Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur’dan bir kesit ve Ferahfezâ Mevlevî Ayîn-i

0

Mîrim, Ferahfezâ’ya var mısın? diye sordu. Tevfik Bey senelerdir bu eseri de söylememişti. Fakat tecrübeyi kabul ediyordu; bu, hiç beklemediği zamanda gençliğe dönmek olacaktı. Daha Mülkiye’de iken meşkettiği âyini, Emin Dede’nin taksimi esnasında hafızasında aradı. Sonra elinde kudûmü, alaturka sazların ayağını sarkıtarak oturanlara verdiği o acayip vaziyette, oturduğu kanepede bekledi.

Emin Dede makamların arasında çok kısa bir gezinti yaptı ve sonra Dede’nin Devrikebir Peşrevi’ne girdi. Mümtaz bu peşrevi Cemil’den birkaç defa dinlemişti. Fakat şimdi o büsbütün başka bir eser olarak karşısına çıkıyordu. Daha ilk notalardan itibaren garip bir hasret duygusu binlerce ölümün arasından güneşe hasrete benziyen bir özleme içlerini kapladı, sonra bu hasret duygusu hiç dağılmadan -Mümtaz karşısındaki Nuran’ı hep bu duygunun arasından görüyordu;- garip ve sonsuz bir sonbaharda yaprak yaprak dağıldılar.

Altın semaların, büyük sararmış yaprakların, acayip nilüferlerin, beraberce yüzdükleri durgun bir havuz, bilmedikleri bir tarafta, belki -ve hattâ şüphesiz,- uzviyetlerinin bir tarafında genişledi.

Emin Bey’in neyi, nefes ve rüzgâr mahiyetini hiç kaybetmeden, madenî, yahut daha iyisi garip ve renkli çoğalışında mücevher parıltıları ile nebat yumuşaklığını birleştiren bir ses çıkarıyordu. Fakat ne kadar tok, hacimli ve genişti. Büyük sofa onunla doluyor, pencerelerden dışarı taşıyor, âdeta bahçe son çiçeklerinin, sararmış yapraklarının üzüntüsüyle onda değişiyordu. Bazen her şeyi kendi cevherine ve oradan da daha derin bir asıla iade edilecek gibi eriyor, tavandaki küçük avize bu gül yağmuruna benziyen ses çağlayanında acayip kavs-i kuzahlarla tutuşuyor, sonra cesur bir dirsek büküşüyle veya ancak hiç rengini kaybetmeden nizamını benimsediği sarmaşıklarda, salkımlarda, ince lifî nebatlarda görülen o acayip ve birbirine yapışık tırmanışla – kendi kendisinden biraz evvelki çehresi olarak doğuyordu. Mümtaz Cemil’in neyini ustasının sesi arasında ararken birinci hane bitti. İkinci hane daha sâkin bir raksla bu bitişin vehmettirdiği mahzun hatırlayıştan fırladı. Tekrar üst üste rüzgârlarda savruldular, ruh fırtınasından geçtiler, ümitsiz iştiyakların – Ah bu her şeyin ebediyen kaybolmuş vehmi,- aynasında yalnızlıklarını seyrettiler. Ve Ferahfezâ Peşrevi, yahut imkânsız uzlet çöllerinde yolunu seçmeğe çalışan ruh, dördüncü defa o mahzun hatırlayışa, o sular altında tutuşmuş akşam dünyasına döndü.

Hemen herkes kendi ömrünün rüzgârında dağılmış gibiydi. Yalnız Emin Bey ayakta çok temiz ve dürüst kıyafetiyle, yüzü sertleşmiş, sırrın ve nağmenin mahfazası uzviyetiyle bir sembol gibi duruyordu. Kendi içinde toplanmanın bütün sırrı bu çehrenin içi, ten sertliğindeydi; onun yanı başında biraz arkada ressam Cemil, kumral saksonya fağfuru çehresi biraz daha incelmiş tatlı bir gülümsemede sanki biraz evvel geçtikleri yolu seyrediyordu. Tevfik Bey öbür tarafta kucağında kudûmü, alaturka sazların sandalye oturuşuna kattığı o daima yadırgatıcı rahatsızlık içinde bekliyordu.

İhsan dayanamadı; çok yavaş bir sesle:

-Dedem, senin muhteşem bir renk dünyan var… dedi. Emin Bey bir gözü kudûmünü çalmağa hazırlanan Tevfik Bey de, tam bir neyzen bakışıyla ve aynı yavaş sesle cevap verdi:
-Erenler, pîrin himmetini unutma… sonra sizin o renk dediğiniz şey, ben olsam aşk derdim ya, asıl merhum Dede Efendimizde… Emin Bey eski musıkîşinaslardan veya velilerden yaşayan insanlar gibi bahsetmekle kalmıyor, ölümlerinin uzaklığını, üstadımız, pîrimiz, efendimiz gibi şahsını bir nevi bağışlama vasfında siliyor, böylece kendisi, yaşadığı zaman, bahsettiği insan ve ölümün mücerret zamanı birleşmiş oluyordu.

Fakat asıl mucize ayinin kendiyle başladı.

Dede’nin Ferahfezâ âyini sadece bir dua, inanan ruhun Allah’ını aradığı bir çırpınış değildi. Mistik ilhamın vasfı olan geniş hamleyi, sırrı, doğrudan doğruya zorlayan büyük ve dinmez hasreti, hiç kaybetmeden eski musıkînin belki en oyunlu eserlerinden biriydi. Dede alaturka musıkînin makamlar arasında küçük gösterişler, değişmeler ve kararlarla dolaşmaktan ibaret olan gelişmesini o şekilde ifade etmişti ki, âyin kendiliğinden bir sembol oluyordu.

Âyinin başladığı Mesnevî’nin ilk iki beytinde ferahfezâ makamının bütün hususiyetlerini, aynı sarayın birbirinin aynı iki murassâ cephesi gibi verdikten sonra, çok çeşitli, uzun bir seyahati andıran kavislerle bu makamı birkaç defa tekrarlıyor, sonra birdenbire hep aynı mimarî motiflerini kullanmak şartıyla elde edilen ayrı ayrı terkiplere benzeyen bir yapışta onu yavaş yavaş kendi benzerlerinde kaybetmiş görünüyordu. Böylece bütün âyin ilk cümlelerde, -yahut beyitlerde- dinlenilen o berrak ve muhteşem Ferahfezâ’nın hasreti içinde bir çeşit kozmik seyahat oluyor, kulak tattığı hazzı -veya ruh, bir lahza kendisini kamaştıran mâvera şevkini- daima hatırlıyor, her cümlede ona yaklaştığını sanıyor, seviniyor, fakat bu sevinci duyar duymaz, ebedî hasret ve yolculuk -Nevanın veya Rastın veya Acemin daha hafif veya sadece değişik bir perdesinde- yeniden başlıyordu. Sanki Dede bu acayip eserde mistik tecrübenin bütün mukadder seyrini gözle görünür şekilde vermek istemişti. Bir an için Hak ile Hak olan ruh, kendini ve gayesini geniş zaman ve mekânda arıyor, eşyanın uykusunu sarsıyor, her şeyin özüne eğiliyor, büyük uzletlerde kapanıyor, kehkeşanlar atılıyor, her yerde kendi hasretine benzer hasret, kendi susuzluğuna benzer susuzluklar buluyordu. Ferahfezâ makamını âdeta bir nevi irşat gibi kendisine sunan acem perdesinden Dügâha, Kürdîye, Rasta, Çârgâha, Gerdaniyeye, Sâbâya, Nevâya geçiyor, her şey birbirinde kayboluyor, birbirinde arıyor, birbirinde buluyordu. Ve Ferahfezâ bütün bu hasret sıtması yolculukta kâh umulmadık dönemeçlerde mücevher kadehini -o tek cümleden, tek savruluştan kadehini birdenbire uzatıyor, kâh çok değiştirici desenlerde seyredilen bir hayal gibi, kendi kendinin hatırası veya rüyası gibi görünüyordu. Bu arayış, bu kaybolma ve kendini idrak bazen son derece beşerî oluyor, Dede’nin ilhamı, “Görünmezsen ne çıkar, ben seni kendimde taşıyorum!” diyor; bazen de, madde kadar sert bir ümitsizliğe kapanıyordu.

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur

———-
ferahfezâ mevlevî âyîn-i şerîf’i 4. selâm – son peşrev – son yörük semaî / dede efendi
icra: necdet yaşar müzik topluluğu (anısına saygıyla🌹)

Share.

About Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn