle yazılan sokak levhalarını geceler boyu çalışarak yazmıştır. Belki de -daha sonra yontuculukla kendini gösterecek- el becerisini babasından alır Turgut Uyar. Baba ölünce aile İstanbul’a, Edirnekapı’ya göçer. İlerki yıllarda da peşini bırakmayacak hüzün, o zamanlarda çöker üzerine. “Nedense hep ağlamaya hazır” gibidir.
Daha sonra yatılı olarak Bursa Askeri Lisesi’ne gider. Baba mesleği sürdürülecektir. Mutsuzdur bu okulda, ileride şöyle anlatır durumunu:

 “Asker okullarında hiç mutlu olmadım. Genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. Başkalarının, hatta somut başkalarının değil de, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğumuz bir şeyler yaşamak…”

Lisenin ardından Askeri Memurlar Okulu’nu bitirir; genç bir subay olarak Anadolu’yu dolaşmaya başlar.
Ama ‘asker’ olamaz bir türlü, ne karakteri uygundur buna ne de dünya görüşü. Yıllar sonra Lorca için yazdığı şiirde, “Ben severim omuzlarımı bir gün / Sırmaları, apoletleri olmasa da” diyecektir.
Bu genç subayın Anadolu gezisi yalnız geçmez. Henüz 18 yaşındayken ailesi tarafından evlendirildiği komşu kızı Yezdan Hanım eşlik eder ona. İlk çocuk Semiramis İstanbul’da, ikincisi Tunga Terme’de, son çocuk Şeyda ise kura usulü tayinle gittikleri Posof’ta doğar.

 

Kendisine İnat

‘Turgut Uyar’ oluşunun ilk adımını 1948’de Kaynak dergisinin açtığı şiir yarışmasına katılarak atmış, yarışmada ikinciliği kazanan “Arz-ı Hal” şiiriyle dikkatleri çekmiştir.

“… İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!..
Kıt kanaat sere serpe yollar boyunca…
Sen, bizim için hâlâ o ezeli sırsın.
Sen de bizi bilmiş olsan başkalaşırsın…
Herkesin kederi gailesi boyunca.
İşte insanlar bu minval üzre, Allahım!..”

dediği şiir, 1949’da yayımlanacak ilk şiir kitabına da ismini verir.

.
1958’de şiirde 10 yılı geride bırakmıştır artık; çünkü ilk şiiri “Yad”, 1947’de Yedigün dergisinde yayımlanır. Ama önemsemez bu durumu. Çünkü o derginin şiir beğenisinin üst düzeyde olmadığı duygusu vardır içinde. İnatlaşmaya başlar.

.
Kiminle? Tabii ki öncelikle kendisiyle. Hayatının geri kalanında da baskın olacak bu ‘kendi büyüsüne kapılmama’ huyu onu zorlayacak, hep daha iyisini yapmaya itecek, her seferinde yeni bir söz söylemesi için kamçılayacaktır. Bunun ilerde sağlığına mal olacağını henüz bilmiyordur.
1958’de, üç çocuklu bir aile babası olarak ordudan istifa eder, SEKA’nın Ankara Bürosu’nda çalışmaya başlar. Hem sivil hayata geçmiş hem de yaklaşık 10 yıldır sürdürdüğü edebiyat yaşantısına daha uygun bir işyeri bulmuştur.

.
Bu büroda geleni gideni hiç eksik olmaz. Genç şairler, kıdemliler, Bilge Karasu, Muzaffer Erdost, Cemal Süreya, Nurullah Ataç, Vüs’at O. Bener, hatta zamanın Çalışma Bakanı Bülent Ecevit… Konu hep şiirdir, daima şiir.

 

Efendimiz Acemilik

Turgut Uyar’ın ölçü ve uyak kullandığı bu ilk şiirlerinde işlediği temaların çoğunluğunu aşk, ayrılık ve ölüm oluşturur. Hatta bu şiirlerde Garip akımının etkileri de görülür.

Dönemin etkin eleştirmenlerinden Nurullah Ataç, Turgut Uyar’ın 1952 yılında yayımlanan ikinci kitabı “Türkiyem”e yazdığı önsözde, “zarını Uyar için atar”. Hatta bir acemilik sezmesine rağmen şöyle der:

“Yeni yetişen bir şair için acemilik kötü bir şey midir? Başkalarına uymayıp da kendi yolunu aradığını göstermez mi? O acemiliği için de sevdim Turgut Uyar’ın şiirini.”

Acemilik, Uyar’da bir üslup olarak kalır. Öyle ki, yüceltir bu özelliğini 1956’da yazdığı bir yazıda:

“Halbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız.”

Her şiir yeni bir taş olur Turgut Uyar için. Tıpkı çok sevdiği yontuculuk gibi, şiiri de elinde şekillendirmekten zevk alır. Belki de sonuçtan çok o şekillendirme sürecidir onu yazmaya iten. Zaten 18 yıl aynı yastığa baş koyduğu Tomris Uyar da bu durumu şöyle örnekliyor Erhan Altan’ın kendisiyle yaptığı söyleşide:

“… Son zamanlarda yazdığı şiirlerin son dizelerine takılıyordum. Hep son dizenin o şiirde biraz fazla kaldığı dikkatimi çekmişti. Sonradan ikimiz birlikte düşününce onun bir sonraki şiire ait olduğunu anladık.”

 

Şiirin Miladı

1959, Turgut Uyar şiirinin miladıdır, “Dünyanın En Güzel Arabistanı” yayımlanır. “Akçaburgazlı Yekta”yı yaratır bu kitapta ve şiirine yaşantıyı büsbütün sokar. Turgut Uyar dünyasının ilk durağı olur bu kitap. Bu şiirden önce daha boynu büküktür anlatımı, Anadolu’ya dönüktür. Burada yeni bir dil ve biçim yaratır kendine ki bu dil alabildiğine anlaşılırdır. Ama kolay olduğunu göstermez bu anlaşılırlık…

.
Bu milat, biraz da İkinci Yeni’nin habercisidir. Türk şiirinde değişik imge ve çağrışımlarla yeni bir üslup bulmayı amaçlayan bu akım, dilin alışılmış kalıplarını yıkar. Hayalgücü ve duygu ağırlıklı şiirlerin ana teması insandır. İnsanın yalnızlığı, uyumsuzluğu, sıkıntıları İkinci Yeni’cilerin de temalarıdır. Kullandıkları soyutlama yöntemi zaman zaman anlamın kaybolmasına yol açsa da, amaçları ‘anlatmak’tan çok ‘hissettirmek’tir.
Bu akımın öncülerinden olur Turgut Uyar. Hatta Edip Cansever ve Cemal Süreya ile birlikte ona ‘İkinci Yeni’nin üç atlısı’ ismi takılır. ‘Şairane’ şiire karşıdır bu şairler, onun yerine ‘şiirselliği’ tercih ederler.
Hem öz hem de biçim sürekli değişir Uyar’ın şiirlerinde. Halk şiiri olduğu kadar Divan şiiri de yerini bulur dizelerinde, ama ‘Turgut Uyar şiiri’ kimliği hiç bozulmaz.

.
Değişim onun için kaçınılmazdır. Durduğu yerde kalmaktan korkar. Onun için şiir “Bir sanat olayı değil, yaşama çabasıdır”. O halde her gün yeniden duygulanan insan bunları yeni biçimlerle söylemelidir.
Durmaktan korkar ama susmaktan korkmaz Turgut Uyar. Özellikle şiirin onun için ‘ayağa düştüğü’ dönemlerde köşesine çekilir ve yeni bir şiiri nasıl yaratacağını kurar.

.
Nicelik nitelikten sonra gelir her zaman. İçine kapalı yaşamı bir seçimdir aslında. Hep tek başına yaşamaya zorlandığına inanır. Gerekçesi ise ‘toplumsal düzen gereği, mutluluğu tek başına araması, bin türlü hesaplı kargaşadan tek başına çıkabileceği konusunda şartlandırılmasıdır’; ama bunu dert etmez çünkü “Nereden bakılsa önemli olan sonuçtur ve anlık mutluluklar (mutsuzluklar birikir) birikmez”.

 

Şiir Tek Görevdir

Her ne kadar bazıları Turgut Uyar’ın şiirini “Dünyanın En Güzel Arabistanı”ndan önce ve sonra diye değerlendirse de, bu şiir bir bütündür bazı eleştirmenlere göre. Her şiir tek tek o bütünü inşa eder. Muzaffer Erdost, bunu ‘iç dünyamızın karışıklığı ve keşmekeşliğinin ayrılmaz bir bütün oluşu’yla açıklar. Uyar ise ilk kitabından son kitabına giden çizgiyi şöyle anlatır bir yazısında:

 “Evet, şiir her çağda yenilenir. Ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler… Belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına bağlı değildir. Yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir.”

Cemal Süreya da ‘büyük bir gövde’ olarak tanımlar onun şiirini, “Bu şiir, kımıldadıkça kendine benzeyen yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır” Süreya’ya göre ve “Tek tek şiirleri yoktur, şiiri vardır. Bölerek parça parça düşünmek silahsızlandırmaktır onu biraz”.

 

Tomris Uyar Dönemi

Bir şiirin bittiği noktada diğerine başlayan şair Turgut Uyar, ilhama inanmaz. Aklına takılan bir konu ya da bir dize olduğunda hemen yazmaya başlayanlardandır… Ancak yalnızca elinde kalem önünde kağıtla uğraşmaz bir şiirle, haftalarca hatta bazen aylarca dizeler kafasının içinde döner durur. Doğru sözcüğü bulduğunda ise gece yarısı bile olsa kalkar yazar.

.
Turgut Uyar’ın yazma sürecinin hem mesafe hem de anlayış olarak en yakın tanığı Tomris Uyar olur.
’60’ların başında üç çocuğunun annesi Yezdan Hanım’dan boşanır Turgut Uyar. O zamanlar yazılarında R. Tomris imzasını kullanan Tomris Gedik ile ilişkileri başladıklarında, o da Cemal Süreya ile birlikteliğini yeni noktalamıştır.

.
1966 yılında başlayan ilişki, 1969’da nikahla resmiyet kazanır. Uyar’ın 1985’te ölümüne dek süren bu evlilikten bir de oğulları olur: Hayri Turgut.

.
Oğluna kendi ismini vermesi ne kibrindendir ne de yaratıcılığının sığlığından. Yıllarca dolaştığı Anadolu’da böyle bir gelenek olduğunu görmüş ve daha baştan oğluyla adaş olmayı kafasına koymuştur. İlk oğluna Turgut ismini koymaması ola ki ilk eşi Yezdan Hanım’ın muhalefetindendir.

.

Tomris Uyar yalnızca karısı, arkadaşı, edebiyatını paylaştığı meslektaşı olmaz onun için; aynı zamanda ‘dünyaya açılan pencere’sidir. Çünkü pek de sosyal biri denemez Turgut Uyar için. Ne çok güleryüzlüdür ne de çok konuşkan. Başkalarıyla iletişimi hep Tomris Uyar kurar. Neredeyse her akşam evden eksik olmayan konuklar Tomris Hanım’ın ziyaretçileridir çoğunlukla.

 

Şairlerin Dostluğu

Turgut Uyar’ın en yakın dostu ise isimleri hep birlikte anılan, İkinci Yeni’nin diğer ‘atlısı’ Edip Cansever olur yaşamı boyunca. ‘Hem şiir konuşulabilen hem de patlıcan salatası tarifi verilebilen’ bir dostluktur onlarınki. Yaşam anlayışları gibi şiir anlayışları da birleşir. Ancak Tomris Uyar kendi edebiyatının Cansever’e daha yakın olduğunu itiraf eder. İmaja ve güzel şiir yazmaya önem veren Edip Cansever daha çok etkilemiştir öykücülüğünü, çünkü onda daha çok ‘hikayeye gelir bir şiir mayası’ bulmuştur.

.
Burada kast ettiği, şiir olarak kaleme alınmış öyküler değildir elbette. Yoksa Turgut Uyar’ın “Terziler Geldiler”, “O Zaman Av Bitti”, “Ölü Yıkayıcılar” gibi şiirleri başlı başına birer öykü gibidir. Fethi Naci ‘hikaye ile şiirin birbirine en yaklaştığı, ama şiirin hikaye katına düşmeden şiir olarak sürüp gittiği yerde büyük bir ustalıkla şiirini söylediğini’ yazar Uyar’ın.

.
Tomris Uyar bu etkileşimden Turgut Uyar’a söz etmiş miydi bilinmez. Zira şairin içine kapanıklık ve ciddiyet gibi özelliklerinin yanında çok etkin bir huyu daha vardır: Kıskançlık.

.
Hep “Çok kıskançtı” diye anlatır Tomris Uyar eşini. Kıskanç da olsa, onun gibi en çok özgürlüğüne düşkün bir kadını zaman zaman bunaltsa da, karısına yazdığı şiirlerle benzersizdir bir yandan.

 

“Seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
Her şeyin birbirine uygununu sen bulursun
Gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
Ruhum, ateş yüreğim, kokum birlikte öyle…”

diyen birinden vazgeçmek mümkün mü?

Gençlerin Saldırısı

Her ne kadar ’50’lerin sonunda Uyar’ın şiirindeki gelişim ve değişimden söz etsek de; Kemal Tahir, Uyar’ın 1970’de yayımlanan “Divan” adlı şiir kitabını geleneğe bir dönüş olarak değerlendirir. “Epeyce geç kalmış bir dönüş”tür bu Tahir’e göre. Kitabın eski şiirimizle bağlantısını öncelikle adıyla kurar ve Divan edebiyatımızdan nasıl yararlanabileceğimizin bir ispatı olarak görür.

.
Ancak Kemal Tahir’in bu değerlendirmesi Turgut Uyar tarafından pek benimsenmez. Çünkü Uyar ‘şakacı bir bilge’ olarak, bıyık altından bir tebessümle ele almıştır Divan şiirini. Tahir’in yorumu genç şairler tarafından da kullanılır, gelenekçilikle suçladıkları Turgut Uyar’a kendilerince itiraz ederler.

.

Bu dönemin çiçeği burnunda şairleri arasında İsmet Özel, Ataol Behramoğlu ve Süreyya Berfe de vardır. Bu gençlerle Turgut Uyar’ın özel de bir bağı… SEKA’daki büroya uğrayıp şiirlerini ustaya gösterirler. Ataol Behramoğlu ve Süreyya Berfe’nin bu tepkilerinden ötürü daha sonra özür dilediklerini söyler Tomris Uyar; ona göre Turgut Uyar’ın şiirine en yakın düşen şair Berfe’dir.
Turgut Uyar bu gençlere içerlemez ama kızar. Çok da umrunda değildir belki, çünkü ona göre gerçek şudur:

“Herkes bu sorunları konuşadursun. O sıralarda, yeni bir büyük şair bütün bu boşuna çabalara, uzaktan gülümsemekte olacak mutlak”.

 

Uzun Sürmüş Bir Ölüm

“Divan”ın ardından 1974’te “Toplandılar”, 1981’de “Kayayı Delen İncir”, 1984’te ise “Büyük Saat” ve “Dün Yok mu” gelir.

.
’70’lerin sonlarına doğru kolunda ve kalçasında oluşan kırıklar büsbütün eve -ve içine- kapar Uyar’ı. Yavaş yavaş ‘ölüme yatar’. İyileşmek için bir çaba sarf etmez, bu kırıkların kahrını en çok Tomris ve Edip çeker.
Tomris Uyar, ‘accident prone’ (kazaya yatkın) bir kişilik olduğunu düşünür:

“Bu kişiler bir şeyde çok iyi oldukları zaman biraz daha iyisini yapamayacaklarını anladıklarında bilinçsiz olarak bir yerlerini kırıyorlar. Bazen de bir şeyle yüzleşmek istemediklerinde…”

1984 ise sonun başlangıcıdır Turgut Uyar için. Matematiğe ve tıbba özel ilgi duyan Uyar, anlar siroz olduğunu ama doktora gitmeye yanaşmaz. ‘Uzun’ ve ‘zahmetli’ olan ölümünü neredeyse istediği izlenimi uyandırır yakınlarında.

.
‘Bir mumun eriyişi gibi’ zamanla erir ve 22 Ağustos 1985’te söner. Ölümü yaşamın bir parçası olarak gören şair, ölümsüzlüğe doğru yol alır.

.
Arkasında -kasıtlı olarak- hiçbir şey bırakmaz. Yalnızca yayımlanan şiirler. Eşi Tomris Uyar, vasiyetine uygun olarak (“Öldüğümde el yazısıyla tek şiirim kalmayacak arkamda” demiştir) çift daktilo sayfasına yazmadığı şiirleri atar, beğendiklerini bile.

.
Geriye kalan şiirler 2002’de Yapı Kredi Yayınları tarafından “Büyük Saat” başlığıyla yayımlanır.
Bir başka şair Refik Durbaş‘ın Uyar’ın ölümünün ardından yazdığı gibi, “Hayatının ‘Büyük Saat’i dursa da şiirinin ‘Büyük Saat’i sürekli işleyecektir”.

(Sayfalardaki fotoğraflar, Erhan Altan’ın Dünya Yayıncılık tarafından yayımlanan “Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım” kitabından alınmıştır.)

Cemal Süreya gözüyle, şiiri:

“şöyle deyince daha çok yaklaşıyorum onun şiirine: turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. büyük bir gövdedir onun şiiri. kımıldadıkça kendine benzeyen yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. bu yüzden kolay kolay tanımlamaya gelmez: görülür, tanık olunur. blok halinde bir izlenimler bütünüyle gireriz ona. şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. tek tek şiirleri yok, şiiri vardır. bölerek parça parça düşünmek silahsızlandırmaktır onu biraz. parça parça en güzel şeyleri söylediği halde böyle konuşuyorum. asıl turgut uyar, daha yukarı bir kesimden sonra başlar. ayrıntılar ayrıntı olarak değil, bütünün küçük organları olarak önem kazanırlar. tekrarlar, yığıntılar o bütüne göre anlamlanırlar. tarih içinde değil, küçük olayların öyküsü, daha doğrusu o olayların ‘ben’le ilişkisinden doğan mitoloji içindedir. ‘ben’ kendisiyle samimi ilişkiler kurmuştur. bu da, dünyayı ilkel çizgileriyle kabul etmekten çıkıyor galiba. insan doğar ve kendi gerçeklerini yaratmaya başlar. ama tek insan için bunlar veriler yığınından başka bir şey değildir. turgut uyar’da cinsel istek, eşyaya damgasını basmıştır. cinsel isteği saf ve aptal odalardan çıkararak şehrin gürültüsünden geçirir. şehir, fetişleridir. şiirin altında ayrı bir akıntı vardır: yaşamayı sevmek, insanın haklı çıkası. o bütün bu verileri kucaklar, sayar, köşelere diker. büyük bir hoşlanma duygusuyla kamaşıktır, ürkek yürek bütün geçmişi kabullenmektir. duyarlık, yüreğinde de omuriliğinde de aynı hızla yükselir.”

Şiirlerinden Seçmeler ;

 

BÜYÜK SAAT

Tarihi bir hazin balkıma gibi
Biliyorum kafiyeyi bozduğumu.
Başka şeyleri de bozduğumu. Ve biliyorum ki / hüzün varsa içinde, bozukluk bile hoşuna gider Naci’nin
Biliyorum ki bozukluk bağışlanır, sevilir bile / İçinde bulunan herkesin ölmüş olduğu eski fotoğraflarda
Ve Akdeniz’e yelken basan kotralarda / Kuytu mağaralarında Karadeniz’in / Sessizlik ve görülmezlik bir büyük bahanedir.
Adam, şarkısını söyler ve çeker gider / Bir büyük meydana gidince gözbebeği / Ve sıkıntısı bir oda sabahına. Tatsız ve / Yanlış geçirilmiş bir geceden… Ve
Kim bilebilir bir ufak pirinç tablete
Bozulmaz adımı yazdığımı.
Yani eramilden birinin mührüne
Yemen’den yahut Yunandan kalmış
Yani sonsuz girdi çıktısından mütarekenin / Kim bilebilir bir aldanışın sonunda adımı
Bir köprünün / Enikonu bir köprünün korkuluğuna kazdığımı
Ve bütün tüller, iskarpinler ve seçme şaraplar
Ve danteller ve röprodüksiyonlar ve
kocaman çiçekli balkonlar ve bir tüylü şapka için / Soğuk denizlerde balina avlarını ve büyük kırımları
Şimdi saat kaç?
Yıldızlar evet diyor uzaklarda.

 

DENGE

Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız.

 

GÖĞE BAKMA DURAĞI

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım..

 

GEYİKLİ GECE

Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli
geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi
hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında
batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı
sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük
şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi
kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir
sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde
gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını
seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli
gece yüzünden

“Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde
bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı”
İster istemez aşkları
hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var
biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin
en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan
başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli
gece duruyor

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz
yanını yöresini
Örneğin Manastır’da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta
sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide
ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin
karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu
biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için
sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne
kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı
olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz
avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu
kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin
önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük
şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek
kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en
iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

“Geyiğin gözleri
pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri
gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında
ben”
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle
avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle
yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu
biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz
çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir
kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak
şarabı kendim için içiyorum
“Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve
hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum”

Uzanıp kendi yanaklarımdan
öpüyorum.

 

Turgut Uyar’ın ‘Logaritmalı Şiiri

“Üç kere üç dokuz eder / bilirsin / birin karesi birdir / kare kökü de / bilirsin / “mutlu aşk yoktur” / bilirsin / ama baharda ya da dışarda / sonsuz göğün altında / aşkın aşkla çarpımı / nedendir bilinmez / garip bir biçimde / hep sonsuzdur / kare kökü de yoktur”
Herkesin buluştuğu bir nokta Turgut Uyar’ın şiirindeki matematik. Yalnızca dile döktüğü sayılar, çarpımlar değil bunu düşündüren; şiirin içinde kurduğu matematiksel düzen. Ece Ayhan ‘logaritmalı şiir’ derken Turgut Uyar şiiri için, Tomris Uyar ‘bu kadar bilime ve matematiğe düşkün bir şair görmediği’ni söyler. Ancak karısı kadar yakın birinin tespit edebileceği bir başka özelliğinin edebiyatına etkisinden de söz eder Tomris Uyar; kumar tecrübesinin. Yapacak fazla bir şey bulamadığı Anadolu’daki askerlik yıllarında sıklıkla poker oynar şair ve iyi bir ‘kumarbazdır’ Tomris Uyar’a göre. Her şiire önyargısız, biraz da nereye doğru gideceğini bilmeden başlaması bundan, ‘kumarbaz cesareti’ndendir.
Matematik özellikle ‘sonsuz’ kavramıyla girer Uyar’ın yapıtlarına. Bir başka şiirde de “Nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı / diyelim sonsuz eksi bir / hayatın adıdır bu” der.
Turgut Uyar şiirinde baskın olan izlerden biri matematikse diğeri de cinselliktir. Cinsellikle aşkı birbirinden ayırmaz. İnsan için yüce bir duygudur seks, tıpkı aşk gibi… Ama durup da bakınca bir suçluluk duygusunu da beraberinde getirir, çünkü “süregeldikçe kutsal gibi / kesildikçe kirli, utandırıcı”dır.
Bu, insana insa olma hakkını teslim etmektir bir anlamda. Doğasını, coşkularını, derinlerden kopup gelen arzularını, yaşama özgürlüğünü… İnsana cinsel istek hakkını teslim eder Turgut Uyar şiirlerinde.

 

Acıyor

Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlarda orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar..

 

Tut ki Ben

tut ki sen bir şiiri çok iyi yazsan
ya da çok iyi bir şiir yazsan
bir saatin aralıksız işleyişi
bir çocuğun bir sokak kedisini sevişi
bilmem ki sanki güzel bir akşam gibi
onun için her akşamı iyi yaşamalıyım
yani kıskanılan onu
demek istediğim hepsi

 

Hiçsizliğe

Tanrı sen ne kadar güzelsin
bir hiç olarak
ormansın belki bilmiyorum
belki ormanda bir ağaçsın şuncacık
bir pazartesi günüsün
insanları dupduru edemeyen
bütün karayollarında ve demiryollarında
gider gelirim bütün dünyada
ama biliyorum Kırşehir’de mezarsın
bir kilisesin Kapadokya’da
sözgelimi yumurtada zarsın
ustasın sabahları yapmada
en katı yoklukları koyarak insanın içine
akşamüstlerinde biraz gaddarsın
sular ve zamanlar kararırken

ne yapalım
bari bağışlayalım birbirimizi

 

Sen

seni sonsuz biçimde buldum o biçimi almıştın
sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın
yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi
herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi
yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın
ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın
sen bir atmacanın en uzun çığlığısın, her türlü gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın
seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun
gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum birlikte öyle…

 

Senfoni

Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.

Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.

Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum…

 

Çılgın Hüzünlü

çünkü yaşamak gibi bir şeydi yaptığı
anasız bir tay gibi coşkun ve hüzünlü
akşamın dinginliğini otluyordu o zaman

her sabah denize çıkar, bir elma yerdi
hüznünü ve çılgınlığını elmanın
gözünü yumsan ağzında duyarsın

ellerine bakma artık
çünkü kar yağıyor
çılgın hüzünlü

büyük kentleri düşünse de rahatlasa
işte her şey nasıl haince karıştırılmış
kirli çamaşırlarla sabunlar ayrı semtlerde
saatin sonunda meydan
suyun sonu ilerde
böyle yaşamak zordur elbet anlıyorum
çılgın ve hüzünlü

çünkü bakışları yazda geçmiş bir geceyi andırıyor
yaşanmış mı temmuzda mı belli değil
çılgın ya da hüzünlü

şimdi dolaşıp duruyor aramızda
kıpkırmızı bir duyğu olarak
doğudan batıya bir güz halinde
çılgın ve hüzünlü

biraz dağ yollarını öğrenmesi gerek sanırım
kahırçeker mekkâri katırları gibi
onlar ki hiçbir şeyleri yok
korkunca çılgın sevinince hüzünlü

kar dindi
gerçekten dindi
ellerine bakabilirsin artık

 

Terziler Geldiler

Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra
sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle…
Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular
O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler
Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi,

“Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler
piyangocular, çiçek satın alanlar,
balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını
zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar.
Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler.”

Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler
Patron çıkardılar, karşılaştırdılar,
Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler
Şarkılara başladılar ölmüş bir at için
Makaslarını bırakmadılar
Bekleniyorlardı.

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı!
Sen açardın,
Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen!
Tüylerin karaparlaktı. Koşumların,
-kokulu yağlarla ovulup parlatılan-
nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke.

Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at!
Toynaklarını liflerle ovardık
Senin karaya boyanırdı koşuşun
Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri.
Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından
Ne güzel gözlerin vardı Kara at!
Binlerce kişi,
-çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut
darmadağın giysileriyle herkes
körler ve cüzzamlılar,
bütün kutsal kitaplar kalabalığı,
ermişler, kargışlılar ve günahlılar
gebe kadınlar, vâz edenler
ve dondurmacılar ve at cambazları ve
tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle
Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve
yalvaçlar…-
ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş
senin mutlu ovanı doldurup
haykırırlardı.
Büyük sesler içinde sen, geçerdin…”

Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık.
Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde
Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik
Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar
Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan
Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları
Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler
Beğenip gülümsediler.

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Senin eyerin ne güzeldi.
Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü
Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna
Seninle öteleri ansırdık.
Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı
Kedinin varlığı erişilmez kişilik
Güneşli bir damda
İçimizden gemiler kaldırırdın,
Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik
Bayramımızdın. Kuburlukların
bütün kişniş ve badem doluydu.
Şimdi dar dünya
Ölümün büyük hızı kesildi.”

Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler.
Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey
Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar
Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok
Bütün odalara dağıldılar. Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş
yerlerde kırpıntılar,

“oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar
vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar,
düğmeler, ilikler
iplik döjküntüleri, kumaş parçaları,
karanlık akşamüstleri ve sabahlar,
dükkân tabelâları, kartvizitler…”

kasıklarına kadar çıkmış, en ufak bir ölüm bile yok.
Tarafsız bir aşk çağlıyordu onların solgunluğunda
Mutfaklarını kilitlediler, büyük atsı giysiler kestiler,

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Koşuşun büyütürdü dünyayı senin!
Sen nasıl da koşardın.
Biz güneyde yatardık, sen koşardın
Hangi at güzelse ondan da güzeldin
Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi
bir karaya göğü
ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu.
Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel
ağzında,
herkesi sevinçle haykırtan.
Başın yaraşırdı düşüncemize ve
gözlerine saygıyla bakardık…”

Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri
Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler.
Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar.
Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular
Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler,
iğnelerine iplik geçirip beklediler;

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
En güzeli oydu işte, yüzünün
savaşla ilişkisi.
Boydanboya bir karşıkoyma, denge
ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.
O ağaç senin kanınla beslenirdi,
hepimizi besleyen.
Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız
senin karşında,
alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve
her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”

(Tütünler Islak’tan)

 

Akçaburgazlı Yekta’nın Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur

Önce onların yanında çok iyi yüz gördüm.
Beni kapıdan karşılayıp ağırlarlardı.
Sofralarına konuk ederlerdi.
Onlar iki kişiydi ben birdim.
Bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. Kapılarını kapım bellemiştim.
Evlerinde oturacak yerim vardı.
Önce onların yanında çok iyi yüz gördüm.
Evleri gürültülü şehirden iki bin ayak uzaktaydı.
Tahtadan yapılmıştı.
Beni kapıdan alırlardı, -hoş geldin- derlerdi, onları sevindirirdim.
Birlikte yaşıyorlardı, çocuksuzdular.
Birinin adı Gülbeyaz’dı, o kadındı, öbürünün adı Sinan’dı, o erkekti.
Ben otuzunda Yekta’ydım,
Akçaburgazlıyım, oradan geldim,
Herkes bir yerlidir çünkü, Ben, Yekta bunu pek hoş buluyordum.
Sonra az ışıklı odalarına çıkardık. Bana yeniden -hoş geldin Yekta, bizi
sevindirdin senin yanında birçok şeyleri hatırlıyoruz- derlerdi. Serin
örtülü minderlere oturmak için ayakta dururduk. Beklerdik, Perdeleri
beyaz nakışlı olurdu. Halıları bütün odanın döşemesini usulca mor mor
örterdi. Patlıcan örnekleri ve turuncu güneşler vardı üstünde.
Birden hepimizin aklına o denizler gelirdi. Ayakta durmayı istemezdik. Serin
örtülü minderlere otururduk.
Bana -serin örtülü minderlerimizin üstüne otur- derlerdi.
Bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. Evlerinde oturacak yerim vardı.
Tütün sunarlardı.
Bir dinlenme zamanı kadar birbirimizi duyardık. Alışmak için zorluk çekmezdik.
Çünkü karşıt yerlerimiz kalmamıştı bilirdik. Girintilerimiz çıkıntılarımız
uygundu. Sussak da ses çıkarmazdık.
Karanlık her yere girerdi. Çünkü her yerde gece olur, Ben, Yekta bunu pek hoş
buluyordum.
Karanlık, serin örtülü minderleri sarmalayan az ışıklılığı altedemezdi. Çünkü
biz öyle bellemiştik. Halı da az ışıklı kalırdı, onun güneşleri,
patlıcanları da, minderlerin serinliği de. Az ışık, bizim, yani onların ve
benim, Yekta’nın, kaçtığımız yer değildi. Birbirimizin ışıktan kaçıracak
yerlerimiz yoktu. Az ışıkta da çok ışıkta da değişmezdik. Hep tıpkı
kalırdık.
Orda buluşmayı severdik yalnız.
Sarı bir kuşları vardı.
Adına kanarya derlerdi. Küçük bir kafeste odayı doldururdu.
«Ama ben onların ölümlü, yanılgan insan,
Geçen ve bir daha geri gelmeyen bir rüzgâr
olduklarını unuttum. »
Çünkü unutmak bana göreydi.
Çünkü ben de ölümlüydüm. Ben, Yekta, bunu pek hoş buluyordum.
Bu unutmak değildi, içinde olmaktı onun.
Önceleri daha iyi mi idi, bilmiyorum.
Gidip geldiğim,
Durulduğum koyu geceler vardı. Yıkık değildim.
Yıkılıp yeniden kurulmamıştım ama, yıkık değildim.
Gaz lâmbaları yakardık,
Ensiz çalgılar çalardık geceye.
Tekliğimiz ayışığına boğulur giderdi.
Teker teker üçer kişi olurduk. Öyle de iyiydi.
Ben ona, Gülbeyaz kadına, eski yalnızlığımı söylerdim.
Ben söyledikçe eskirdi,
Uzaklaşırdı.
Onunla. Gülbeyaz’la bakışır ısınırdık.
Sonra yanılgan  insanlığım başladı.
Birinde üç gece dört gündüz orada, evde kaldım.
Üç gece dört gündüz Sinan’ın yatağında kaldım.
Gülbeyaz’la Allanın emri olduk.
Ne o beni kandırmıştı,
Ne ben onu baştan çıkarmıştım. İkimiz de bildiklerimizin ötesine,
bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik. Bir noksanlığı vardı sanıyorduk
bütün olanların belki. Ama aslında bütünlüklerimize bahaneydik. Sinan
uzaktaydı. Sinan çemberimizin dışındaydı. Sonra ne bulduk.
Süregeldikçe kutsal gibi,
Kesildikçe kirli, utandırıcı.
Ama utancından kaçmayı biliyorduk.
Kutsal gibiliği üç gece dört gündüz kurtlar gibi bizi kovaladı.
Sonunda öyle bulduk.
Utandırıcılığı öbür insanlardan değildi.
Karşılaştırmadan değildi.
Birdenbire kendi boşluğundandı,
Gelip geçen avutuculuğundandı. Beklemesi vardı.
Kanaryayı görmek ayaklarımızı dolaştırıyordu.
Minderler serin değildi artık. Ben, Yekta, bunu pek hoş bulmuyordum.
Ama dördüncü gecenin yalnız sabahında yine,
O, Gülbeyaz
Benim ilk aklıma gelendi.
O kıyıdaki denizlerin mavişiydi artık.
Önce ve birden değişen dağlar oldu.
İstemek ve vermek başlamıştı çünkü.
Alamamak başlamıştı çünkü.
Gitgide düzelirdi biliyorduk.
Bunu bekliyorduk.
Yeni yeni yerler bulmuştuk birbirimizde
Onunla, yani Gülbeyaz’la ben.
Kaybettiğimizi bir zaman unuttururdu.
Bir zaman yerine yenilerini koyardı
Artık çok ışıktan kaçıyorduk. Gizleyecek yerlerimiz olmuştu birbirimizden.
Hem ikimizin ondan, yani Sinan’dan, hem birbirimizden.
Yine bir eksikliğimiz tamamlanmıştı galiba. İyice seçemiyorduk ama,
anlıyorduk. Uzun yaz gecelerinin durgunluğunu, geniş yapraklarının salıntısı
ile tamamlayan gizli bitkiler gibiydik. Kaçmamız telâşlı değil
sevindiriciydi önce. Ben o zaman, Tanrının, benim yapıma kattığı tatların,
bende ötedenberi durmakta olduğunu, daha ötelere kadar da durmakta
süregideceğini farkettim. Bu beni kendi yanımda yüceltiyordu. Gülbeyaz benim
toprağımı işleyen, kazmaydı. Günah olamazdı yaptığımız. Ben onun çeliğine
göreydim ancak. Biz her şeye inanmıştık. Her şey bizi inandırıyordu ama,
O’nun, Gülbeyaz’ın yanına artık,
Serin minderlerde oturmaya gitmiyordum.
Akşamüstleri yakıcı kırlardan suvata inen kır hayvanları gibi gidiyordum.
Kapıları benim çeşmemdi.
Ekmeğimi edindiğim ocaktı.
Bir bu benim dengemi sarsıyordu.
Beni. ateş sıcağında kavuruyordu.
Suvata inen yanık kır hayvanları gibi gitmemeliydim.
Kapısı ekmeğimi edindiğim ocak olmamalıydı.
Benim bu kavurgan sanılarını belki gizlediğimizdendi.
İnandığımı kurtarmalıydım.
Beni bulup çıkaran, ekleyip bütünleyen,
Bu duyguyu -Kurtulursa eğer bu güçlülüktü-
Arı duru etmeliydim, temizlemeliydim.
Önce onlardan çok iyi yüz gördüm.
Beni elimden tutar belliyordum.
Ona, Sinan’a -Bizi kov- dedim.
Onun kovduğu bizi ödeyecekti.
Onun gözünde kovulmuş olacaktık ama, biz kendimizi kutsanmış belleyecektik.
O, Sinan bizi kovmadı.
İnsanların adaletini, yani öcü, aramaya başvurdu.
Bizi yakaladılar.
Yani Gülbeyaz’ı ve beni, Beni. Akçaburgaz’lı Yekta’yı. otuzunda.
Yargıçların katına diktiler umudum nerdedir.
Bizim  inanarak  ettiğimizi yerlere çaldılar, ululuğu nerdedir.
Biz onu bulmuştuk, tükürdüler.
Bizi kirlettiler, yazıklar oldu bize.
Benim donumu ve Gülbeyaz’ın donunu
Ve yattığımız yatağın örtüsünü
Yüreksiz kişilere gösterip onları güldürdüler.
Halbuki biz o örtülerde yatarken,
Aklımız en ulu yerlerdeydi gücümüz.
Biz o zaman yaptıklarımızın günahını değil, yüceliğini biliyorduk. Bu, iki
gücün bir yeniye varması, bir yeni yaratmasıydı. Bu çiftleşme değil
tekleşmeydi. Tekleşmenin bir yönüydü. Yazık bize. O zaman bütün insanlara
inanıyorduk. Yıkmak istediler yıktılar. Yazık bize. Herkesin bir gün
ağlayabileceği, herkesin varamadığı için kutsallığını bulamadığı bir yere
götürüp, yüreksizleri güldürdüler, bizi alçaltıp ağlattılar. Yazık bize.
Olsun yaptılar şimdi kime sığınalım.
Nereye gitsek o yıkıntı bizimle artık.
Yeniden kursak korkarız.
Bu yıkıntı toz duman. Donumuzu gösterdiler.
Yazık bize şimdi nereyi tutalım.
Hangi yolu belleyip oraya düşelim.
Önceleri onlardan iyi yüz görürdüm
Bana elmadan sıkılmış sular sunarlardı.
Serin minderleri vardı, Ben, Akçaburgaz’lı Yekta, Cahil çocuksuz, bunları
pek hoş bulurdum.
Yanılmadım pişman değilim bu da vardı.

(Dünyanın En Güzel Arabistanı’ndan)

 

Münacat

birden hatırladık seninle buluşamadığımız günleri
gel ey büyük bakış yüce suskunluk gel artık beri

kentleri ve kasabaları ve köyleri çevirdik senin adına
kapıları tutmaktan artık herkesin nasır oldu elleri

olsun daha da tutarız sen varsan düşüncemizde ama gel
tutarız karaları ve denizleri ve yaşayan yürekleri

kendin karşı koydun yaptığın saraylara zindanlara tellere
yine kendin kullan artık kendi yaptığın tüfekleri

bozgun bir şubat sensin, ekmek ve kan senden, ekim sensin
nerende taşır büyütürsün nerende sonsuz gelecekleri

hatırla, kendini hatırlat, o büyük haklılığı denize giden
hatırla, karada ve denizde onardığın her yeri

hatırla, karada büyük taşları üstüste kodun, hatırla
yürüttün canalıcı denizlerde cesur gemileri

«…senin hüznün bir yazgıdır, bir eski zamandır
büyüksün artık büyük dirimine beni inandır

bir değişmezlik sanırsın çoktan beri her şeyi oysa
bir vakitler güneyde öyle kötü kullanılmış ki…»

gecikmiş bilgeliğin yaşamış bir eski ağacı hatırlatır
ki sen emzirirsin duyguyu, sen beslersin kalemleri

sen yarattın, sendeyiz, suyumuz, toprağımız kanımız
senden ey yüce bekleyiş, sanki bu kalın eller kimin elleri

artık bize soluk ver, bizi besle, kendini hatırla
ey biraz yavaş, biraz kutsal, beklerken az sevinçli

seni bağışlamam çünkü ben büyük bir dirim taşırım
çünkü ben ey derim ve severim ey demeyi bilenleri

biz bir aşk nedir biliriz seninle, biz biliriz
ey kim varsa orda o tek olanın adına çekin kürekleri

(Divan’dan)

 

Çok Üşümek

Bir kalır uzun resimlerde anısı sakallarımızın
urban içinde üşüyüp üşüyüp kaldığımızın

Bir kalır yanık yağlar kokusu şehirlerde
Uzun nehirlere binip uzaklaşmadıkça

Bir kalır yabancı yataklarda o oteller
Meydanlar heykeller sizin olmadığınız o her yer

O çok yalınç gerçekli gelip gitmeler

Bir kalır uzun duvarlar ve onların dipleri
Bir kalır yılgın adamların hep ‘Evet’ dedikleri

Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız

Tükenir dağınık diriliği kaşıntımızın birgün
Bir kalır uzun kitaplarda anısı çok üşüdüğümüzün

(Tütünler Islak’tan)

 

Bir İntihar Akşamı Üstüne Söylenti

Kısacık yoğun bir akşam
herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam

Kısacık serin bir akşam
kelebeklerin atlarla yarıştığı
yoğun bir akşam
bazı mektuplar damgalandı postanelerde
oturuldu bir takım şarkılar söylendi
bir adam bir kadının kapısını vurdu
kısacık bir akşam

Neyi söylesem bir kahramanlık
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam

Her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kısacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.

Kim karıştırdı gerçekliğine
yaşadığım sonsuzluğun
ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
kısacık bir akşam
duraladım ne yapsam

Kim karıştırdı gerçekliğine
su terazilerindeki ensizliğin
ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
kısacık bir akşam o kadar kısa ki bir akşam

yüzümü suyun ardında buldum
kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
kısacık yoğun bir akşam
serin bir akşam öyle söylediler…

 

Federico Garcia Lorca İçin Üç Şiir

Ah işte herşey orda…
Ben severim omuzlarımı bir gün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.

Ben severim omuzlarımı bir gün
Göçen bir maden direğinin altında

Su akar kendir tarlalarından
Ah her şeyim…
Ben severim omuzlarımı bir gün
Savaşda bir başka omuzun yanı başında
Yatakda bir ince omuzun yanı başında

Yol uzun, hava sıcak
Kırbaçlarım atımı varırım Kurtuba ya…

İndiğini görürsem bir gün sığıcıkların
ve sürüler halinde,ovaya
İnsanların dünyayı bölüştüklerini hatırlarım
Bir gün daha…

Sevişirim ölürüm, savaşırım ölürüm
Doldurum çantama kara ekmek ve peynir
Varırım Kurtuba ya…
“saat beşte
akşamleyin”

Ah ellerim ve kalbim
Her şey orada kaldı.
Keçeler keçeler ve portakallar
Kireç döktüler yere. Kara gözlüm, kalbim,
Halkımın fakir akşamlarıdır, biliyorum
Kanlı bir mendil diye bağlanan gözlerime
Kireç döktüler yere,
Bir duvarın dibinde
Bir deppoy un önünde
Kiraz ağaçlarına ve sığırcıklara karşı

Bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde
Ölüm nasıl söylenirse öyle
İspanyol dilinde
ve her dilde…

obra
completas

Artık kat iyen biliyoruz;
Halk adına dökülen kan
Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır.
Dişlerin arasında…
İspanya da
ve her yerde…

 

Bir Kantar Memuru İçin İncil

“Birden o en uzak çin bahçeleri yalnız bahçeleri
Yerini bulup yerleştiriyorum yaşamamda
Kararsız insanlığım şam kervanları
Arşidük Franz’ın oniki bölüm sarayında akşamüstü çayları
Neden aklıma vuruyor anlamıyorum neleri var bende
Keskin ayışıklarında titrek düğümler
Durup aklıma geliyor benim bir teyzem varmış bir adam almış onu Arabistan’a götürmüş
Adamlar kadınları alıp Arabistan’a götürürlerdi Dünyanın en güzel Arabistan’ına …
Biliyordum o çin bahçeleri o yalnız bahçeleri
Biliyordum
-Adamlar kadınları alıp Arabistan’a götürürlerdi balkonlu evlere koyarlardı
gündüz işlerinde güçlerinde onların evlerde beklediğini düşünüp hızlanırlardı
onları kucaklarlardı, çocuk yaptırırlardı onlara.
Bunları bilince kolayca atıyorum sürgün krallar gibi umurumda olmuyorlar.
Ellerini kapı tokmağına bağlayıp kırbaçlıyorum
O yıkıntıları boğuntuları mutsuzlukları kırbaçlıyorum
Biliyorum çünkü o çin bahçeleri o en eski zamanlarda
-Adamlar kadınları alıp Arabistan’a götürürlerdi
Dünyanın en güzel Arabistanı’na.”

 

Uzak Kaderler İçin

Birgün, bir yağmurla garip garip
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim.-
Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım
Alıp başımı gideceğim.
Asır yirminci asırdır, amenna
Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım.
Bir gün alıp başımı gideceğim
-Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar…-
Belimi bir ılık şal sarsın, mavi
Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.
Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam…
Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar simdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.
Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz, bir davet, bir kalp
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak
Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla,
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
Başımı alıp gideceğim.

 

İçeri Giren`e

kapılarda bıraktılar her şeyleri her şeyleri
ey üzünç yalnız bir seni mi aldılar içeri

saatler bir açık deniz gibi kimseden yana değil
her zaman süslü püslü her zaman oldukça geri

beni bir su başına götürün bir su başına
öyle yapın ki sileyim orada hendekleri

beni şarkılarla türkülerle aşkla donatın
pırıl pırıl yara almaz olsun bedenimin her yeri

eski kaleler eski bölümler ve eski çarşılar
bir coşkunluk diye bir odak diye bulsunlar beni

ey aklımın tarihi ey su geçirmez gücüm
unutmadın unutmadın silâh tutan elleri

seni bu mezgalın nöbetine koyuyorum
sen bir akşamsefası olarak gözetle saatleri

bana hüzün ver beni kucakla beni hep tazele
ey üzünç artık nasılsa bir seni almışlar içeri.

 

Şaşıyorum Gözyaşına

artık şaşıyorum gözyaşına
hiç unutamam çünkü pazarcıların
haftanın her günü öteye beriye
öteye beriye gözyaşı taşıdığını

yukarlarda en uzaklarda
bir orman kaçkının
ormana sığındığını

mülküm benim
örneğin senin gözyaşın bir hayvandır
önümden uzun tüyleriyle kaçan
sularımı kana kana akıtdığım dağlara
haziranın on nunda
bir çocuğumuz olacağını biliyordum
ayrıca biliyordum ki
çocuğumuz olsa da olmasa da
bir bölüğü çocukdur insanların

artık şaşıyorum gözyaşına
mutsuzluğun harcını pekiştiren
çaresizliğin gözyaşına
binlerce beygir bir ovayı arşınlarken
yepyeni dişleriyle binlerce tay
ve sonsuz giyimiyle büyük hayat
kuşanırken en mavisini
güvercin toplayarak geldim öteden beriden
ona şaşıyorum
ki hepsi hiç değilse bir kere nisan görmüşler

şimdi artık serinle mülküm
çıkar papucunu ve gözyaşını
ellerin bir demet güvercin olarak
uçursun uzaklara yukarlara sevdamızı
taşınmaz hiç bir şeyini tutma
aldığın soluk verdiğin kadar olsun
dağlar ve ateş ve kan varken
şakaklarım zonguldak gibi uğuldarken
şaşıyorum gözyaşına.

 

Bir Gün Sabah Sabah

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, sisler daha kalkmamıştır Haliç ten.
Vapur düdükleri ötmektedir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam…

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş-on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.

Şarkılar  söylemişim pencereden.
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lüle taşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapancadan bir sepet elma almışım.

Ver elini haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafifden soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu.
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
-Kim o dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıkdır, mahmursundur.
Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç ten.
Fabrika düdükleri ötmektedir.

 

İlkin

Bunu kimse söylemedi belki düşündü
çünkü vardır insanın yaşamasında
uyku ve öfke gibi vardır
kimse söylemedi
tuzunu çoğaltan bir denizde
nasıl batarsa güneş öyle
bende kaçırdım
ki gözüm bütün gün
günboyu lekelerde
kaçırdım ama şöyle de söylenebilir
şiirin bütün geçmişinin dışında
önceden açıklanan her şeyin dışında
örneğin en sıcak ülkelerin yazında
en soğukların kışında

yanarım üşürüm berbat olurum
hiç bir şeye yaramam
ama yinede seni severim
o zaman sende beni sev
evet.

 

Şiirlerinden Kısa Alıntılar ;

bir uçurum almış başını gidiyordu.”

ellerine bakma artık
çünkü kar yağıyor
çılgın hüzünlü.”

çünkü yaşamak gibi bir şeydi yaptığı”

adamlar kadınları alıp Arabistan’a götürürlerdi Dünyanın en güzel Arabistanı’na.”

bozuk bir saattir yüreğim, hep sende durur”

işte bu ellerimle yalnızım bu inanmazsan bak”

korkulacak bir şey yoktu ortalıkta her şey naylondandı o kadar”

“dünyada, bir güneş yılının en soğuk akşamı.”

“soğuğun kertesinde gözlerdeki bu buğu.”

“yemin ederim aşk değildir, aşk değildir.”

“daha başka bir şeydir ki, göz yumulur.”

“ellerimiz bir türkü gibi öyle, kendiliğinden uzun bir gündüzü farkedenlerin en sonuncusuyuz.”

bir yağmur yağsa, beraber ıslansak…”

“öldüğü gün hepimizi işten attılar.” C.Süreya

“ben insanım bu kaygılarım da geçer
yalan söyledim geçmez değişir
her gelen gün üşünmeden yeniler beni
bugün vurduğum adam
yarın boğulduğum deniz
utanmam tek başıma sevinirim
utanmam sevinirim.”

durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar. “

Ufacık korumuzda dolaşırdım korkuyla / Ve Allah’ı arardım serçe yuvalarında”

herkes ne zaman ölür elbet gülünün solduğu akşam…”

ağustos yirmi iki, dediler “ustan ölmüş”,  çok komiksin azrail, turgut uyar ölür mü?” Ferhan Şensoy

ben dahil hepimiz turgut uyar okumalıyız” İlhan Berk

sevgim acıyor kimi sevsem kim beni sevse”

bir denizin yanında nedir ki bıyıklı ve saçları dökülmüş bir adam,  kötü bir alışkanlıktan başka nedir bir adam…”

belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek”

kışsa zordur bir yazı anlamak

 

Turgut Uyar’ın ardından yazılan şiirler ;

Turgut Uyar’ın Şiiri

Kocaman bir avlunun ortasında durdu durdu
İçindeki bomboş avluya bakarak
Gökyüzünden arada bir oraya
Ölü bir kuş ya düşüyor ya düşmüyordu.

Görseydi içinin olmadığını
Çekip onca çelenkten bir sap karanfili
Koymak ister miydi hiç
Bu ikindi vaktinin hırçın vazosuna.

Güzleri kullanırdı o kadar sevmese de
Dünyayı kullanırdı açıp da penceresini sonsuza
Su içse suya benzerdi biraz
Konuşsa
Üç beş kişi birikirdi herhangi bir köşebaşında
Yolu düşse de başka mor-sarı bir akşam kahvesine
Ne kadar eşleşirdi Van Gogh’un bakışıyla.

Sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan
Gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.

Dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki
Bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik
İki tek votka içtik varmadan Aşiyan’a
Konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık
Az sonra kalkıp gitti o
Kalakaldım ben oracıkta
Kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk
– Garson! bize iki tek votka daha.
Edip Cansever

 

Turgut Uyar

Ak odada oturur
Kapısı penceresinden çok

Gözlerinde yıldızlar
Serin yerde durur

Bir elinde kadeh
Öbürünü yarasına bastırır

İnşaattan ses gelir
Bir şeyi okşar gibidir

Uzanıp durmuş mahcup
Işığagöçerin şarkısı

Dönülmez dizeler içinde
Onunkiler gülaçılır

Öldüğü gün
Hepimizi işten attılar.

Cemal Süreya

 

Bir Şair Ne Zaman Ölür

Bir şair ne zaman ölür
Bütün şiirleri yazdıktan
Güldükten sonra mı bütün gülücükleri
Yoksa yere düşüp yarılınca mı aklı
Yoksa yol şaşınca mı
Dingili kırılıp tenhasında
Uzanınca mı şarampola
(…)
Kipirdeyince mi ya da
Çiçeklerin gülü
Yapayalnız ve ipimilah
Kaldıktan sonra mı
Bir şair ne zaman ölür
Yoksa kimse görmeden masaya
Bırakınca mı kadehini Turgut Uyar?

Salah Birsel

 

Varsa Ölümün Arifesi

(…)
O, aynı zamanda, Napoleon’un ordusunda
Mısraların, kıtaların ta önünde
Yürüyen bir tırampete çocuktu
Waterloo veya 12 Mart’ta…
Belki de İspanyol İç Harbi’nde
Pisi pisine ölen bir Lorca…

Ben Turgut’la okuşup konuştuğumda
Yaşamanın umman soluğunu soluduğumda
denize açılır olurdum hep
Fethe çıkarcasına “Dünyanın En Güzel Arabistanı”nı
Şiirimizin o en kızıl saçlı levendiyle…
Can Yücel

 

Çok Arıyorum Seni

Ağlamam Turgut, ağlamıyorum.
Alnım kırışır.
Alnım neyse ne de
Gönlüm buruşur.
(…)
Denkleştiririm senden kalanları.
Buruşuk bir gül bize bakar kamaşır.
Sonra bir sana bir bana bakar.
Neden biliyor musun?
Medresenin yanındaki kışlanın
önü deniz
bahçesinde çamaşır.
Süreyya Berfe

 

Biyografisi ;

Turgut Uyar (d. 4 Ağustos 1927, Ankara – ö. 22 Ağustos 1985, İstanbul), Türk şair.

4 Ağustos 1927’de Ankara’da doğdu. 22 Ağustos 1985’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Mezarı, Rumelihisarı Mezarlığı’ndadır. Babası subaydı. İlk öğrenimini çeşitli kentlerde tamamladı. 1946’da Bursa Işıklar Lisesi’ni, 1947’de Askeri Memurlar Okulu’nu bitirdi. İstanbul’daki ilköğreniminden sonra, Konya Askeri Okulu, Işıklar Askeri Hava Lisesi ve Askeri Memurlar Okulu’nu bitirip Posof, Terme ve Ankara’da personel subayı olarak görev yaptı. 1958’de ordudan ayrıldı.

İlk evliliği annesinin isteği ile oldu. 18 yaşında baba olan Uyar ilk eşinden olma 3 çocuğunu memurluk yaptığı yerlerde büyüttü. 1966 yılında eşinden ayrılıp İstanbul’a yerleştiğinde o dönem Cemal Süreya ile ilişkisi bitme aşamasında olan Tomris Uyar ile şiir üzerine mektuplaşmaya başlarlar. Bu mektuplaşmalar evlilikle sonuçlanır. Tomris Uyar ile evliliklerinden bir erkek çocukları olur. Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları Ankara Bürosu ile Sanayi Bakanlığı’nda çalıştı. 1968’de emekliye ayrıldı. İstanbul’a yerleşti. Yaşamını serbest yazar olarak sürdürdü. İlk şiiri “Yad” Haziran 1947’de Yedigün dergisinde çıktı. Çeşitli dergilerde yer alan şiirleriyle adını duyurdu. Ölçülü, uyaklı ilk dönem şiirlerinde daha çok kişisel yaşantısı üzerinde durdu. Aşk, ayrılık, ölüm temalarını işlediği bu dönem şiirlerinde Garip akımının izleri görülür. Daha sonra yoğun imgelerin ve simgeci bir söyleyişin etkili olduğu şiirleriyle İkinci Yeni‘nin başlıca şairlerinden biri oldu. Sanatını halk şiirinin deyişleri ve divan şiirinin biçimlerinden yararlanarak geliştirdi. Büyük kent yaşamını bütün karmaşıklığı, parçalılığı ve sarsıntılarıyla içeren bir şiir oluşturdu. Lirik şiirin geleneksel sınırlarını zorladı. Şiirle düzyazı arasındaki ayrımı ortadan kaldırdı. Son dönem şiirlerinde başlangıçtaki zengin doku giderek yalınşlaştı, daha karamsar olmaya başladığı görüldü. Türk şiiri üzerine yazıları ve edebiyat eleştirileriyle de ilgi topladı. Şiirleri İngilizce, Fransızca ve Sırpça’ya çevrildi.

Hece ölçüsüyle yazdığı ve toplumsal konuları işleyen ilk iki kitabı Arz-ı Hal (1949) ve Türkiyem (1952)’den sonra, Dünyanın En Güzel Arabistanı’yla bireyin iç dünyasına yönelerek yalnızlığın ve çıkışsızlığın peşinde olmuştur. Tütünler Islak(1962) ve Her Pazartesi(1968) ‘de koruduğu bu çizgiyi, Divan(1970)’la geleneksel şiirin kalıplarına, Toplandılar (1974) ve Kayayı Delen İncir (1982)’le söz konusu dönemde yaşanan sınıfsal mücadelenin yansımalarına yerini bırakmıştır.

Eserleri ;

Şiir;
Arz-ı Hal (1949)
Türkiyem (1952-1963)
Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959)
Tütünler Islak (1962)
Her Pazartesi (1968)
Divan (1970)
Toplandılar (1974)
Toplu Şiirler (1981, ilk dört kitaptaki şiirleri)
Kayayı Delen İncir (1982)
Dün Yok mu (1984)
Büyük Saat (Son yazdıklarıyla birlikte bütün şiirleri 1984)

İnceleme;
Bir Şiirden (1984)

Çeviri;
(Tomris Uyar’la birlikte) Lukretius – Evrenin Yapısı

Ödülleri;

1963 Yeditepe Şiir Armağanı Tütünler Islak ile
1975 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü Lucretius’tan Evrenin Yapısı çevirisi ile (Tomris Uyar’la birlikte)
1981 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Kayayı Delen İncir ile
1984 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Büyük Saat ile

—————————-

 


—-


Uzanıp yanaklarından öpüyoruz…

Kaynak ; Wikipedia, Milliyet Gazetesi, Siirgentr, Maviran, İntihar’ın Güncesi, Yerel Arşiv ve Şiir Kitapları.

Derleme ; Özgür Öztürk

Share.

About Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn