escort bayanlar ankara escort,

izmir escort bursa escort izmir bayan escort istanbul escort antalya escort izmir escort bayan izmir escort bursa escort bursa escort kızlar istanbul escort bayan gaziantep escort istanbul escort istanbul escort kızlar istanbul escort

An gelir, Attilâ İlhan ölür… / 1925-2005

0

Başarı yalnız yetenek değil disiplin özveri, bağımsız ve ödünsüz bir kişilik, içten bir yurt sevgisi gerektirir. Ancak o zaman, gerçek ve hak edilmiş bir başarı olur.

ATTİLÂ İLHAN

 

Edebiyat ve sinema alanında pek çok yeniliğin ilk uygulayıcısı olan usta şair bundan tam 6 yıl önce hayata veda etmişti…     

 

Geçirdiği kalp krizi sonucu 80 yaşında yaşamını yitiren Türk edebiyatının usta kalemi Attila İlhan ölümünün 4’üncü yılında mezarı başında anılıyor. Ölümünün üzerinden tam 6 yıl geçen, şair, roman yazarı, gazeteci, eleştirmen Attila İlhan, vefatının 6’üncü yılında Attilâ İlhan Bilim, Sanat ve Kültür  Vakfı’nın düzenleyeceği bir törenle anılacak.

Türk edebiyatında şiirleri en çok dillerde dolaşan şairlerden biri olan Attilá İlhan’ın bugün ölüm yıldönümü. Türkiye’de yapılan hemen her tartışmada adı geçti, edebiyat ve sinema alanında pek çok yeniliğin ilk uygulayıcısı olan usta şairi: altı sene önce bugün, kalp krizi sonucu yitirdik. Nice öksüz kelime onun dokunuşuyla hayat bulmuştu. Gerek konuşmasıyla, gerekse yazdıklarıyla ülkem insanına ideal şair ve insan profilini çizdi. Öylesine bir miras bıraktı ki ardında, her şiiri yağmur olup toprağa yağacaktır.

Attilâ İlhan büyük bir şair olmanın yanında, bir düşünür ve gerçek bir Türk aydını, Kemalist devrimin öncü neferiydi. Kendisininde dediği gibi, “Türkiye’yi koruyacak, kutaracak olan yol, Mustafa Kemâl’in yoludur. Parola VATAN işareti NAMUS‘tur”.

Dik duruşuyla, ‘Dip dalgası’nın öncüsüydü. Zorlu yılların yazarı, şairiydi. Batıcı, tanzimatçı, mandacılara inat hep ATATÜRK Türkiye’sinden yana oldu. Mustafa Kemâl ATATÜRK’ü en iyi anlamış, yorumlamış bir yazardı. Özellikle Milli Mücadele Tarihi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait bilgisi engindi. Bir aydın olarak olaylara bakış açısı ve geleceğe dahil öngörüsü yüksekti. ‘Gelecek’ dediği dalga 2007 Cumhuriyet Mitingleri’yle gelmişti. Ölümünden 2 yıl sonra. İşte Devrimci öngörüsü! Ve dalgalar Türkiye Gençlik Birliği (TGB) ile devam etti. Şuan o dalgalar, devrimin dalgaları Avrupa’ya ulaştı! TGB Almanya olarak.

Kimileri sadece ölür, biz ise onun bedenini kaybettik, ama fikirleri ve bizlere bıraktığı eserleriyle hala yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Şiirleriyle, romanlarıyla, kitap ve yazılarıyla biz gençlerin dünyaya ve Türkiye’ye farklı bir gözle bakmamızı sağlayan aydınımızı saygıyla anıyorum. Elbette şiirleriyle ve fikirleriyle sonsuza dek aramızda yaşayacak.

(Ümit Doğancı’nın demecinden düzenleme)

 

Usta Şairin Hayatı : Esas adı Attila Hamdi İlhan, 15 Haziran 1925’te Menemen’de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı kentlerde tamamladı.

16’sında hapisle tanıştı : İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza Nazım Hikmet şiiri göndermesi nedeniyle 1941’de tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı.

Öğrenime devam edemez : Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi’ne yazıldı.

Chp Şiir armağanında ikincilik ödülünü kazandı : Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı’nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü kazandı. 1946’ta mezun oldu.

İlk Şiir Bulvar : İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Üniversite yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948’de ilk şiir kitabı Duvar’ı yayınladı.

Polisle başı hep dertte : 1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Paris’e gitti. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan birçok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye’ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Bir kaç kez gözaltına alındı.

1950’li yıllarda adını duyurdu : 1951 yılında Gerçek Gazetesi’nde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca tekrar Paris’e gitti. Fransa’daki bu dönem Attilâ İlhan’ın Fransızcayı ve Marksizm’i öğrendiği yıllardır. 1950’li yılları İstanbul – İzmir – Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini Türkiye çapında duyurmaya başladı.

15’e yakın senaryo yazdı : Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953’te Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar. 1957’de askerliğini yaptıktan sonra sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Ali Kaptanoğlu adıyla 15’e yakın senaryo yazdı.

‘Yasak Sevişmek’ ve ‘Aynanın İçindekiler’: 1960’ta Paris’e geri döndü fakat babasının ölmesiyle birlikte İzmir’e dönüş yapmak zorunda kaldı. Sekiz yıl İzmir’de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968’te evlendi, 15 yıl evli kaldı.

İstanbul’a yerleşti: 1973’te Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını üstlenerek Ankara’ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak’ı Ankara’da yazdı. 81’e kadar Ankara’da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşti.

‘Kartallar Yüksek Uçar’ ve ‘Yarın Artık Bugündür’:İstanbul’da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş Gazetesi’nde yazan Attilâ İlhan, 1993 -1996 yılları arasında Meydan Gazetesi’nde yazmaya devam etti.

Senaryo yazmaya geri dönüş : 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet Gazetesi’nde sürdürmekteydi. 1970’lerde Türkiye’de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür senaryosunu yazdığı dizilerdi.

En uzun süren program : TRT’deki ‘Attilá İlhan’la Sohbetler’ programı, en uzun süren program unvanını kazandı. Program 2004 yılında yayından kaldırıldı.

2005’de veda etti : 11 Ekim 2005’te İstanbul’daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu hayata veda ettiğinde 80 yaşındaydı.

 

An Gelir

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
şarkılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı’nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür..

 

 

Attilâ İlhan
 
Doğum 15 Haziran 1925 İzmir
Ölüm 11 Ekim 2005 (80 yaşında) İstanbul
Meslek Şair, roman ve deneme yazarı, gazeteci, eleştirmen
Dönem 20. yüzyıl
Tür Roman, şiir
Konu Toplum ve edebiyatın etkileşimi
Akım Toplumcu gerçekçilik
İlk eseri Duvar, 1948

 

Attilâ İlhan (d. 15 Haziran 1925 – ö. 11 Ekim 2005), Türk şair, romancı, denemeci, gazeteci ve eleştirmen. Entelektüel çalışmalarıyla Türk edebiyat ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuş bir aydındır.

Hayatı

15 Haziran 1925’te Menemen’de doğdu. Tam ismi, Attilâ Hamdi İlhan’dır. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat’ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi’ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı’nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946’ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayımlanmaya başladı. 1948’de ilk şiir kitabı Duvar’ı kendi imkânlarıyla yayımladı.

 

Paris yılları

1948 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nâzım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris’e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan birçok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye’ye geri dönüşünde başı sık sık polisle derde girdi. Sansaryan Han’daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Şair bu gerilim havasını ilk şiirlerinde olmasa da özellikle Bela Çiçeği gibi kitaplarında eski günlerini yad ettiği ya da eleştirdiği şiirlerini yayımladı. Birkaç kez gözaltına alındı.

İstanbul – İzmir – Paris üçgeni

1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı soruşturmaya uğrayınca Paris’e tekrar gitti. Fransa’daki bu dönem, Attilâ İlhan’ın Fransızcayı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950’li yılları İstanbul – İzmir – Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953’te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlamıştır.

Sanatta Çok Yönlülük

1957’de gittiği Erzincan’da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul’a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960’ta Paris’e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir’de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler dizisinden Bıçağın Ucu yayımlandı. 1968’de evlendi, 15 yıl evli kaldı.

İstanbul’a dönüş

1973’te Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını üstlenerek Ankara’ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak’ı Ankara’da yazdı. 1981’e kadar Ankara’da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da gazetecilik serüveni Milliyet (2 Mart 1982 – 15 Kasım 1987) ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından 2005 yılına kadar köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi’nde sürdürdü. 1970’lerde Türkiye’de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı.

Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu.

İlk romanı Sokaktaki Adam yayımlandığında 10 roman yazmıştı. Bunlar hiç gün ışığına çıkmadı. Attilâ İlhan bunun sebebini bir söyleşide şöyle açıklıyor: “… birçok roman yazdım daha önceden. Ama neden yayınlamadım? Çok akıllıca bir sebebi vardı. Çünkü biliyorum ki yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatırlar. O da romancılık değildir. Günlük tutmaktır.” (Düşün, Haziran 1996).

Roman serüvenine başladığında döneminin diğer yazarları daha çok yerel ve kırsal olayları, kişileri işlerken Attilâ İlhan şehir insanını Türkiye’nin yakın dönem tarihini siyasal, ekonomik ve sosyal yanlarıyla ele alan bir yapı içerisinde işliyordu. Sadece İstanbul, İzmir gibi Türkiye’nin büyük şehirlerini, işlediği dönemin yaşam tarzını, ekonomik ve sosyal sorunlarını kahramanlarının gözüyle yansıtmakla yetinmiyor; aynı zamanda, batı kültürünün Türkiye’ye ne şekilde yansıdığını, olumlu ve olumsuz etkilerini, çizdiği karakterlerle ve Avrupa’daki şehirlerle örtüşen bir yapı içerisinde irdeliyordu.

Hazırlık ve Arayış Dönemi

Romanda ‘hazırlık ve arayış dönemi’ diye nitelendirilebilecek dönemde, yayımladığı Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez’de yazarın Paris’te yaşadığı yıllara ait deneyimlerinin ve gözlemlerinin karakterlere yansıdığı görülür. Yazıldığı yıllarda Türkiye’deki batılılaşma uğruna toplumdan kopan kişilerin bocalamaları Sokaktaki Adam’da ele alınırken, Zenciler Birbirine Benzemez’de Avrupa’da komünist ve anti-komünist mültecilerle karşılaşan, hayal kırıklığına uğramış bir devrimci anlatılır. Her bölümün farklı bir karakterin ağzından aktarıldığı Sokaktaki Adam, Attilâ İlhan’ın edebiyatımıza getirdiği yeni bir söylem olarak alınabilir. Daha sonraki romanlarında da görüleceği gibi, diyalektik bir yaklaşımla işlenen olaylarda kahramanlar güçlü ve zayıf yanlarıyla okura ulaşır; birbirlerini suçlamaz ve okuyucuda önyargı oluşturmazlar. Attilâ İlhan, Zenciler Birbirine Benzemez için bakın neler diyor:” Kitap ‘soğuk savaş’ın en belalı döneminde yazıldı, yayınlandı. Çok ikircikli bir sorunu tartışıyordum. Romanın kahramanı, İstanbul’daki ve Paris’teki ‘solcu’ çevrelerle düşüp kalkıyor, bunlarla ilişkilerini ve tartışmalarını anlatıyordu, her şeyi olduğu gibi yazmak, romanın yayımlanmasından vazgeçmekle eşitti. Bu bakımdan, içeriğine hafif flu bir hava verdim.”

Romanın dilinin farklılığını ise yazıldığı dönem içerisinde yoğun Fransızca çalışmasına bağlayan yazar, bazı cümleleri Fransızca düşünüp Türkçe yazmıştır.

Olgunluk dönemi

Yazarın “olgunluk dönemi” diye tanımlanabilecek edebiyat süreci Kurtlar Sofrası ile başlar. Sokaktaki Adam’da ne istediğini değil, ne istemediğini bilen biri anlatılırken; Zenciler Birbirine Benzemez’de Mehmed-Ali istedikleri ile istemedikleri arasında mütereddit bir karakteri yansıtmaktadır. Oysa Kurtlar Sofrası’nda Mahmud ne istediğini çok iyi bilen bir karakteri çizer. Bu üç romanıyla Attilâ İlhan Türk aydınına farklı açılardan bakar, fikirlerini diyalektik-materyalist bir sentez içinde derleyerek Türkiye için bir sentez önerir- ki sonradan yazdığı yedi kitaplık Aynanın İçindekiler serisi de bu zemine oturmaktadır. Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadet’te Sabah Ezanları, O Karanlıkta Biz, Allah’ın Süngüleri: Reis Paşa ve Gazi Paşa bu seriyi oluşturan romanlardır. Her romanda yer alan karakterler, Türkiye’nin tarihinde köşebaşlarını oluşturmuş dönemlere ayna tutan aydınlardır. Tarihi olaylar, politik ve sosyal dengelerle ele alınır. Birbirleriyle bağlantısı olan karakterlerden herbiri bir romanda ön plana çıkar ve olaylar onun gözlemleriyle aktarılır. Bu serinin bütünü irdelendiğinde yine, yazarın Türk aydınına yakın tarihimize bir bakma şansı tanıdığını ve kendi toplumcu-gerçekçi bakış açısıyla önergeler sunduğu görülür.

Ölümü

Attilâ İlhan ilk kalp krizini 1985 yılında geçirdi. Bu tarihten sonra kardiyolojik sorunları devam eden İlhan’ın 2004’ten itibaren sağlık durumu daha da bozuldu. 11 Ekim 2005’te İstanbul’daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu hayata veda ettiğinde 80 yaşındaydı.

2003 Sertel Demokrasi Ödülü’ne layık görülmüştür. 1946 CHP Şiir Yarışması İkinciliği 1974 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü tutuklunun Günlüğü ile 1975 Yunus Nadi Roman Armağanı Sırtlan Payı ile vefatından sonra 2007 yılında kurulan Attilâ İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı çalışmalarına devam etmektedir.

Eserleri

Televizyon dizileri

  • Teleflaş / Kanal 6 (1991)
  • Sekiz Sütuna Manşet (1982)
  • Kartallar Yüksek Uçar (1983)
  • Yarın Artık Bugündür (1986)
  • Yıldızlar Gece Büyür (1992)

Müzik albümleri

  • An Gelir / Kendi Sesinden Şiirleri (2006)

Romanları

  • Sokaktaki Adam (1953)
  • Zenciler Birbirine Benzemez (1957)
  • Kurtlar Sofrası (1963)
  • Aynanın İçindekiler serisi
  • Bıçağın Ucu (1973)
  • Sırtlan Payı (1974) Yunus Nadi Roman Armağanı
  • Yaraya Tuz Basmak (1978)
  • Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981)
  • O Karanlıkta Biz (1988)
  • Allah’ın Süngüleri: Reis Paşa (2002)
  • Gazi Paşa (2006)
  • Fena Halde Leman (1980)
  • Haco Hanım Vay (1984)
  • O Sarışın Kurt (2007)

Şiirleri

  • 34 FN 346
  • Adım Sonbahar
  • Adımla Nasıl Berabersem
  • Ağır Kan Kaybı
  • Ağustos Çıkmazı
  • Ah
  • An Gelir
  • Arabesk
  • Artı Sonsuz
  • Aydınlık Neyin Oluyor Senin?
  • Ayrılık Sevdaya Dahil -1
  • Ayrılık Sevdaya Dahil -2
  • Ayrılık Sevdaya Dahil -3
  • Ayrılık Sevdaya Dahil -4
  • Ayrılık Sevdaya Dahil -5
  • Aysel Git Başımdan
  • Bakarsak
  • Bana Bir Şimşek Çak
  • Batan Bu Köhne Şileb…
  • Bekle
  • Bela Çiçeği
  • Belki Gelmem Gelemem
  • Belma Sebil
  • Ben Artık Küsüm
  • Ben Sana Mecburum
  • Bence Malumdur
  • Bir Üç Beş
  • Biraz Paris’ ‘
  • Böyle Bir Sevmek
  • Büyük Yolların Haydudu
  • Carıcın De Geçen Kış
  • Cebber Oğlu Memmed
  • Cinayet Saati
  • Cinnet Çarşısı
  • Claude Diye Bir Ülke
  • Delik Deşik
  • Diyalektik Gazel
  • Duvar
  • Elde Var Hüzün
  • Elimden Gelen Bu
  • Emirganda Çay Saati
  • Emperyal Oteli
  • Gece Buluşması
  • Gecenin Kapıları
  • Geç Kalmış Ölü
  • Geçerdi Hep
  • Gibi Redifli Gazel
  • Hacı Murad In Ölümü
  • Hannelise
  • Harp Kaldırımda Aşk
  • Hayır…
  • Her Sabah, Yanılmak!..
  • Herşeyi Birden İstemek
  • Issızlığın Çığlığı
  • Işık Mezarlığı
  • İhtiyar Balladı
  • İki Yüzlü Melekler
  • İkinizden Hanginiz
  • İstanbul Ağrısı
  • Jilet Yiyen Kız
  • Kadınlar Sonbahar
  • Kalk Gidelim Kadınlar Balladı
  • Kaptan -1
  • Karantinalı Despina
  • Kırmızı Pazar
  • Kim Kaldı
  • Kim O?
  • Kimi
  • Kimi Sevsem Sensin
  • Korkarım
  • Korkunun İsi
  • Korkunun Krallığı
  • Mahur Beste
  • Maria Missakian
  • Memleket Havası
  • Mevsimdir
  • Mihaka
  • Muhalif Rüzgar
  • Muhayyer
  • Mustafa Kemal…
  • Müjgan’a Aşk Şarkıları
  • Nasıl Bir Sevdaysa
  • Nasıl Olduysa
  • Nefesler -4
  • Neydi O Bir Zamanlar
  • Nöbet Değişimi
  • O Sözler Ki
  • Onsekiz
  • Ölmek Yasak
  • Ömer Haybonun Son Günleri
  • Pia
  • Pusudaki
  • Rast “Zenci” Peşrevi
  • Rinna-Rinnan-Nay
  • Rüzgar Gülü…
  • Saçların Örülmüş Olmalı
  • Sakın Ha
  • Saklı Sevda
  • Salı Sabaha Karşı
  • Sana Ne Yaptılar
  • Sen Benim Hiçbir Şeyimsin
  • Sen Beyaz Bir Kadınsın
  • Sen Burda Bir Yabancısın
  • Sen Yoksun
  • Serüvenin Sonu
  • Sevmek İçin Geç Ölmek İçin Erken
  • Silahlı Dört Besmele
  • Sisler Bulvarı
  • Sokağa Çıkma Yasağı
  • Sokaklarda Mızıka Çalma Çocuk
  • Söyler
  • Sultan-ı Yegah
  • Süheyla Değildi Adın
  • Süleyman
  • Şahane Serseri
  • Şeyh Bedrettin-i Simaviye Gazel
  • Şubat Yolcusu
  • Tarz-ı Kadim
  • Tatyosun Kahrı
  • Tut Ki Gecedir
  • Tutuklunun Günlüğü
  • Usturanın Ağzında
  • Üçüncü Şahsın Şiiri
  • Varsağı -1
  • Varsağı -2
  • Varsağı -3
  • Waldorf Astoria
  • Yağmur Gemileri
  • Yağmur Kaçağı
  • Yağmurda Sis Düdükleri
  • Yalnızlığı Denemek
  • Yalnızlık Şiiri…
  • Yanılsama
  • Yasak Sevişmek
  • Yazın Son Günleri
  • Yirmibeşinci Kısım
  • Zeynep Beni Bekle

Deneme-Anı

  • Abbas Yolcu (1957)
  • Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler (1985)
  • Sosyalizm Asıl Şimdi (Ekim 2006 İş Bankası Yayınları)

Denemeler

  • Hangi Sol (1970)
  • Hangi Batı (1972)
  • Hangi Seks (1976)
  • Hangi Sağ (1980)
  • Hangi Atatürk (1981)
  • Hangi Edebiyat (1991)
  • Hangi Laiklik (1995)
  • Hangi Küreselleşme (1997)

Cumhuriyet söyleşileri

  • Bir Sap Kırmızı Karanfil (1998)
  • Ufkun Arkasını Görebilmek (1999)
  • Sultan Galiyef – Avrasya`da Dolaşan Hayalet (2000)
  • Dönek Bereketi (2002)
  • Yıldız, Hilâl ve kalpak

 

Abbas Yolcu..

 

Kendi ülkesinde yasaklanan Nazım Hikmet şiirleriyle bezeli, 40′ların romantizmi eşliğinde aşk mektupları yazan şair ruhlu adam; sürgünün eşiğinde bir şair, Attila İlhan. Cezaevinden akıl hastahanesine, daha yaşı tutmazken sorar; bu “hangi sağ, hangi sol, hangi vatan, hangi edebiyat, hangi seks”?

1925 senesinin 16 Haziran gününde İzmir’in Menemen ilçesinde Muharrem Bedrettin Bey (Cumhuriyet’in ilanıyla Menemen Müdde-i Umumiliği’ne atandı ve kısa bir süre sonra evlendiği Emine Hanım ile burada tanıştı) ile Emine Memnune’nin oğulları olarak dünyaya gelen Attila Hamdi İlhan, çocukluğunu savcı olan babasının farklı illere atanmasıyla İzmir, Adana, Konya gibi yerlerde geçirdi. Liseye İzmir Atatürk Anadolu Lisesi’nde başlayan Attila, okulda, hayatında ilk defa aşk mektubu yazacağı bir kıza aşık oldu. Kendi cümleleriyle başladığı mektupları Nazım Hikmet Ran şiirleriyle bitiren Attila, mektuplarına cevap aldığı için mutluydu, ancak genç kızdan kopyaladığı Nazım Hikmet şiirlerinden ötürü ‘mektuplarını yakmasını’ rica etti. Mektupları saklamayı tercih eden genç kız, niyetsiz davranışların her zaman bir sonucu olacağı gerçeğinden habersiz, yapılan bir arama sonucunda Attila’nın gözaltına alınmasına sebep oldu. İş büyüdü, Attila, Karşıyaka Polis Karakolu’ndan İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. 16 yaşındaki Attila, hücreye atılıp, günlerce sorgulandı. İki ay kaldığı hücrede, kendisi gibi ‘solcu’ bir kaç kişiyle arkadaşlık kuran ve Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleriyle yargılanan genç adam, iş bilir avukatı sayesinde beraat ettiyse de, ‘sinir hastası’ sebebiyle Manisa Akıl Hastahanesi’ne yatırıldı. Burada da bir süre kalan Attila, tuhaftır, kendine Nazım Hikmet’le ilgili bir arkadaş edindi. Akıl hastahanesinden çıkan Attila’nın soruşturması nihayet sonuçlandı; eğitim hakkı tamamen elinden alınan genç adam, Türkiye sınırları içerisinde hiçbir okulda eğitim göremeyecekti. Bu karar üzerine savcı olan babası temyize başvurdu.

Hakkının elinden alınmasına rağmen İstanbul Boğaziçi Lisesi’ne başvuran İlhan Ailesi, Attila’yı ‘siyasi suçlu’ ve ‘komünist’ gerekçeleriyle kabul etmedi. Aile, kızları Çolpan ve Attila’yla, Adana’ya taşındı.

Sonuç, 1944′te geldi; okuma hakkını geri alan Attila, birinci sınıfını tamamlayamadığı liseyi İstanbul Işık Lisesi’nde bitirdi. O sıralarda şiirle içli dışlı olan Attila, yazmaya başladı. 1946 senesinde, yazdığı “Cebbaroğlu Mehemmed” adlı şiirini CHP Şiir Yarışması’na gönderen amcası, ikincilik ödülünü kazanan Attila’nın aiile içinde ‘şair’ olarak çağırılmasına sebep olacaktı.

Liseyi bitiren Attila, İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Ciddi anlamda şiir yazan genç adamın yazdıkları, Yeni Edebiyat Dergisi, Yığın ve Gün gibi dergilerde yayımlandı. Hatta bir şiirinin Suat Derviş tarafından övülmesi, Attila’yı daha da şevklendirdi. Bu zamanlarda, 100 kopyaya ulaşamayan ilk şiir kitabı “Duvar”ı yayımladı.

O sene, Attila için mühim bir dönem başladı. Nazım Hikmet’in yancısı olarak Fransa, Paris’e giden Attila, burada Sartre ve arkadaşlarına Nazım’ın öyküsünü anlattı. Fransız Komünist Partisi’ne üye olan Attila, her toplantıda Nazım hakkında konuşmalar yaptı. Marksizm bir yana, genç şair, yavaş yavaş bohem hayatına da sızdı. Sonradan şiirlerine konu olacak olan nice kadınları, Paris’te tanıdı Attila.
Uzunca bir süre Paris’te yaşadıktan sonra ülkesine dönen Attila, ‘devlet’ engeli ile karşılaştı. ‘Komünist’ gerekçesiyle sürekli gözaltına alınan Attila, ‘tabutluk’ denilen hücrelere atıldı, işkence gördü. Gayrettepe, Sansaryan Hanı’nda gerçekleşen bu işkenceler, İlhan’a “Tutuklunun Günlüğü”nü yazdırdı. Sansaryan Hanı’nda İlhan’ın hayatını etkileyen bir başka olay da ‘ispiyonculuk’tu. ‘Arkadaşlarını polise ispiyonladı’ söylentilerini yalanlayan İlhan’ın bir çok arkadaşı, hiç bir kanıt olmamasına rağmen ona sırt çevirdi.

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir.
Azıcık okşasam sanki çocuktular,
Bir akşam korkudan gözleri sislenir.

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir.
Hayır, sanmayın ki beni unuttular.
Hâlâ ara sıra mektupları gelir.
Gerçek değildiler, birer umuttular
Eski bir şarkı, belki bir şiir

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.
Yalnızlıklarımda elimden tuttular
Uzak fısıltıları içimi ürpertir.
Sanki gökyüzünde birer buluttular,
Nereye kayboldular şimdi kim bilir.

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir.

İstanbul’da Hukuk Fakültesi’ne devam eden Attila, son sınıfa geçince gazeteciliğe ilgi duyduğu için okulu bıraktı. Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirmenliği yapmaya başlayan İlhan, 1953 senesinde “Sokaktaki Adam” adlı romanını yazdı. 1957 senesinde ikinci romanı olan “Zenciler Birbirine Benzemez”i yayımlayan İlhan, aynı sene Erzincan’da askerliğini yaptı.

Şiirle beraber sinema filmlerine senaryo yazmaya başlayan İlhan, bu senaryoları ‘Ali Kaptanoğlu’ takma adıyla yayımladı.

Bakınız; “Büyük Yolların Haydudu”, “Bence Malumdur”, “Ağustos Çıkmazı”, “Böyle Bir Sevmek”, “Geç Kalmış Ölü”, “Ölmek Zamanı”, “Sevmek İçin Geç Ölmek İçin Erken”, “İstanbul Ağrısı”.

Tekrardan Paris’e giden Attila, oradan İzmir’e geçti ve 7 seneden fazla bir süre İzmir’de kaldı. Biket Hanım ile dünyaevine giren ve 1,5 sene evli kalan İlhan, büyük aşklarından biri olan Biket Hanım’ın çocuk yapmak isteği yüzünden boşandılar. Şair çapkınlığına nazaran, Biket Hanım’ı hiç aldatmadığını söyleyen İlhan, 1963′te “Kurtlar Sofrası”nı yayımladı. 1973 senesinde Ankara’ya taşınan İlhan, Bilgi Yayınevi’nde danışmanlık yapmaya başladı. Bu sırada Aynanın İçindekiler Serisi’ne başladı; 1973′ten 2006′ya dek “Bıçağın Ucu”, “Sırtlan Payı”, “Yaraya Tuz Basmak”, “Dersaadet’te Sabah Ezanları”, “O Karanlıkta Biz”, “Allah’ın Süngüleri: Reis Paşa”, “Gazi Paşa” yayımlandı. Ayrıca, 1980′de “Fena Halde Leman” ve ’84′te de “Haco Hanım Vay” yayımlandı.
1982 senesinde Milliyet Gaztesi’nde yazmaya başlayan İlhan, ’87′ye kadar devam etti.
Güneş ve sonrasında Meydan Gazetesi’nde yazan İlhan, Cumhuriyet Gaztesi’nde de yazdı (2004, Köşe Yazıları; 2005, Köşe Yazıları).

Televizyon film/ diziler için senaryo yazmaya başlayan İlhan, “Kartallar Yüksek Uçar”ı yazdı. “Sekiz Sütuna Manşet” ve “Yarın Artık Bugündür” de oldukça beğenildi.

1985 senesinde kalp krizi geçiren Attila İlhan’ın sağlık sorunları ciddi olmasa da 2003 senesine dek devam etti. Esas sorunlar 2004′te çıktı ve sene 2005 olduğunda (11 Ekim) şair, bir kalp krizi daha geçirerek 80 yaşında hayatını kaybetti.

Şiirlerinden Seçme ;

Kimi Sevsem Sensin

kimi sevsem sensin / hayret

sevgi hepsini nasıl değiştiriyor

gözleri maviyken yaprak yeşili

senin sesinle konuşuyor elbet

yarim bakışları o kadar tehlikeli

senin sigaranı senin gibi içiyor

kimi sevsem sensin / hayret

senden nedense vazgeçilemiyor

her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet

sarışın başladığım esmer bitiyor

anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli

dudakları keskin kırmızı jilet

bir belaya çattık / nasıl bitirmeli

gitar kımıldadı mı zaman deliniyor

kimi sevsem sensin / hayret

kapıların kapalı girilemiyor

kimi sevsem sensin / senden ibaret

hepsini senin adınla çağırıyorum

arkamdan şımarık gülüşüyorlar

getirdikleri yağmur / sende unuttuğum

hani o sımsıcak iri çekirdekli

senin gibi vahşi öpüşüyorlar

kimi sevsem sensin / hayret

in misin cin misin anlamıyorum

 

 

Ben Sana Mecburum

Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

Büyüdükçe büyüyor gözlerin

Ben sana mecburum bilemezsin

İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

Bu şehir o eski İstanbul mudur

Karanlıkta bulutlar parçalanıyor

Sokak lambaları birden yanıyor

Kaldırımlarda yağmur kokusu

Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur

İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur

Tutsak ustura ağzında yaşamaktan

Kimi zaman ellerini kırar tutkusu

Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından

Hangi kapıyı çalsa kimi zaman

Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor

Eski zamanlardan bir cuma çalıyor

Durup köşe başında deliksiz dinlesem

Sana kullanılmamış bir gök getirsem

Haftalar ellerimde ufalanıyor

Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem

Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun

Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor

Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden

Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun

Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor

Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin

Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Bu kurtlar sofrasında belki zor

Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Sus deyip adınla başlıyorum

İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin

Hayır başka türlü olmayacak

Ben sana mecburum bilemezsin.

 

Elde Var Hüzün

Söyleşir

Evvelce biz bu tenhalarda

Ziyade gülüşürdük

Pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha Kuşlarının

Ne meseller söylerdi mercan köz nargileler

Zamanlar değişti

Ayrılık girdi araya

Hicrana düştük bugün

Ah nerde gençliğimiz

Sahilde savruluşları başıboş dalgaların

Yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller

Elde var hüzün

O şehrâyin fakat çıkar mı akıldan

Çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması

Sırılsıklam âşık incesaz

Kadehlerin mehtaba kaldırılması

Adeta düğün

Hayat zamanda iz bırakmaz

Bir boşluğa düşersin bir boşluktan

Birikip yeniden sıçramak için

Elde var hüzün

 

Rüzgar Gülü

Önümden çekilirsen İstanbul görünecek

Nerede olduğumu bileceğim

Sisler utanacak eğilecek

Ağzının ucundan öpeceğim

Saçına kalbimi takacağım

Avcunda bir şiir büyüyecek

Nerede olduğumu bileceğim

Bu çıplak geceler yok mu

Bu plak böyle ağlamıyor mu

Camları kırmak işten değil

Delirecek miyim neyim

Kirpiklerimden mısra dökülüyor

Kenya’da simsiyah yalnızım

Yoksul bir şilepte gemiciyim

Malezya’da yük bekliyorum

Önümden çekilirsen İstanbul görünecek

Nerede olduğumu bileceğim

Gözlerini söndürme muhtacım

Ben senin aydınlığına muhtacım

Yepyeni bir ilkbahar harcayıp

Bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp

Rüzgar gülünü arayacağım

Oran’da Pernanbouc’ta Tombuktu’da

Vinçler yine akşamları indirecekler

Yine karanlığa bulaşacağım

Gözlerin rüzgarda savrulacak

İkimiz iki sap buğday olsak

Sen benim olsan, ben senin olsam

Bir gece vakti aklına gelsem

Uykunu tutsam bırakmasam

Seni kucaklasam, kucaklasam

Birbirimizin kalbini dinlesek

Dünyanın kalbini dinlesek

Büyük ateşler yaksalar

İki güvercin uçursalar

Nerede olduğumuzu bilsek

 

Sana Ne Yaptılar

O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi

Bir bıçağın ağzında yürür gibiydin

Demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında

Gözlerinde karanlığı dar hücrelerin

Seni görür görmez özgürlüğümden utandım

Söyle ne içersin, çay mı kahve mi

Çok değişmişsin birden tanıyamadım.

Saçların uzundu, omuzlarına akardı

Gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından

Onlar mı kestiler, sen mi kısalttın

Gülerdin, içimize aylar doğardı

Görünmez dağların arkasından

Eski gülümsemeni beyhude aradım

O sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi

Çok değişmişsin birden tanıyamadım.

Bir çay içer misin, yoksa kahve mi

Kibritim yok, demek cigaraya başladın

Ellerin de titriyor, bir şeyin mi var

Böyle bir kız değildin sen eskiden

Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?

Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken

O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi

Çok değişmişsin birden tanıyamadım.

 

Sisler Bulvarı

elinin arkasında güneş duruyordu

aylardan kasımdı üşüyorduk

ağacın biri bulvarda ölüyordu

şehrin camları kaygısız gülüyordu

her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı’na akşam çökmüştü

omuzlarımıza çoktan çökmüştü

kesik birer kol gibi yalnızdık

dağlarda ateşler yanmıyordu

deniz fenerleri sönmüştü

birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı’nda seni kaybettim

sokak lambaları öksürüyordu

yukarıda bulutlar yürüyordu

terkedilmiş bir çocuk gibiydim

dokunsanız ağlayacaktım

yenikapı’da bir tren vardı

sisler bulvarı’nda öleceğim

sol kasığımdan vuracaklar

bulvar durağında düşeceğim

gözlüklerim kırılacaklar

sen rüyasını göreceksin

çığlık çığlığa uyanacaksın

sabah kapını çalacaklar

elinden tutup getirecekler

beni görünce taş kesileceksin

ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

sisler bulvarı’ndan geçtim sırılsıklamdı

ıslak kaldırımlar parlıyordu

durup dururken gözlerim dalıyordu

bir bardak şarabda kayboluyordum

gece bekçilerine saati soruyordum

evime gitmekten korkuyordum

sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika’ya götürecek

ismi bilmiyorum ne olacak

kazablanka’da bir gün kalacağım

sisler bulvarını hatırlayacağım

kırmızı melek şarkısından bir satır

lodos’tan bir satır yağmur’dan iki

senin kirpiklerinden bir satır

simsiyah bir satır hatırlayacağım

seni hatırlatanın çenesini kıracağım

limanda vapur uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı

ağaçları yatıyordu yoksuldu

bütün yaprakları sararmıştı

bütün bir sonbahar ağlamıştı

ağlayan sanki istanbul’du

öl desen belki ölecektim

içimde biber gibi bir kahır

bütün şiirlerimi yakacaktım

yalnızlık bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa

eğer bu şehirde bu bulvar olmasa

sabah ezanında yağmur yağmasa

şüphesiz bir delilik yapardım

hiç kimse beni anlayamazdı

on beş sene hüküm giyerdim

dördüncü yılında kaçardım

belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarı’ndan geçmediğim gün

sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm

yağmurun altında yalnızım

ağzım elim yüzüm ıslanıyor

tren düdükleri iç içe giriyorlar

aklımı fikrimi çeliyorlar

aksaray’da ışıklar yanıyor

sisler bulvarı ayaklanıyor

artık kalbimi susturamıyorum

 

Ne Kadınlar Sevdim Zaten Yoktular

Ne kadinlar sevdim zaten yoktular

Yagmur giyerlerdi sonbaharla bir.

Azicik oksasam sanki çocuktular,

Biraksam korkudan gözleri sislenir.

Ne kadinlar sevdim zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemistir.

Hayir, sanmayin ki beni unuttular.

Hala arasira mektuplari gelir.

Gerçek degildiler, birer umuttular

Eski bir sarki, belki bir siir

Ne kadinlar sevdim zaten yoktular.

Yalnizliklarimda elimden tuttular

Uzak fisiltilari içimi ürpertir.

Sanki gökyüzünde birer buluttular,

Nereye kayboldular simdi kim bilir.

Ne kadinlar sevdim zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemistir.

 

Adım Sonbahar

nasıl iş bu

her yanına çiçek yağmış

erik ağacının

ışık içinde yüzüyor

neresinden baksan

gözlerin kamaşır

oysa ben akşam olmuşum

yapraklarım dökülüyor

usul usul

adım sonbahar

 

BELÂ ÇİÇEĞİ

alsancak garı’na devrildiler

gece garın saati belâ çiçeği

hiçbir şeyin farkında değildiler

kalleş bir titreme aldı erkeği

elleri yırtılmıştı kelepçeliydiler

çantasını karısı taşıyordu

hiç kimse tanımıyordu kimdiler

gece garın saati belâ çiçeği

üçüncü mevki bir vagona bindiler

anlaşıldı erkeğin gideceği

bir şeyden vazgeçmiş gibiydiler

bir türlü karısına bakamıyordu

ayaküstü birer bafra içtiler

gece garın saati belâ çiçeği

şimdiden bir yalnızlık içindeydiler

karanlık gelmişi geleceği

birdenbire sapsarı kesildiler

vagonlar usul usul kımıldıyordu

 

Cinayet Saati

haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

dört bıçak çekip vurdular dört kişi

yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı

maktulün onbeş yıllık arkadaşı

üçü kamarot öteki aşçıbaşı

dört bıçak çekip vurdular dört kişi

cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben gördüm kulaklarım gördü

vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

hiç biriniz orada yoktunuz

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

on üç damla gözyaşını saydım

allahına kitabına sövüp saydım

şafak nabız gibi atıyordu

sarhoştum kasımpaşa’daydım

hiç biriniz orada yoktunuz

haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi

polis kaatilleri arıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı

üzerime yüklediler bu işi

sarhoştum kasımpaşa’daydım

vapuru onlar vurdu ben vurmadım

cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım

 

Yağmur Kaçağı

elimden tut yoksa düşeceğim

yoksa bir bir yıldızlar düşecek

eğer şairsem beni tanırsan

yağmurdan korktuğumu bilirsen

gözlerim aklına gelirse

elimden tut yoksa düşeceğim

yağmur beni  götürecek yoksa beni

geceleri bir çarpıntı duyarsan

telâş telâş yağmurdan kaçıyorum

sarayburnu’ndan geçiyorum

akşamsa  eylül’se ıslanmışsam

beni görsen belki anlayamazsın

içlenir gizli gizli ağlarsın

eğer ben yalnızsam yanılmışsam

elimden tut yoksa düşeceğim

yağmur beni götürecek yoksa beni..

 

Ayrılık Sevdaya Dahil

açılmış sarmaşık gülleri

kokularıyla baygın

en görkemli saatinde yıldız alacasının

gizli bir yılan gibi yuvalanmış

içimde keder

uzak bir telefonda ağlayan

yağmurlu genç kadın

rüzgâr

uzak karanlıklara sürmüş yıldızları

mor kıvılcımlar geçiyor

dağınık yalnızlığımdan

onu çok arıyorum onu çok arıyorum

heryerinde vücudumun

ağır yanık sızıları

bir yerlere yıldırım düşüyorum

ayrılığımızı hissettiğim an

demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış

karabiber ağaçları

gümüş tozu

gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar

yaseminler unutulmuş

tedirgin gülümser

çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var

çünkü ayrılık da sevdâya dahil

çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

hiç bir anı tek başına yaşayamazlar

her an ötekisiyle birlikte

herşey onunla ilgili

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar

gittikçe genişleyen

yakılmış ot kokusu

yıldızlar inanılmayacak bir irilikte

yansımalar tutmuş bütün sâhili

çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var

öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil

çünkü ayrılık da sevdâya dahil

çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

yalnızlık

hızla alçalan bulutlar

karanlık bir ağırlık

hava ağır toprak ağır yaprak ağır

su tozları yağıyor üstümüze

özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır

eflatuna çalar puslu lacivert

bir sis kuşattı ormanı

karanlık çöktü denize

yalnızlık

çakmak taşı gibi sert

elmas gibi keskin

ne yanına dönsen bir yerin kesilir

fena kan kaybedersin

kapını bir çalan olmadı mı hele

elini bir tutan

bilekleri bembeyaz kuğu boynu

parmakları uzun ve ince

sımsıcak bakışları suç ortağı

kaçamak gülüşleri gizlice

yalnızların en büyük sorunu

tek başına özgürlük ne işe yarayacak

bir türlü çözemedikleri bu

ölü bir gezegenin

soğuk tenhalığına

benzemesin diye

özgürlük mutlaka paylaşılacak

suç ortağı bir sevgiliyle

sanmıştık ki ikimiz

yeryüzünde ancak

birbirimiz için varız

ikimiz sanmıştık ki

tek kişilik bir yalnızlığa bile

rahatça sığarız

hiç yanılmamışız

her an düşüp düşüp

kristal bir bardak gibi

tuz parça kırılsak da

hâlâ içimizde o yanardağ ağzı

hâlâ kıpkızıl gülümseyen

-sanki ateşten bir tebessüm-

zehir zemberek aşkımız..

 

Üçüncü Şahsın Şiiri

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım
Ne vakit Maçka’dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım

 

Jilet Yiyen Kız

 

o kızı nerede nasıl görsem
aklımı başımdan alır ağzı
saçları şıra köpüğü desem
kaşları bıçak izi kırmızı

yakut pulları mı? bu ne görkem
kanlı gözbebeklerindeki yazı
beni nasıl büyüledi bilmem
kirpikleri örümcek kırmızı

kızıl demirden bir ünlem
salınması yangın yalnızı
korkmasam öpmeye eğilsem
dişleri elektrik kırmızı

çarpılmışım başım sersem
sevdim jilet yiyen kızı
göğsündeki kumrulara değsem
gagaları zehirli kırmızı

gece gündüz tek düşüncem
kasıklarımdaki ince sızı
artık kimseyle sevişemem
anladım sevişmek kırmızı

jilet yiyen kız merih’li gecem
birlikte bulacağız belâmızı
sonumuz kuşkusuz cehennem
kırmızı kırmızı kırmızı

 

Ah!

 

Yüzünün yarısı göz kadife yansımalı
Bulutlu siyah ah bulutları eflatun
O boy aynasından çıktı fransız malı
Vişne asiti vardı tadında rujunun
Ah sinema yıldızı falan olmalı
Ağızlığı kristal son derece uzun
Bir kibrit çakıldımı ah yağmurluklu kız
Alevinden anlamlı dumanlar üfürüyor
Ah çocuk yüzünde gül goncası ağız
Saçlarından incecik süt tozu dökülüyor
Sağanak gibi derin, ağaçlar gibi yalnız
Karartma başlamış ışıklar örtülüyor
Ellerinde ruh gibi ah portakal kokusu
Kırkmaları mor salkım, göz kapakları saydam
Çok vapurun battığı bir liman orospusu
Bir hırsla öptüm ki ah ölürüm unutamam
Ay ışığında deniz akardiyon solosu
Pırıl pırıl yaşadım üç dakika tastamam
Tavana asılmış sosyalist saçlarından
Ah sabah sabah omuzları kan içinde
İşkence sonrası genç bir kadın militan
Yığınlar uğulduyor hummalı gençliğinde
Adı bile çıkmamış dudaklarından
Doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde

 

 

Belki Gelmem Gelemem

Sen istinyede bekle ben burdayım
İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım
Çünkü ben buradayım karanlıktayım
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor
Şarabım bütün ekşi suyum soğuk
Yanımda olmadın mı seni daha bir çok seviyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git

Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin
Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç
Karanlık adamlar hüvviyetini sordu mu
Ben senin olmadığını arıyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor sana ait ne varsa
Hiçbiri benim değil
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Share.

About Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn