2 Temmuz 1993 – Sivas hâlâ yanıyor..

0

“Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar. Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm; içimde cesetler ve daha ölmemişler var.”

19 yıl önce bugün 2 Temmuz 1993 tarihinde  Sivas’ta  Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenen organizasyonda aralarında aydın, yazar, sanatçı, şair, yönetmen olan bir çok değerli insanın bulunduğu Madımak oteli, geniş bir yobaz kitle tarafından Tekbir, Allh-u Ekber sesleri arasında ateşe verilmiş, tüm aydınlarımız göre göre alevler içinde bırakılarak katledilmiştir. Sivas Katliamında ölen aydınlarımızı saygıyla anıyoruz.

Ölüm bir şey değildir, ölüm hiç bir şey değil.. Asıl korkunç olan, insanların işlediği cinayetler, yaktıkları canlar, yaptığı haksızlıklardır. Onlar dürüst gibi görünse de, içlerindeki azap ölümden beterdir. Her gece o azabı susturmaya çalışarak uyurlar, acı ve alevlerin içinde. Asla huzura muvaffak olamayacak katiller. Deniz Gezmiş’in söylediği gibi, ‘onlar şerefiyle bir defa öldüler, sizler şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz.’

Unutmadık seni 93’de Sivas, sizleri unutmadık..

 

Sivas KatliamıMadımak Katliamı ya da Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin radikal İslamcılar tarafından yakılması ve 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan olaylardır. Ayrıca dışarda toplanan göstericilerden de iki kişi hayatını kaybetmiştir.

Olay

Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında, aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak bu kente geldi. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.

Binlerce kişiden oluşan karşıt grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci , Nesimi Çimen ,Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan karşıt görüşlü kalabalığa doğru itildi. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.

Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 gösterici yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.

Yargılama

Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü hakkında “laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.

Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler.Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.

28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000’de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.

Sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında olan Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan, bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti. Geniş avukat listesinde çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olması eleştiri konusu oldu. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi’ne katıldılar ve içlerinden üst yönetim görevlerine yükselenler oldu.

Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33’e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır. Dava, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürülmüştür.

Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasında, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasının verildiği ilk davadır.

Hayatını kaybedenler

Şenlik Katılımcıları

  • Muhlis Akarsu – 45 yaşında, sanatçı
  • Muhibe Akarsu – 35 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi
  • Gülender Akça – 25 yaşında
  • Metin Altıok – 52 yaşında, şair, yazar, felsefeci
  • Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı
  • Sehergül Ateş – 30 yaşında
  • Behçet Sefa Aysan – 44 yaşında, şair
  • Erdal Ayrancı – 35 yaşında
  • Asım Bezirci – 66 yaşında araştırmacı, yazar
  • Belkıs Çakır – 18 yaşında
  • Serpil Canik – 19 yaşında
  • Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör
  • Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
  • Carina Cuanna Thuijs – 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
  • Serkan Doğan – 19 yaşında
  • Hasret Gültekin – 23 yaşında şair, sanatçı
  • Murat Gündüz – 22 yaşında
  • Gülsüm Karababa -22 yaşında
  • Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair
  • Emin Buğdaycı -18 yaşında şair.
  • Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist
  • Koray Kaya – 12 yaşında
  • Menekşe Kaya – 15 yaşında
  • Handan Metin – 20 yaşında
  • Sait Metin – 23 yaşında
  • Huriye Özkan – 22 yaşında
  • Yeşim Özkan – 20 yaşında
  • Ahmet Özyurt – 21 yaşında
  • Nurcan Şahin – 18 yaşında
  • Özlem Şahin – 17 yaşında
  • Asuman Sivri – 16 yaşında
  • Yasemin Sivri – 19 yaşında
  • Edibe Sulari – 40 yaşında, sanatçı
  • İnci Türk – 22 yaşında

Otel çalışanları

  • Ahmet Öztürk – 21 yaşında
  • Kenan Yılmaz – 21 yaşında

Göstericiler

  • Ahmet Alan
  • Hakan Türkgil

Popüler kültüre etkileri

Şiirler, şarkılar ve türküler

  • Fethi Aslan, “Sivas`da Temmuz Ateşi”
  • Edip Akbayram, Türküler Yanmaz, Yanmam mı Gerek
  • Cengiz Özdemir, Madımak
  • Ozan Emekçi, Sivas Ağıdı
  • Sunay Akın, Kova Kaleci
  • Grup Yorum, Sivas (Gün Tutuşur)
  • Mahzuni Şerif, Sivas Dramı
  • Demirhan Baylan, Bildiğin Şeyler (Yangın)
  • Soner Canözer, Güneşin Ozanları
  • Radical Noise, Çığlık
  • Akın Eldes, Madımak
  • Moğollar, Issızlığın Ortasında
  • Antisilence, Died On 2nd Of July
  • Aşık Gülabi, Sivas Madımakta Canlar
  • Metin – Kemal Kahraman, Renklerde Yaşamak
  • Ferhat Tunç, Kızılırmak Boylarında Bir Şehir
  • Serhad Raşa, Ey Felek
  • Grup Kızılırmak, Sivas
  • Şahverdi, Madımak Oteli
  • Fazıl Say, “Metin Altıok Ağıtı”
  • Selda Bağcan, “Canımı Yakanlar Baktı Dumana”
  • Aziz Nesin, “Sivas Acısı”
  • Çetin Gencero, “Madımak”
  • Yusuf Kemal Metin, “Sivas Yanığı Otuzyedi Temmuz Aydın”
  • Mazlum Çimen, “Gittin Gideli”
  • İhsan Güvercin, “Kızılırmak Boylarında Bir Şehir”
  • Catacombed, “SVS”
  • Sezen Aksu, “Dua”
  • Almora, “Güneşin Ozanları”

Edebiyat

  • Zeki Büyüktanır, Madımak Çığlığı, Can Yayınları (Ali Adil Atalay), İstanbul, Ekim 2006, ISBN 9789756358788
  • Hikmet Çetinkaya, Zambak Sana da Bulaştı Kan, Çağdaş Yayınları, İstanbul, Şubat 1997
  • Soner Doğan, Sivas: 2 Temmuz 1993, Ekim Yayınları, İstanbul, Mart 2007, ISBN 9789750109119
  • Aziz Nesin, Sivas Acısı, Adam Yayınları, İstanbul, Temmuz 1995, ISBN 9754183244
  • Öner Yağcı, Sivas’ı Unutmak, İleri Yayınları, İstanbul, Mayıs 2006, ISBN 9789756288108
  • Lütfi Kaleli, Sivas Katliamı ve Şeriat, Alev Yayınları, İstanbul, Ağustos 1995, ISBN 9753350120
  • Ali Yıldırım, Ateşte Semaha Durmak, Yurt Yayınları, Ankara, 1993
  • Attila Aşut, Sivas Kitabı Bir Topluöldürümün Öyküsü, Edebiyatçılar Derneği, Ankara, Eylül 1994, ISBN 9757872024
  • Yiğit Bener, Öteki Kâbuslar (“Alaz” öyküsü), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Ağustos 2009, ISBN 9789750816499
  • Hidayet KARAKUŞ, ” Şeytan Minareleri” , cumhuriyet kitapları, Temmuz 2009,ISBN 9786054183432
  • Burhan Günel, ” Ateş ve Kuğu ” , cumhuriyet kitapları, Haziran 2009,ISBN 9786054183371
  • Orhan Tüleylioğlu, “Merdivende Üç Şair”, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, Temmuz 2012, ISBN 9786055340469

Tiyatro oyunları

Genco Erkal’ın yazıp yönettiği Sivas ’93 adlı belgesel tiyatro oyunu, 11 Ocak 2008’de yoğun güvenlik altında Muammer Karaca Tiyarosu’nda sahnelendi. Belgelerden yararlanarak yazılan oyunun anlatıcıları arasında Genco Erkal’la beraber Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan ve Şirvan Akan yer aldı. Oyunun müziğini Fazıl Saybesteledi.

Madımak Oteli’nin kamulaştırılması

17 Haziran 2010 tarihinde Madımak Oteli’nin kamulaştırılması sürecinin başladığı Sivas Valisi Ali Kolat tarafından duyuruldu. Otelin kamulaştırılması bedeli konusunda otel sahipleri ile Sivas İl Özel İdare Sekreterliği’nin kamulaştırma bedeli üzerinde uzlaşmaya varılamaması nedeniyle son kararı Sivas Asliye Hukuk Mahkemesi’nden çıkacak karar belirledi.  Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 23 Kasim 2010’da aldığı kararla Madımak Oteli’nın bilirkişi raporu doğrultusunda 5 milyon 601 bin lira bedel ile kamulaştırılmasına karar verildi.

Binanın lobi kısmında yer alan ölen 37 kişinin adları alfabetik olarak sıralanırken, oteli ateşe veren güruhun içerisindeyken ölen 2 kişinin adları da yer aldı. Otel görevlileri Ahmet Öztürk ve Kenan Yılmaz’ın isimleri de panoda yer aldı. Sivas Valisi Ali Kolat “Olaya insan merkezli baktık hiç bir ayrım yapmadık” açıklamasında bulundu.

 

1.
İçimde kaybolmuş bir çocuk korkusu,
Bakıyorum pencereden dışarı;
Uzakta kuru dağlar ve meşe korusu.

2.
Baktım bavulumda filizlenmiş bir soğan;
Nasıl girmişse girmiş,
Boyvermiş çamaşırlarımın arasından.

3.
Acıyı oralarda çok eskiden tanıdım.
Varıp da neyleyim sılayı gayri;
Hem çoktan unutulmuştur adım.

4.
Gördüm yaşarken vadesiz ölümümü.
Ördüm de ilmek ilmek
Sırtıma giyemedim ömrümü.

5.
Kimi zaman büründüm derisine yılanın.
Tüylendim kimi zaman üveyiklerle;
Yine de kimseye yaranamadım.

6.
Baktım annem yoktu yanımda;
Sırtımda bahriyeli giysimle,
Ben bir kez kayboldum çocukluğumda.

7.
Şu benim kervan geçer,
Kuş uçmaz yanlızlığımdan
Söyleyin kendine kim esvap biçer.

8.
Ben bugünü kırdım iki taş arasında.
İstedim ki kalmasın
Acının çekirdeği yarına.

9.
Gün olur bütün sözcükler pörsür;
Gölgem ayaklanıp serer gövdemi,
Yüreğim ufalanıp dökülür.

10.
Köpekler döneniyor çevremde
Ve sığınağım benim
Dört yanı açık kameriye.

11.
Nereye baksam gördüğüm sığlık.
Bungunum ve suskun,
Boğazımda yıllanmış bir çığlık.

12.
Bir ağaç kovuğudur yüreğim benim;
Ekmek parçaları koydukları
Önümden gelip geçenlerin.

13.
Ben artık mümkünü yok ölürüm;
Tabutum bile olmaz taşınacak,
Bir çil horozun sesine gömülürüm.

14.
Sağır kulağa sözüm yok, köre ne göstereyim
Duymazlıktan, görmezlikten gelenler;
Bir de size sormalı, ya ben nereye gideyim?

15.
Kendimi bildiğim günden beri
Bir gizli canavarım var benim,
Kimsenin bilmediği.

16.
Yani benim gözlerimin bunca yıl gördükleri,
Bir gün benimle birlikte
Yok olup gidecekler öyle mi?

17.
Ben ki zamanın akışında
Bahar oldum, güz oldum.
Gittim geldim kışla yaz arasında

18.
Buğusu tüten şu park kanepesi;
Sanki babamın yıkanmış,
Upuzun yatan ıslak ölü gövdesi.

19.
Yarasalar ayaklarımın altına serildi,
Omuzuna tünedi baykuşlar;
Bana yalnızlığın müthiş saltanatı verildi.

20.
Biliyorum bu iğdiş edilmiş zamandan
Bir buruk gülümseme kalacak;
Uykuda bile dudağımı çarpıtan.

21.
Siz beni hep umursamaz yüzümle gördünüz;
Ama benim geldiğimi gelseniz,
Şuracıkta düşüp ölürdünüz.

22.
Ay dokundu omzuma irkildim.
Göğün puslu balkonunda
Birdenbire insanları özledim.

23.
Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar.
Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;
İçimde cesetler ve daha ölmemişler var.

24.
Peki soruyorum, şimdi ne olacak?
Benim bu elim eninde sonunda
Bir ölümü imzalayacak.

25.
Kullanılmış eski bir ölüm için,
Dolaştım mezat salonlarını;
Mutlulukla doldu içim.

26.
Akarsulara özenen bir adamım ben,
Taştan taşa vuran kendini;
Durmayı bir türlü beceremeyen.

27.
Benim adım yıllardır çok tarazlanmıştır.
İncelik ve güzellik adına,
Ben kendime hep haksızlık yapmışımdır.

28.
Susuyorum, sustukça yüreğim küfleniyor.
Konuşsam faydası yok;
Sözlerim dağılıp harfleniyor.

29.
Ben hep sözcüklerle baktım dünyaya,
Yaralandım sözcüklerle.
Alıştım sözcüklerin devriyesi olmaya.

Metin ALTIOK / Ben Üzre

 

Sivas Katliamı Belgeseli

Kova Kaleci

Yedi kova su yeterliydi
sıvas’taki ateşi söndürmek için
oysa her biri
devlet dairesindeki kovaların
üstüne yazılı
altı harfli bir sözcüktü yangın

Yedinci kova
taşar engellenemez biçimde
çünkü emekçilerin
alın teriyle doludur
işte bu yüzden
sinek ölüleri yüzemez üstünde

Futbol takımında mahallenin
kova kaleciydi lakabım
ilk kez sevinecektim buna
ama yalnızca
avuçlarıma alabildiğim suyu
bir kova gibi sıvas’a taşıyamadım

G harfi boştur yangın kovalarının
ki ortaya çıkar
dolu olanları okununca
madımak oteli’nin merdivenlerinde
kurtulmayı bekleyenler için
verilen karar: Yan ın

Ve başında anladım ki bir kuyunun
ipin ucunda
derinlerdeki suya uzanan
birer kova gibidirler
yangınları söndürmek isteyen
darağacına asılı devrimciler

Sunay Akın

 

Beyaz Bir Gemidir Ölüm

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
olurum

kötü geçen bir güzü
ve umutsuz bir aşkı anlatan

rüzgarla savrulan
kağıt parçalarına
yazılmış

dağıtılmamış
bildiriler gibi

uzun bir yolculuğa hazırlanan
yalnız bir yolculuğa.

çünkü beyaz bir gemidir ölüm

siyah denizlerin hep
çağırdığı

batık bir gemi

sönmüş yıldızlar gibidir

yitik adreslere benzer
ölüm

yanık otlar gibi

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm..

Behçet Aysan

 

Ölümden Konuşacaktık

Evet sırasıdır, ölümden konuşacaktık,
İntiharın ebruli ipliğiyle
Bir düğün gecesinde senin
Yakası işlemeli giysinden.
Kapı kapı dolaşıp, etamin ve goblen
Örtüler satan bohçacı ölümden.
Boynuna taktığın eğri taneli
İki sıra inciden konuşacaktık,
Seni ürküten tren sesinden
Ayı gölgeleyen tekinsiz gecede
Karşımıza apansız çıkıveren
O ihtiyar dilenciden.

Gel ölümden söz etmeden önce
Bir şeyler içelim seninle.
Buğulu bir bardağın içinde,
Buzlu ve limonlu votkayla birlikte
Konuşalım ölümden,
Bir samanyolu olsun masamızın üstünde.
Hadi gel konuşalım,
Sulanmış bir taşlığın serinliğinde.
Akşam sefaları içinde,
Bir masa, birkaç sandalye
Ve ikimiz ölümden konuşalım,
Senin ağzında gül, benimkinde menekşe.

Yarına var mısın söyle?
Doğacak çocuğa, çığlığa, ishak kuşuna,
Rüzgarın savurduğu tohuma,
Kavağın pamuğuna var mısın,
Bir ağacın kavına,
Deri değiştirmesine yılanın,
Kozadan çıkan kelebeğe,
Hatmiye, atkestanesine?
Hadi gel öyleyse ölümden konuşalım.
Belki de tümüyle aykırıdır gerçeğe,
Ama ne olursa olsun biz yine
Ölümden konuşalım seninle

Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
Bir aşk ansızın biterse,
Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
Zamanıdır konuşmanın ölümden.
Bir çiçek olağanüstü güzellikte
Açıvermişse bir sabah,
Bir topal aksamadan yürümüşse,
Hadi gel ölümden konuşalım;
Yüzünü al basmış hasetçiden
Ve onun elindeki kuru değnek bile
Filizlenir sevgimizden.

Metin Altıok

 

Katliamda Hayatını Kaybedenler

Asim Bezîrci:

1928’de demiryolu işçisi hamdi bey’le ev kadını refika hanım’ın tek çocuğu olarak dünyaya gelir asım bezirci. üniversite yıllannda sosyalizmle tanışır. türkiye sosyalist partisine girer. refika hanım hep bir denge isterdi. sanki hassas bir terazi gibiydi. asım bezirci’ye “başkaldırı insanı” demek doğru bir tanımlama dedim. şiddetle karşıydı. kanımca, bunda sosyalizme yürekten inanmasının da etkisi var. asım bezirci, 67 yıllık yaşamına, bir insan ömrüne eşit uzunlukta 70 kitap sığdırdı. sonuç ne kadar acı olursa olsun, yüreklerimizi ne kadar acıya keserse kessin, ölümü asım bezirci’ye yakışır biçimdeydi. kalesini terk etmeyen komutanlara benziyordu. gençliğe inanıyordu. tercihi onlardan yanaydı. ağız dolusu gülüşü, çoşkusu, kuralcılığı, kütüphane raflannda bile eleştiriyi sürdüreceğinden hiç kuşkunuz olmasın.

Metin Altıok:

Metin Altıok bir sabah, 13 haziran 1993 günü, on kitabını birden yere yayarak, eşi Nebahat Çetin’e imzalamaya koyuluyor. “sende benim setim yok bulunsun” diyerek sivas’ta katıldıgı üçüncü şenlik oluyor. nebahat çetin, “sen sivas’lısın, metin’i sağlam verdim, sağlam istiyorum” diyor uğur kaynar’a… ikisi de dönemiyor sivas’tan..

üstünde kafa patlattığı konu, ölüm; kendi ölümü; karısının ölümü; “önce sen mi öleceksin, ben mi öleceğim?” bu tartışma saatler boyu sürüyor! “ben ölürsem sen bana sahip çıkarsın” diyor karısına, “sen ölürsen ben sızarım!”

sivas’tan sağ dönmüş olsaydı, intihar etmese bile, metin’i alkol komalanndan kurtarabilir miydik acaba? “ben niye yaşıyorum, ben niye ölmedim” bu sorulan hep soracaktı kendine, duyduğu derin acıyı bana da yaşatacaktı… sivas’tan sağ çıkması, bir başka biçimde ölümü olurdu.

sevgili kızım zeynep; diyerek, yaşamındaki yerini önemle vurguladığı kızı zeynep altıok, bugün şunları söylüyor babası için: babam, ben sekiz yaşındayken hatıra defterime birşeyler yazmasını istediğimde oraya bir dize yazmıştı: “gülüşün bîr kuş olacak hep omuzumda”. onu 2 temmuz 1993’te bir ortaçağ karanlığında kaybettim, kaybettik. ardından birşeyler söylemek benim için çok zor. 0 sadece bir baba değil, şair bir babaydı çünkü. 0, “Metin Altıok’tu

Dr. Behçet Aysan :

Behçet Aysan’ın “beyaz bir gemidir ölüm” adlı şiirini okuyorum.

“çünkü beyaz bir gemidir

ölüm

siyah denizlerin hep çağırdığı

batık bir gemi

sönmüş yıldızlar gibidir

yitık adreslere benzer

ölüm

yanık otlar gibi.

sen bu şiiri okurken, ben belki başka bir şehirde ölürüm.”

kır yaşamı gösterdi ki, direnen şairler soyundandı behçet aysan. arkadaşlığın, kardeşliğin insanı behçet aysan’ın ölümü, direnen şairlerin ölümüne benziyor. onun vaptsarov, joset, petöfi için duyduğu derin acı ve kederi, bizim kendisi için duymamız, mümkün mü?

behçet aysan, yaşamı boyunca katıldığı demokrasi mücadelesinin güçlüklerini bilinçle göğüsleyen bir şairdi. örgüt bilincinin sağlam bir ömeğiydi. yaşamının son döneminde nükleer savaşın önlenmesi için hekimler demeği’nde (nüshed) yönetim kurulu üyeliği yaptı, ankara tabip odası ilc genel sağlık – iş sendikası üyesidir. edebiyatçılar demegi’nin kuruluşuna da katılarak genel yönetim kurulu’nda yer aldı.

Uğur Kaynar:

“öldüğünde / doğduğum yere gidiyorum / yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği / işte böylesine yeniyorum.”

Uğur Kaynar’dan geriye, askılı deri çantasının kalacağını; çantadan, üzerinde yukandaki dizelerin çiziktirildiği beyaz bir peçetenin çıkacağını; hayatıyla şiiri arasındaki trajik ilişkinin uğur kaynar’ın ölümünü anlamlandıracağını bilmiyoruz henüz.

“uğur, hep tek başınaydı. bilınçli olarak yanlız kalmayı isteyen, yanlız olmayı seçen bir insandı. hep yanlızdı. ve o yanlızlığını bir oya gibi işledi şiirlerine”

uğur çok hüzünlü bir adamdı. şiirlerinin teması sevmektir, sevdadır… sevmeyen insanlara, sevmeyi bilmeyen, daha doğrusu öğrenemeyen insanlara yönelik, çok ciddi eleştirileri vardır. her kitabı, yüklü bir hüzün anlatımıdır.

zorlu ve kavgalı yıllar. ülke, politik bir kaosu yaşıyor, uğur kaynar’ı da fazlasıyla etkileyen ve belirleyen politik mücadeleler dönemi. sürekli içeri alınıp bırakılmalar. 12 eylül döneminde, iki yıla yakın mamak’ta yatan uğur kaynar, şiir yazmanın, uğur için bir yaşama biçimine dönüşmesi de o yıllara rastlıyor. “ilk kitabının naif, çocuksu hauasından gizemya ile sıyrılmıştır uğur… okuyan, rahatlıkla fark eder. daha kentli duyarhğa dönüşmüştür şiiri. alabildiğine bir hüzün vardır gene de, hep bir hüznü yazardı ve bu hüznü şiirlerine yoğun olarak yansıtırdı.”

edebiyat çevresine rağmen çok yanlız bir adamdı… duygulu ve yaralı bir insandı. çoçuk yaşta annesinin ölümü, ailenin dağılması ve benzeri olgular, uğur’u fazlasıyla etlkilemişti. uğur’da diyor serap kaynar; “hayatı boyunca hep çekti kendini insanlardan, kendi kabuğunun içine girmeyi tercih etti… kendini zorlayan bir insandı uğur. uyum sağlamıyordu ve bunu is-temiyordu da. her zaman kaygılı ve sıkıntılıydı. hiçbir ortamda varlığını bütünüyle ifade edemiyordu… sivas’taki ölümü de bir tekbaşınalıktık!”

ölümünden sonra, serap kaynar’a bir torba içinde teslim ediliyor uğur’un kalan eşyaları. yanından hiç ayırmadığı, adeta kişiliği ile özdeşleşen askılı deri çantası ise bulunamıyor. katliamdan birkaç gün sonra çanta, mucizevi bir biçimde bulunarak serap kaynar’a ulaştınlıyor; sapasağlam, ne bir yanık, ne bır koku. peçeteler çıkıyor ortaya. “dizelerini ilk olarak pe-çetelere yazardı, “öldüğümde / doğduğun yere gidiyorum / yıllarca süren bir hasret ue bilinmezliği / işte böylesine yeniyorum”.

“madımak’tan sağ çıkamayacağını biliyordu uğur… otelin merdivenlerinde behçet ve metin ağabey ile birlikte çekilen fotoğraflarından anlıyorum bunu”

Uğur Kaynar’ın ölümü bile, sancılı hayatına karşı elde ettiği bir yengi değil mi?

Erdal Ayranci:

arkadaşlannın cesur, atak ve bonkör olarak tanıdıkları erdal ayrancı.70’li yıllara gidiyoruz: erdal 1978 odtü girişli. eylül’de başlayan olağanüstü bir dönem, pek çok insan gibi erdal’ın da payına mahpusluk düşüyor. erdal ayrancı, 1980-1993 yılları arasında iki yıl iki gün mamak, ankara kapalı, niğde, bor-niğde cezaevleri’nde yatıyor. çalışma odasında gördüğümüz maket ‘gemiyi mamak’ta kapılardan çıkardığı tahtalardan yapmış. gemiye eşinin adını koymuş: “hatçe”. mahpusluk günlerindeki ilk şiiri 2.7.1981 tarihinde mamak’ta son şiirini 20.03.1983’te topçam’da yazmış. erdal ayrancının 29.05.1982 tarihinde nigde cezaevi’nde yazdığı şiirde hatice’yi, zeynep’i ve sivas’taki akrepleri bulmak mümkün. şiiri okuyoruz: “eğer bir gün / bir beyaz güvercin / gelecekse ağzında bir mektupla / ve silecekse gözlerimdeki hüznü / îsterim / durmasın kanat çırpsın bana doğru / birgün eğer bir tahliye kağıdı / beni sana kavuşturacaksa / gayri gelsin düşlenen günler / ocakta kaynayan tencere / beşikte bebek / tomurcuk tomurcuk / filiz filiz hayat / düşünsene ne güzel olurdu / düşmansız yaşamak / haydi boşver bunlara / şimdi bunlar tatlı hayal / eğer birgün sevgilim / son verecekse hayatıma / bir ses / isterim durmasın patlasın / anlam bulacaksa kulaklarımda / yalnız… / düşerse kanımın bir damlası yere / bilsinler ki / orada kırmızı yediveren gülleri açacak / ve bülbüller ağıt yakacak ölüme / korksunlar korksunlar artık / korksunlar alev çemberindeki akrep gibi / çünkü ölümleri / gül dikenlerinden olacak.

Erdal’ın kekeme zürafa benim.” yazının son paragrafını sunuyoruz.

“işte şimdi mezarımın başındayım ve ağlıyorum ölüme. ölüm, benim ölümsün. açlığım, çaresizliğim ve beceriksizliğim ölümü bile beceremedim, belki de becerdim…belki de anladım ölemeyeceğim, ölü güzel olur mu?.. benim ölüm çok güzeldi, bembeyazdı giysilerim, kanım çekilmişti de yüzüm de bembeyazdı, ben duymadım ama imam çok şeyler söylemiş hakkımda, çünkü ben ölüyüm duymam ki; demiş ki şöyle ya da böyle. neyse iyi adamdı günahları affolsun falan gibi, sağolsun hiç tanımazdık sağlığımızda birbirimizi, onun için çok da fazla iyi şeyler diyemeyeceğim hakkında, hatta bir keresinde küfür bile etmiştim gıyabında. tam ben uyurken sabaha karşı ezan okuyası tutmuştu da küfür etmiştim. sen hiç kendi ölümüne üzüldüm mü? ya da agladım mı? ben en son babam öldüğünde ağlamıştım ve son gördüğüm ölü oydu, kendi ölümü göremeden önce, sen hiç güzel ölü gördüm mü? ben gördüm yemîn ediyorum çok güzeldi ölüm, inanmazsan sor. bir beta balığıyla japon balığı vardı. zürafanın yanında ve sadece benim ölümü seyretmeye gelmişlerdi, inanmazsan sor, ne güzeldi ölüm bembeyazdı, bembeyazdı giysilerim. kanım çekilmişti de yüzüm de bembeyazdı. istersen sor. zürafa kekeme yalnız, bence balıklara sor, tabi eğer uzak doğu dilini biliyorsan.”

Erdal Ayrancı’nın odasında kendisinden geriye kalan eşyalan inceliyoruz: partolonunun cebinden çıkan beş yüz bin lirayı elimize alıyoruz; atatürk’ün yüzüne kan bulaşmış.

Erdal Ayrancı’yı hastanenin morgunda görenler, “bembeyaz bir ölüydü”, diyecekler.

biricik kızları Zeynep matematik dersinde kümeler konusu işlenirken, ailesinin kümesini çizecek: önce kendisini, sonra annesini ve en son olarak da babası erdal ayrancı’yı yerleştirecek kümenin içine.

Asaf Koçak:

Asaf Koçak, “bizim toplumumuzda bireylerin kendilerini sorgulamaları ve dönüştürebilmeleri kaygıları oldukça az. sorgulamak yeterli değil mesele dönüştürebilmekte. en önemli olanın aynanın karşısına geçtiğimizde kendimize ateş edebilmeyi becermemiz olduğuna inanıyorum diyor. “asaf duvara asılan ve koleksiyonlara girenlerde yeni arayışlardan yanayım. bir defa korkusuz olacaksınız ve tanımlara var olanlara fazla bel bağlamayacaksınız. tanımlar geçici değil mi? sanatta yeni arayışlar içerisinde olmak gerek diyor.

uzun yıllar süren karikatür serüveninden sonra bir değişim ve yenilenme dönemi başlıyor sanatında. belki de asıl yapmak istediklerini bundan sonra gerçekleştirecek.

asaf koçak bir karikatüristti, fakat öncelikle bir insandı. bir yandan ödenmeyen ev kirası “kapanan telefonu “ki müzmin durumları bunhr asaf’ın” öte yandan duygusal olarak yaşadığı derin yıkım, gerede yeşil pantalonu mor çoraba rengarenk gömlekleriyle yaşamını ti’ye alabilen bir asaf koçak yaşıyor.

“hiç bir zaman mutlu ve huzurlu olamadı. hep huzursuz, kaygılı ue sıkıntılıydı. acılar içinde kıvranan bir insandı, fakat bunu çevresine göstermezdi. bir çok kişi Asaf’ı yaşama sıkısıkıya bağlı bir insan olarak anımsıyor, fakat o asıl başkalarını yaşama bağlardı.”

Sivas’a giderken ev kirasını ödemiş olması Asaf Koçağın yaşadığı en büyük ve son oluyor.

Nesimi Çimen:

“beni fraksiyonlara bölünmüş sol sevmedi btr türlü. öyle kendimi beğendirme şirin gösterme derdim de yok… alevi dernekleri de… sol sevmedi, çünkü ben hiç bir fraksiyona girmedim. sanatçımn fraksiyonu olur mu? ben halkın ozanıyım, ezllen biriyim ve elbette ezilenlerden yanayım, ama şu “sol’un” ueya bu “sol’un” sazını çalamam. alevilik de öyle. bizim kültürümüzün zenginliğı oradan geliyor, ama ben alevicilik de yapamam. çağı geçti bunların. hem sı-nıflar’dan, emekçiden söz ediyoruz hem de alevicilik yapıyoruz. bana bu da ters geliyor. ama şu var: türkiye’de ilk şah ismail gecesini ben düzenledim. güçlü bir halk ozanı oldugu için, bir kültür eri olduğu için düzenledim.”

ankara’daki şah ismail gecesini can yücel ve yaşar kemal’in katkılarıyla düzenledim. alevi kitlesine yaslanarak yapmadım bunu, kültür olayı olduğu için yaptım o’nun içindir ki alevi demeklerinin toplantılanna pek çağırmazlar beni, pir sultan’a da bu yıl çağırdılar, yol param da yoktu ama, 500 bin lira bir yerden bulup geldik. yokluk, yoksulluk içinde bile olsam türkiye’de yaşamayı seviyorum.

“gel ey nesimi sen, senden sor seni,

sakın ha hor görme asla bir canı,

insanları sev sen, eyle secdeni

mukaddes bir varlık hakkın kendisi”

Muhlis Akarsu-Muhibe Leyla Akarsu:

Muhlis Akarsu, 1948 yılında sivas’ın kangal ilçesinin minarekaya köyünde doğdu. hacı bektaşı veli, yunus emre, karacaoğlan, aşık veysel doğrularından yola çıkarak, kendine insan sevgisini şiar edindi, 1972 yılında kendisinin de çok saygı duyduğu seyyit halil çiftlik’in kızı muhibe leyla çiftlik’le ev-lendi. “muhibe leyla akarsu’nun bu evliliklerinden pınar, çınar ve oamla adlannda üç kızlan oldu.

Mahsuni Şerif’in muhlis akarsu için söylediklerini anımsıyoruz. “genellikle kış günlerinde yapılan bektaşi cem ve cemaatlerinde, “yörenin seyitlerine ve ozan-lannın etkisinde kaldı.önceleri klasik bektaşi kalıplan içinde ismini duyuran sesini-sazını dinleten ünlü ar-kadaşım yetmişli hatta altmışlı türkiye’de başlayan devrimci kıpırdanışlara yabancı kalmadı. zamanla dev ozanlar thsani, ali izzet, nesimi, çırakman gibi isimlerle sahnelerde görüldü.

son derece yanık ve tok sesiyle bir zamanlar plak ve kasetlerde rekor düzeylerde eserler sergiledi.

akarsu özünde pir sultan abdal aşkıyla doludur. pir sultan’ı rehber seçmişti. kendisinin sonunun da-rağacı olup otmamasını hiçe sayardı. ama diri diri ya-kılacağını hiç de aklının ucuna getin-nemişti kuşkusuz.

her mısrasında gericiliğe ateş püsküren kardeşlik banş ve dostluğun simgesi olmuş bir ozandı.

muhlis akarsu türkiye’ye adım .adım gezerek kendi kültürü olan alevi kültürünü tanıtımını üstlenmişti

akarsunun unutulması mümkün değildir. pir sultan kültürü ile yaşıyacaktır. bu yazıyı bitirirken muslis ve muhibe akarsuyu, söz ve müziği muhlis akarsuyun olan “tşte geldim gidiyorum” adlı türküyle anıyoruz.

Hasret Gültekin:

1 mayıs 1971, sivas’ın imranlı kazasına bağlı han köyünde dünyaya geldi. 6 ya-şında saz çalmaya başladı, 11 yaşında sahneye çıktı.

müzik yönetmenliğini üstlendiği resmi olarak ilk defa kürtçe müzik yasağını delen “nevroz” adlı kaset 1990’da önce entstürümantal olarak sonrada nilüfer akbal ve rıza akkoç’un katılımıyla gerçekleştirildi.

02 temmuz 1993’de, sivas’ta madımak otelinde 35 insanla birlikte katledildi. 13 eylül 1993’de oğlu roni hasret gültekin dünyaya geldi. hasret gültekin genç yaşına rağmen anadolu halk müziğinin yorumlanmasında ve icrasında özgün bir yer edinmiş bir sanatçımızdı. ülkemizde feodal ve türedi kültürün aşılarak yurtsever demokratik ve halkçı bir kültürün köklerinin sağlamlaştınlması kavgasının önemli bir neferiydi. anadolu aydınlanmasının ışıklanndan biriydi hasret gültekin. “ne arasak, anadolu’da bulacağız!” derdi.

‘hasret’in ana dili kürtçeydi. güzel bir diksiyona sahipti. sadece kırmanci değil dimili ve sorani’de bilirdi. “nerelisin” diye sorulduğunda üstüne basa basa “koçgiriliyim, kürdüm” derdi. hasret “ne arasan kendinde ara” felsefesinden yola çıktı. hasret gültekin’in yaşam serüveni içerisinde anadolu’da özgürleşmenin önündeki en önemli engellerden birisinin din ideolojiside olduğunu kavramıştı. turan dursun’u okuduktan sonra “bilinç sıçraması yaşıyorum, ufkum açıldı. ateist’im diye haykırabilinm” diyordu.

hasret gültekin’in annesi hace gültekin “ben madımak otelindekilerin anasıyım, şimdilik hoşçakalın yavrularım” diyordu.

Muammer Çiçek:

iki dosya, bir fotoğraf; “muammer’in ağabeyi” fotoğrafta genç adamla genç kız birbirlerine bakarak gülümsüyorlar. genç adam muammer çiçek olmalı, genç kızın kim olduğunu bilmiyoruz henüz. dosyalan karıştınyoruz; dosyalardan birinde muammer’in tuttuğu günce, diğerinde altmış kadar şiiri, “inadına yaşamak” adlı kendisinin yazdığı bir oyun. fotokopisi çekilmiş bir ölüm ilanı düşüyor dosyalann arasından:. “sivas katliamında yitirdiğimiz muammer-inci ve 35 canı yü-reğimize gömdük”

muammer çiçek’le înci birbirlerine bakarak gü-lümsüyorlar.

“1967 yılmda tokat’ın zile ilçesinde doğdu 1992 yılında gazi üniuersitesi mühendıslik ue mi-marlık fakültesi çehır ve bölge planlaına bö-lümünü bitirerek şehir planlamacısı oîdu.” çankaya belediyesi imar dairesinde iki ay staj gördü. muammer çiçek şiir yazıyor, pir sultan abdal tiyatrosu yönetmeni, oyuncusu “küçük prens” adlı oyunda oynamış. olaylar çıkmasa, madımak oteli yakılmasa 02 temmuz saat 20.00’de sivas kültür merkezinde kendisinin yönettiği pir sultap abdal oyununu oynayacaklardı…. serkan, huriye, yeşim, özlem hiçbiri oynayamadılar.

muammer’in babası hüseyin çiçek ilk ve son kez konuşuyor,. ” muammer kavgayı hiç sevmezdi cahil insanlardan uzak dururdu. ama orası sivas, sivas şehri cumhuriyete düşman ailece kendimizi cumhuriyete ve topluma adadık.

muammer’in eşyalann arasında ahmet çiçek bir nişan yüzüğü getiriyor.

İnci Türk:

“sanki boğucu bir sesin içinde yüzünü bulmaya çalısıyorum. hızla ilerliyorum, bır türlü yaklaşamıyorum, uzaklık hep aynı” 13.01.1991. muammer çiçek sivas madımak oteli, dışarda azgın kalabalık ve sanki yazılanlar alevler içindeki inci türk için yazılmış. muammer’i yazınca inci’yi, inci’yi yazınca muammer’i düşünmeden yapamıyoruz.

inci gazi üniversitesi eczacılık fakültesini 1992 yılında bitiriyor. altındağ kültür merkezinde ilk tiyatro çalışmalarına başlıyor. pir sultan abdal tiyatro topluluğunun teknik kadrosunda yer alıyor. inci türk’ün muammer çiçek le olan yakınlığı ortak arkadaşlan huriye özkan’a oradan tiyatro çalışmalanna dek uzanıyor.

baba mehmet türk “ben çocuklarıma toplumda bir yere gelmek için çalışın derdim. muammer’le tanıştıktan sonra hayatında olumlu bir değişıklik olduğunu hissettik” anne neda türk “kızımla gurur duyuyorum çok iyi seçim yapmış” diyor, baba mehmet türk başıyla onaylıyordu.

inci türk’ün odasındayız kitaplannı kanştırdıgımız, yaşamına girdiğimiz genç kızı yıllardır tanıyormuş gibiyiz. “ölürsem / açık bırakın balkonu / çocuk portakal yer (balkonumdan görürüm onu) / orakçı ekin biçer (balkonumdan duyarım onu) / ölürsem / açık bırakın balkonu. inci türk için ne yapabiliriz. balkonun kapısını açık bırakıyoruz.

Nurcan Şahin- Özlem Şahin:

nurcan şahin’in annesi fıdan şahin, yirmiyedi yıl anadolunun çeşitli yörelerinde görev yapan bir köy ebesi. amcasının oğlu mahmut’la bir akraba evliliği yapıyor. bu evlilikten doğan üç çocuğuda doğumundan kısa bir süre sonra ölüyor. 03 mart 1975’de adını “canışığı” anlamına gelen nurcan koyduklan bir kızı oluyor. nurcan şahin küçüklüğünden itibaren fidan şahin’in yaşamına bir başka sevinç ekliyor. fidan şahin “onu özel olarak seumek için kendime doğurdum. nurcan’ım olmadığında eude bir suskunluk bir sessizlik olurdu. nurcan’ın gelmesiyle eve bir şenlik hauası doğardı” diyor.

nurcan büyüdükçe kendini bütünüyle okumaya veriyor.. nazım hikmet’in şiirlerini ve diğer ilerici yazarlann yapıtlannı okuyordu. köyümüz şarkışla ilçesi saraç köyüdür. köyümüzün kültür ve dayanışma derneği vardır. nurcan amcasının kızı, kader arkadaşı ve can dostu özlem ile birlikte derneğin çalışmalannda görev alırdı. sunuculuk yapar geleneksel oyunumuz semah dönerlerdi. herhangi bir şeye kızsam “anne beni lafla dövme, eline terliğinı al sinirini geçirinceye kadar döv”derdi. ben onu dövme şöyle dursun “gözün kör olsun bile diyemezdim”. bir günden birgüne “allah canını alsın” demedim. allah almadı ama yobazlar aldı.

nurcan ile özlem şahin amca çocukları aralarındaki ilişki kardeşlikten öte. çocukluklanndan itibaren birlikte büyüyor, birbirlerine can yoldaşı oluyorlar. özlem’de sımsıcak sevimli, cana yakın insan sevgisiyle dolu bir genç kız. özlem’in kendine güvenen rahat bir yapısı var, o’da nurcan gibi gülmeyi seviyor. hızlı ve sürekli ve akıcı konuşması en önemli özelliklerinden biri, konuşmaya bir başladımı susmak bilmiyor. ikisi de yaşıtlanndan daha rahat iyimser ve olgunlar. çirkinlikler ve kötülükler rahatsız ediyor ikisini de.

ikisi de ölüme çok uzak iki çocuktular. özlem şahin umursamaz dile dolu bir kızdı, hep çocuk kalmak, hiç büyümemek istiyordu. büyüklerin yapmacıklı ve abartılı dünyası güldürüyordu onu. odasının duvanna astığı bir kart belki yaşlanacağım ama asla büyümeyeceğım. az ama öz yaşadılar. “insan sevgisiyle yürekleri dopdulu olan canları ue biz anneleri de yaktılar. yüreklerimtze insanlık seugisi yerine kin ve nefret doldurdular.” diyen şehit annelerine kulak verelim.

Sait Metin:

adı sıklıkla anılan ve kendisinden sevgiyle söz açılan sait metin. “23 yıl’lık hayatında hiçkimseyle kavga etmeyen ılımlı ve olumlu bir yapıya sahip olan asla küfür etmeyen, yalan söylemeyen, kimseyi bilerek kırmayan, herkese saygılı, sevecen ue hayat dolu bir insandı sait metin. uzun boylu, yakışıklı ve güçiü bedeninde sanki bir giz uardı. onunla tanışıpta ilgi duymayan, seumeyen herhalde olmazdı” diyor amcası halil metin “oğlum diye söylemiyorum. dört dörtlük insandı” diyor babası mehmet metin. sait metin’in dostları; kitaplan ve bağlaması oluyor. bize nurcan’ı, özlem’i, belkıs’ı, ahmet’i ve yasemin’i hatırlatıyor.

sait metin çok iyi bağlama çalıyor, türkü söylüyor hertürlü müzik aletine bir hafta içerisinde uyum sağlamayı başanyor. bir de kabak kemanesi var, yeşim’in (özkan) 23 nisan 1992 günü sait’e verdiği yaşgünü armağanı. “sait sevgisinde de çok temiz bir insandı” diyor arkadaşı ismail atak. “esas deyişimi canı kadar çok sevdiği balcanı bulduğunda başlamıştı. artık tiyatroda ve tüm hayatlarında birlikte olacaklarına söz vermişlerdi. bizde sait’e pir’im, yaşem’e de balcan diye hitap ediyorduk.”

çankırı gibi ters bir kent’te çankırı meslek yüksek okulundan mezun olan sait metin’i aldığı bu eğitim tatmin etmiyor. “ben bir yüksek okul bitirmekle tatmin olmadım, bilyorum sizde tatmin olmadınız söz veriyorum bir fakülte daha bitireceğim” diyordu ailesine. sait ve yeşim’in birbirlerine çok bağlı olduklannı söylüyor. annesi sultan metin. “yeşim’e çok fazla umut verme, beiki ailesi istemez dediğimde, “anne sen delimisin, ben aradığımı buldum” demişti. kız da çok tatlıydı. saiti çok seviyordu. birbirlerine çok uymuşlardı” diyordu sultan metin.

Huriye Özkan ve Yeşim Özkan:

özkan ailesi, 1962 yılında ankara’ya yerleşiyor. ilk yılında doğuyor. “ilk çocuğumuz olduğu için sevgiyle, özenle büyüttük” diyor. manire özkan… huriye üç günlük bebekken, anıtkabir’de çimlerin üzerine yatırlıyor…

huriye özkan, başarılı bir öğrencilikten sonra, deneme lisesi’ni birincilikle bitiriyor. gazi üniversitesi eczacılık fakültesi’ne arkadaşı inci türk ile birlikte giriyor, birlikte bitiriyorlar. îkisi de alevi kültürüne bağlı, üretme ve paylaşma bilinciyle yüklü iki çagdaş genç kız…

1992 yılındaki, pir sultan abdal kültür şenliklerinde, özkan ailesinin bütün bireyleri banaz’dalar… bir yanda yıldızdağı, bir yanda pir sultan’ın köyü… yeşim özkan şenlik programını büyük bir coşkuyla gösteriyor babasına… semah, tiyatro, dinletiler, şairler ve şiirler… fakat biraz tedirgin, somnadan edemiyor; “aziz nesin de gelecekmiş, bir olay çıkar mı acaba?” hikmet özkan, “devletin güvenlik güçleri var kızım” diyerek yatıştınyorum onu…

münire özkan’ın anımsadığı son anları söyle; birbirlerinin üstene oturuyor, aynı koltuğa sığmaya çalışıyorlar… huriye özkan, kardeşine sarılıyor, kollannı sıyırıyor, ısırıyor, öpüyor… “anne” diyor, “yeşim’i çok seviyorum”… yeşim’in pirim’i sait metin, tiyatroda ve tüm yaşamda birlikte olmaya sözlendiği yeşim yeşim özkan’ı yani balcan’ı babası hikmet özkan’dan “emanet” alıyor; kızlann yanlannda sait metin ve muammer çiçek var, insan güzeli iki delikanlı… hep birlikte, neşe içerisinde, coşkuyla gidiyorlar sivas’a

özkan ailesinin sevinci ve gururu onlar olacaklar biliyoruz…

Carina Thuijs:

rahmi sivri’nin anlattıklarindan:

carina ve kız arkadaşı maryze beni işyerimden arayıp randevu istediler. bir hafta sonra biraraya geldik. onlar, türk kadınlannın aralanndaki ilişkilerinin nasıl yapılandığı, nelerle uğraştıklan ve aile içindeki rolleri konulannda araştınna tezi hazırlamak istediklerini, doetinchem’deki türkiye’lilerle çalışmamdan dolayı bazı olanaklar sunup sunmayacağını sordular ve yardım istediler. carina ve maryze’e yardım edecektim.

21 haziran 1993 tarihinde buradan ankara’ya, bir ay konuk olacağı sivri ailesinin yanına gitti. yasemin ve asuman sivri ile kısa zamanda iyi arkadaş oluyorlar. birlikte pir sultan abdal kültür demeği’ne gidiyorlar. carina demek’te pek çok insanı tanıyor; onlann fotograflannı çekiyor, dostluklar kuruyor.

carina, yasemin ve asuman ile birlikte pir sultan abdal etkinlikleri’ne katılmak üzere sivas’a gidiyor. orada yurttaşı rene’yi göreceği için çok heyacanlanmış. carina tanıdığım kadarıyla, sistemli, çalışmayı seven eşitsizliğe karşı olan, “toplumcu feminst” diyebileceğimiz biriydi. biraz çekingendi ancak kolay ilişki kuran, toplumsal sorunlarla yakından ilgili, insanları seven, her türlü haksızlığa karşı çıkan insandı, pek çok insanımız gibi.

Yasemin Sivri ve Asuman Sivri:

asuman henüz 16 yaşında. sokullu lisesi ikinci sınıf öğrencisi… “karnemi aldınız mı?” diye soruyor, telefona çıkan ağabeyi yalçın’a asuman, “dünkü gösterilerimiz çok iyi geçti” diyor ağabeyine… fakat asıl merak ettiği konu karnesi… iki yıldır takdir almak için uğraşıyor asuman sivri…

saat 16-17 arası kamber çakır’a eve yeni gelen yalçın sivri, kardeşinin takdir aldığını iletilmesini söylüyor, fakat telefondan duyduğu gürültülerden tedirgin oluyor…

yasemin ve asuman sivri kardeşler, 1991 yılı ortalannda, pir sultan abdal demeği’nin kültürel çalışmalanna katılıyor ve kısa sürede semah topluluğuna giriyor. asuman sivri, özverili çalışmasının karşılığını alarak, semah hocalığına yükseliyor. “asuman sevimli, coşkulu, deli dolu ve uçan bir kızdı” diyor ağabeyi yalçın sivri; “arkadaş çevresinde çok seviliyordu, bunda küçüklüğünün ve sevimliliğinin payı büyüktü”… asuman da her türlü özerklik vardı, fiziksel, düşünsel vb. zeki ve çalışkandı. emek veriyor, çalışıyor, çalıştınyordu…

yasemin, asumun’dan iki yaş daha büyük… 1992 yılında hacettepe üniversitesi felsefe bölümü’ne giriyor. semah ile başladığı kişisel çalışmalannda, giderek daha farklı kanallara yöneliyor. demeğin gençlik komisyonu üyesi. aynı zamanda kütüphane’den sorumlu. kitapları ciltliyor, numaralandınyor. “sürekli ve düzenli olarak okurdu” diyor ağabeyi yalçın… kişilik olarak içine kapalı ve durgun bir insan görüntüsü veriyor çevresine, oysa “en iyi arkadaşlarım” dediği dostlarıyla (kitaplarıyla) buluşabilmek için, yanlızlığa gereksinimi var yasemin’in… bu yönüyle sait metin’in tipik bir eşi sanki…

lise yıllarından itibaren tuttuğu bir güncesi var. daha çok aile ortamını, arkadaş çevresini değerlendiriyor yazdıklannda. yasemin sivri, sivas’a giderken “aziz nesin’le tartışmak, görüşlerini açıklamak istediğini” söylüyor arkadaşlarına… 1 ve 2 temmuz günü buruciye medresesi’ndeki kitap standında görevli olan yasemin’in bu isteğini gerçekleştirmiş olması akla yatkın geliyor. kardeşi asuman’la birlikte kullandıkları ortak çantalarının içinden aziz nesin tarafından imzalanmış bir kaç kitap çıkıyor… “yetmiş yaşıma merhaba” adlı kıtabını, “yasemin sivri’ye mutlu yaşaması için” diyerek imzalamış aziz nesin…

29 haziran’da, erzurum’dan ankaraya gelen ve 31 haziran günü kendilerini sivas’a yolcu eden ağabeyi yalçın sivri ile birlikte, sivas dönüşü mersin’e tatile gideceklerdi iki kardeş… daha sivas’ta iken, arkadaşlanna, “çok yoruldum, beni banaz’a götürün” diyen asuman’ın, özellikle gereksinimi vardı böyle bir tatile…

yasemin’in ve asuman’ın yatakları, sanki birer gelin yatağı gibi süslenmiş durumdalar: üzerlerine çerçeveli fotoğrafları, kırmızı karanfiller konulmuş.. duvarlara şal ve poşu’ları, heybeleri, şemsiyeleri asılmış… asuman’ın son okuduğu kitabın sayfalan arasına, kurumuş bir gül yapragı çıkıyor. biblolar, fincanlar, işlemeli tabak ve hollanda’lı carina’nın bir fotografının da yer aldığı ayn bir köşe.

Belkıs Çakır:

1975 yılında ankara doğumlu belkıs çakır… lisede başanlı bir öğrenciyken, arkadaşlan ona “miss kuruntu” adına takmışlar… 1992 okul yıllığında şunlar yazıyor belkıs için: “belkıs sınıfımızın canayakın mensuplanndan ve pencere sakinlerinden biriydi.

yazılılardan önce çok telaşlı olur. bundan dolayı biz ona “miss kuruntu” deriz. ama biliriz ki, onun bu telaşı yersizdir. çünkü her zaman çok başarılıdır. “kişilikli, yürekli, yetenekli, tuttuğunu koparan bir insandı. tam bir ‘anadolu kızıydı…’

belkıs çakır’ın bir dakika boş zamanı yok… dersane çıkışı soluğu dernekte alıyor. saat 24’ten sonra, geceyanlarına kadar semah çalışıyor arkadaşlarıyla…

belkıs çakır, umutlu olarak girdiği ’93 yılı üniversite sınavlarında idari bilimler fakültesi işletme bölümü’nü kazandığını öğrenemedi.. 0 başanlı olacağından emindi… belkıs’ın babası kamber çakır… gazi üniversitesi önünden geçen otobüslere biniyor, kızlı erkekli öğrenci kalabalığına takılıyor gözleri, onlar arasında belkıs’ı görür gibi oluyor, dalıp gidiyor…

Menekşe Kaya ve Koray Kaya:

menekşe ve koray kaya – yeşim özkan, yasemin, asuman sivri gibi madımak’ta yakılan kardeşlerden. onlardan geriye sivas’tan dönen bir kaç parça eşyayı saymazsak, sivas’a gitmeden çektikleri iki fotograf kalmış; menekşe ve koray kaya oturma odasının du-vannda yanyana gülümseyerek, bize bakıyorlar. gülümsedikleri zamanı dondurmak için artık çok geç!. babası ismail kaya semah ve saz hocası, pir sultan abdal oyununun müziğini yapmış. 01 temmuz’da sivas’ta düzenlenen “halk gecesi”ne katılan sanatçılar arasında o da var.

1992 yılında gerçekleştirilen banaz şenliklerini yaşayan menekşe ve koray pir sultan abdal kültür etkinliklerine katılmak için, babalannın deyişiyle “can atıyorlar”.

saat 10.00’de ismail kaya’nın da katıldığı “halk gecesi” var. ismail kaya programını yapıp kulise gelir, o sırada musa eroğlu yavaş yavaş birşeyler çalmaktadır. ismail kaya hasret gültekin’e sazını nasıl bulduğunu sorar. hasret, “ismail senin sazının çok sesi var, en iyisi sen o sazı bir daha kır” der. tam o sırada bir çocuk duvarda asılı olan ismail kaya’nın sazına çarparak yere düşürür. koray heyecanla babasına koşup “baba, sazın kınldı” der, der demez îsmail kaya’nın aklına hasret gültekin’in sözleri gelir; sazı eline alır, saz gövde ile sapın birleştiği yerden, yani ilk kınldığı yer-den bir kez daha kınlmıştır. “hasret yann seni gö-rürsem ne diyeceğimi biliyorum” diye geçirir içinden îsmail kaya, ama hasret gültekin’i son kez gördüğünü nereden bilsin?

bu dünyadan bir koray, bir menekşe geçti. bu dün-yadan koray kaya geçti, on üçünde sivas’ta yakıldı. peki kimdi o güzel çocuk? beş yaşında yazıyı söktü. tlk okula başlamadan önce okumayı öğrendi. hacettepe üniversitesi kampüsünde 60. yıl ilkokulu’nda okudu. çok başarılıydı. bilim dersanesinin anadolu usesine hazırlama kursunda ilk ona girdi. mimar kemal or-taokulu’na başladı. çok zeki, yetenekli bir çocuktu. kendi yaşından büyük çocuklarla, insanlarla ilişki ku-rardı. en iyi ömek, sivas’ta yitirdiğimiz sait metin’le kurduğu ilişkiydi. sait metin’le çok iyi anlaşırlardı.

. . bu dünyadan bir de menekşe geçti, on beşinde sivas’ta yakıldı. peki kimdi o güzel çocuk? menekşe semaha, tiyatroya meraklıydı. günleri pir sultan abdal demeği’nde geçerdi. birkaç arkadaşı gibi menekşe kaya’da söz dersleri almıştı. kardeşi koray’la birlikte evde saz çalar, semah dönerlerdi. menekşe özgürlüğüne çok düşkün biriydi. sosyal kültürel ilişkileri çok iyiydi. menekşe kaya 02 temmuz günü son semahını döndü.

hüsniye ana ve diğer analar çocuklarıın mezarları başında bir ağıt yakacaklar: “sivas’ta yitirdim iki goncaydı gülüm / elimden aldı bak ateşle ölüm / ben de dostlar ile gömüldüm / çalar sazı dili söylerdi / aldı onları ölüm”?

Edibe Sulari:

edibe sulari, davut sulari baba’nın en büyük çocuğuydu. tarihi seyyitlerimizden, seyyit mahmut hayrani’nin torunlanndandır.

bassel’de yaşadığı halde türkiye’de yapılan bütün bektaşi kültür etkinlikleri ve eh-libeyt cemlerine, konferanslanna katılmayı ihmal etmezdi.

Sehergül Ateş:

sehergül ateş, 1963 an-kara doğumlu… açık öğretim fakültesi öğrencisi… türkiye elektrik kurumün’da (tek) memur olarak çalışmış…

evin her köşesinde sehergül’ün yeteneğini, emeğini sergileyen ürünler yer alıyor; makrome el işleri, örgüler, yapma çiçekler ve özenle baktığı menekşeleri… sehergül ateş, çiçekleri çok seviyor, işyerlerinde kırkayakın çiçeği olduğunu öğreniyoruz; her sabah “günaydın ben geldim” diyerek sesleniyor onlara, “öpün bakalım ablanızın elini” diyerek okşuyor hepsini.

sehergül’ün odası, ölümünden dört gün sonra ilk kez açılıyor, o günden sonra da sürekli kiltli tutuluyor. babası musa ateş odaya girmeyi reddediyor, acısını yüreğinde duyduğu kızı için döktüğü gözyaşlannı bizden saklamıyor artık… ablası bir kaç bavula sığan çeyizini gösteriyor, odada sehergül’e ait herşey yerli yerinde korunuyor. .

“eğer saz çalmadan ölürsem, mezarımı tekmeleyin” diyor ablasına.. “sen herşeyi öğrendin, bir tek saz çalmayı mı öğrenemeyeceksin ?” diye kızıyor ablası… “evimin her köşesinde, bahçemin her ağacında onun emeği vardı. yaşamını güzelleştirmeyi bilen, yannına umutla bakan, yüreği sevgi dolu bir genç kızdı sehergül ateş… diğer güzel insanlanmız gibi, o’nu da, apansız yitirdik kanlı sivas’ta..

Murat Gündüz:

02 temmuz günü, murat ve kızkardeşi birsen gündüz, kültür merkezi’nde kurulan kitap standında görevliler. ankara üniversitesi, fen fakültesi, fizik bölümü üçüncü sınıf öğrencisi olan murat, pir sultan abdal demeği’nin gençlik komisyonlannda görev alıyor.

murat katkısız sevgiyi ve dürüstlüğü, en yoğun yaşamış, evrensel sevginin ve kardeşliğin savunuculuğunu aklıyla birleştirmeyi başarmış ender insanlardan biriydi. birsel’le ağabeyi üzerine özel olarak konuşmak, ailesi kadar bizi de derinden sarsıyor… “seni tanımlamak, seni anlamak istiyorum gördüğüm bütün insanlara” diyor. birsen gündüz, ağabeyi için yazdığı satırlarda… “insanlara iyimser bir tavırla yaklaşmanın, zor durumlarında yardımcı olmam, senin yaşam felsefendi. seni şu dizelerle anlatmak istiyorum; “ne mutlu bize insan olmuşuz / insan sevgisini gerçek bilmişiz / insanın dalında açıp gülmüşüz / muhabbet insana, cana muhabbet. r.su”… seni çok özlüyorum. seni kendi içinde yaşatarak, özlemimi biraz olsun gidermeye çalışıyorum… beni yaşarken görenler, seni yaşarken görecekler.

“en güçlüler yandı”… en güçlüleri, en güzelleri, en iyileri yitirdik sivas’ta… murat gündüz de onlardan biriydi.

Serpil Canik:

1974 ankara doğumlu olan serpil canik, pir sultan abdal semah ekibinin en gençleri ve yenileri arasında yer alıyordu.

serpil canik, ticaret lisesi’nde okurken staj gördüğü bir kooperatif şirketinde çalışıyor, bir yandan da harıl harıl üniversite sınavlarına hazırlanıyor… çok çabuk kavradığı semahı severek oynuyor, diğer arkadaşları gibi zamanla o da bir semah ışığı olup çıkıyor… işyerinden derneğe koşturuyor, hatta semah çalışmasını engelliyor diye, işinden ayrılmayı bile düşünüyor bir ara… bir yandan işin yo-ığunluğu, bir yandan kurduğu, üniversite hayalleri, gene de dernek etkinliklerinden koparamıyor.

serpil için dernek çalışmaları ve dolayısıyla semah, bir yaşam biçimidir artık; “bütün kötülüklerden uzak, yanlızca dostluk ve sevgi üzerine kurmuştu hayatını” diyor ablası… canik kardeşler, sevgili ablalannı hiç ölmemiş gibi yaşatacaklar… onlar da serpil, nurcan, özlem, belkıs gibi olacaklar… yetenekli ve üretken.

Ahmet Özyurt:

1992 yılında ankara’da doğan ahmet özyurt, bebekliğinde çok uslu, hatta biraz zayıf bir çocukmuş. annesi senem özyurt, “her zaman tutmaya korkardım” diyor. büyüdükçe fiziği gelişiyor ahmet’in, uzun boylu, geniş omuzlu, elleri ve ayaklan kocaman, atletik yapılı bir delikanlı oluyor. başanlı bir öğrencilikten sonra liseyi bitiriyor. öğrenciliği sırasında da komilik, garsonluk gibi küçük işlerle çalışma yaşamına atılan ahmet özyurt, bu konuda pek şanslı olamıyor.

“yalın bir insandı, tek isteği okumak, iyi bir üniversiteye gitmek, iyi bir işe sahip olmaktı” diyor nurcan özyurt. annesi senem özyurt anlatımıyla “bir sıçrasa, karşı caddeye geçebilen” bir yiğit delikanlı… her sağlıklı genç gibi bedenini çok seven ahmet özyurt, evde ağırlık çalışarak kol ve bacaklannı güçlendiriyor, “kendini yerden yere atıyor”… en büyük ideali üniversite okumak… hep sonuca yaklaştı, fakat bir türlü başarılı olamadı. belki de başarısız olduğu tek alan üniversite sınavlanydı.

ahmet özyurt, en sevdiği iki eylemi; “kitap okumak ve spor yapmak” olarak belirtiyor. ahmet özyurt, “hayatın hep acılannı aklına getiren kişi mutlu değildir. gerçekten mutlu kişi, içinde bir iyilik hisseden kişi demektir.” diye yazmış günlüğüne… ahmet özyurt, kızkardeşi kadar yakın bize “istediği ve arzuladığı sonuçlara yaklaşmıştı, iyi bir insan olarak yaşamayı, başarılı ve mutlu olmayı fazlasıyla haketmişti, hayatı haketmişti. başaracaktı…

Serkan Doğan:

serkan doğan, kardeşi serdar ile birlikte demeğin semah topluluğunda görev alıyordu. aynı zamanda, pir sultan abdal oyununda ali baba’yı canlandırıyordu… babası, “sivas’a ilk gidişi değildi. banaz’a gitmişlerdi geçen yıl… ayrıca, demeğin yeni şubeleri açılırken, istanbul’a, izmir’e, çanakkale’ye gittiler” diyor ve ekliyor, “sivas’ta, çocuklarımıza komplo kurulduğunu nereden bilecektik?… serkan doğan, liseyi kendisi için yeterli görmesine karşın, açık öğretim fakültesi’ne devam ediyordu… bir diğer tutkusu da futbol oynamaktı… babasının sözleri “sanki büyümüş ve küçülmüştü… mahallede yaşlı birisiyle karşılaşsa, elinde çantası, paketi olan yaşlı bir teyzesini görse, hemen yardımına koşardı, tanısın veya tanımasın evine kadar eşlik ederdi… mahallemizde çocuklarla oynardı, evinde bir akvaryumu vardı; balıklanyla, kuşlanyla sıkılmadan ilgilenirdi… serkan doğan, kendi kendine çalışarak saz çalmayı da öğreniyor “eğitim almış birinden çok daha iyi kullanırdı sazı” diyor kardeşi serdar…

11 aralık 1993, yirminci yaş günü serkan doğan’ın.. ailesinin, aydınlık gazetesinin aynı tarihli sayısına verdiği bir duyuruda şunlar yazılıyor: “20 yaşına merhaba gülüm. yangın yeri yüregimiz, direncimizde yaşıyorsun. ailen “… bir de şu dizeleri okuyoruz; otelde yangın başladığında bir kağıda karaladığı, ölümünden sonra iç cebinden çıkan spontane birkaç dizeyi: “yanıyorum / anam sakın ardımdan ağlamasın ali’yim ben / pir sultan yoluna ölüyorum / başıma kızıl bağlama / arkamdan sakın ağlama”… doğan ailesi, oğullannın vasiyetine sadıklar… ne bir lanetleme, ne bir damla gözyaşı, ne de bir yakınma… yalnızca direnç… hepsi bu.

Mehmet Atay:

1968 baharında, divriği’nin gönderen köyünde, atay ailesinin en küçüğü olarak doğuyor. mehmet atay… evin en küçüğü olmakla birlikte en sevileni aynı zamanda… mehmet atay’ın kısa süren, fakat yoğun ve üretken yaşamını anlatmak, sevgili kardeşlerine düşüyor şimdi.

üniversite yıllarından itibaren fotoğraf sanatına büyük bir tutkuyla bağlanıyor… yaşamını, çektiği fotoğraf kareleriyle güzelleştirmeyi kotaran bir insan… “fotoğrafları, hayata bakışındaki özgürlüğü sergilemeye yetiyordu. çektigi fotoğraflar gerçekten de ta kendisiydi” diyor zeynel atay… mehmet atay, temiz bir gökyüzü arayan martıları, boynu bükük kır çiçeklerini, ıslak sokak köpeklerini, kendisine dil çıkaran, haylaz çocukları fotoğraflıyor. onlan özgür dünyalarını yakalamaya çalışıyor… olabildiğince özgür yaşamaya sevdalı bi güzel insan. günümüzde yükselen değerler dünyasında, ilkeli ve kendini alçaltmayan bir yaşamı benimseyen, yaşamın ağnsını ve sızısını her zaman üzerinde taşıyan, fotoğraflarıyla yaşamını güzelleştiren, dürüst kişiliğiyle dostlarına ve arkadaşlarıa güven veren, duygusal, sevecen, çalışkan bir insan… bütün ilişkilerinde özgür düşüncesini hayata geçirmeyi deniyor. ve bu tavrından asla ödün vemiyor.

gazi üniversitesi, maliye meslek yüksek okulu’nu bitiren mehmet atay’ın mesleği ile ilgili büyük bir hedefi. bulunmuyordu. belli bir iş, yükselme ve bol para kazanma hırsı da yoktu. “mehmet çok farklı insandı” diyor ablası aynur atay, “hissettiği gibi yaşardı. hayata çok geniş bir açıdan bakar ve hiçbir konuda kendini sınırlamazdı…”

mehmet atay, 25 haziran 1993 günü, alevi dernekleri federasyonu’nun kurultayına katılmak üzere, hacıbektaş’a gidiyor. 27 haziran günü, istanbul’a dönüyor ve birkaç gün sonra da sivas’a, yönetim kurulu üyesi olduğu divriği kültür demeği ve çağdaş divriği gazetesi adına, pir sultan abdal etkinlikleri’ni izlemek ve elbette gönlünce fotograflamak üzere yola çıkıyor.

bir arkadaşı, “mehmet’in ablası olmak çok güzel bir şey olmalı” diyor aynur atay’a… “bir insanın bu kadar çok arkadaşı olmasına inanamıyorum… ben ablası olarak, ölümüne bizden çok daha fazla üzülen arkadaşları olduğunu biliyorum”… sevgili mehmet! seninle yaşadığım süreçlerde dost ve arkadaş olamadık ama, geride bıraktığın onurlu yaşamınla, fotoğraflarındaki insancıl, ortak dünyamız ile bizim de kardeşimiz, arkadaşımızsın şimdi…

Gülsün Karababa:

Pir Sultan Abdal kültür et-kinliklerine, divriği kültür der-neği kanadından katılan dört genç kızdan biri de gülsün karababa… handan metin, gülender akça, gülsün karababa ve nurhan metin’den, yalnızca nurhan geriye döndüyor.

gülsün’ü, ablası nilgün karababa yolcu ediyor sivas’a.

gülsün karababa… ayrılırken, döne döne öpüyor ablasını, “belki bir daha görüşemeyiz” diyor… nilgün karababa, kardeşine kızıyor; “üç tane kol atmıştı. bende “niye bu kadar çok giysi götürüyorsun yıllanacak mısın orada?” dedim. üstünü kontrol ettim. “sivas soğuk olur, kalın giyin” dedım. oysa ki, yangın yeri olacakmış sivas, bilemedim”…

sıradan biri olarak yaşamayı asla kabul etmiyor; babası m. ali karababa gibi güzel saz çalıyor, evde herkes yatmış uyurken, o gece yarıları resim çalışıyor, günce tutuyor. atatürk kültür merkezi’ndeki resim kurslarına katılan gülsün’ün hedefi, hacettepe üniversitesi resim bölümü’nü kazanmak… “harçlığını saklar kitaba, boyaya yatınrdı.” diyor babası m. ali ka-rababa… “bir gün olsun kızmadım yavruma. kaşımı kaldırıp bakmadım, nazarım değmesin diye…” uğur mumcu’nun cenaze töreninden döndükten sonra, “ben sıradan biri olmayacağım. ben de uğur mumcu gibi öleceğim” diyor ablasına..

gülsün’un felsefesine göre, insan yalnızca yaşamında değil, öldükten sonra da anılmalıydı. geriye birşeyler bırakabilmeliydi. belki ileri bir tarihte düşündüklerini yapabilirdi kardeşim… fakat böyle bir ölümü hiç hak etmemişti.

m. ali karababa, “biz bu çocuklanmızı ne zor koşullar altında büyüttük. onlan cepheye göndermedik ki diyor. ve anne sultan karababa, “biz on aydır zehir yiyoruz.” derken, nasıl da acılı, fakat yıkılmaz bir şehit anası aynı zamanda… “ben annem gibi akıllıyım” diye övünen.gülsün’ün, “dünya bir yana, annem bir yana” dediği sultan annesi… karababa ailesi, diğer aileler gibi yalnızca gerçeği öğrenmek istiyor. devlettir bizim düşmanımız…

gülsün karababa, “ölü ozanlar demeği” kitabından aldığı bir tümceyi güncesine aktarmış; “ölüm saati geldiğinde hiç yaşamamış olduğunu hissetmem ne acı”... sivas’ın kendisi ve sevdiği yazarlar için bir “ölü ozanlar kenti” olacağını nereden bilecekti?… halk ozanı gülsün karababa’nın babası m. ali karababa sivas katilamında 33 yavrusunu kaybetmenin acısına dayanamadı. kısa bir süre sonra pir sultan’ın ve canların yanına ulaştı.

Handan Metin:

Handan Metin 1973 divriği doğumlu, dört çocuklu bir memur ailesinin üçüncü çocuğu. 1992 yılında, odtü eğitim fakültesi biyoloji bö-ümü’ne giriyor… babası sadık metin. dört çocuğumuzun dördü de başanlı olarak öğrenimlerine devam ederken, anne baba olarak biz de çocuklanmızla gurur duyurduk. ailece kararlıydık,’ bizlerin zamanında olanaksızlık yüzünden yapamadığımız eğitimi, bütün zorlukları göğüsleyerek çocuklarımıza yaptıracaktık, yaptırıyorduk da… mutlu ve huzurlu bir yuvada, herkes üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyordu. handan evmizin hem ögrencisi hem de yöneticisiydi.

handan ve gülsün, divriği harman dergisi’nin, kadın özel sayısı’na, “yaşamda birlikteyiz” adlı yazıyı birlikte yazmışlar: “kadının yeri hakkında yanlış görüşler hakimdi. “dünya benim, evin içi senin” düşüncesinin hakim olduğu bir toplumda; ali’nin karısı, veli’nin anası, hasan’ın kızı olmak artık kadına yetmiyor. kadın sadece kendi kimliğini istiyor… sesimizi yükseltmeliyiz. karar mekanizmasında biz de varız. çünkü birlikte yaşıyoruz.”

handan metin, 1987 mayıs’ında (yani 13 yaşında), çocukluk ve okul arkadaşı seher özen’e, tuttuğu bir günlükte şu satırları yazmış: “ayrılmak bir doğa kanunudur. bir gün arkadaşlarından, yarın aileden ve son olarak da bu dünyadan ayrlacaksın. bütün herkes ayrılacak ama önemli olan zihinlerde bir isim bırakmak, ölsem bile ölmemiş gibi yaşatılmaktır.

handan’ın annesi sultan metin, handan’ın dönüşünü bekliyor. “yitik bulmaya” gider gibi gidiyor her mahkemeye. handan’ın artık yaşamadıgını bilmiyor, eşyalannı saklıyor, kızı gelir ve kullanır diye. baba sadık metin kızı için ayn bir şiir yazmıyor, “33’lere” bir-den adıyor yazdığı şiirleri, kızının acısını ayn tutmuyor. öfke ve direnç her geçen gün büyüyor.

Gülender Akça:

Gülender Akça’nın kız kar-deşi “aile içinde bir evlat, bir kardeş, bir abladan öteye, hepimize bir dost, bir can, bır ar-kadaştı.” diye söze başlıyor.

babası abidin akça sözü alıyor “ben uyuyordum, gülender ile gece konuştuk, vedalaştık, sokaktan geri dönmüş babamı bir öpeyim demiş, son öpüşü oldu.”

“bizde bir ihtiyar vardır, çor çocüğu olmayan, bibim “babaman kardeşi hastaydı” gülender ile bu odada birlikte yatardı. “kurban olam gülender, nereye gidiyon, ben ölüyem, ben hastayım” dedi gülender’e. bibi sen ölmekte ol, ben uçakla da olsa gelirim seni yolcu ederim dedi. fakat maalesef gülender’in cenazesi geldi uçakla”

Gülender Akça’nın halasının adı tamey, herkes gibi gülender’de o’na bibi derniş. bibi’nin hastalığında altını temizler, tuvaletini yaptırırmış, Gülender’in ölümünden 40 gün sonra bibi de ölmüş üzüntüsünden.

Divriğinin şahin köyünden Ankara’ya uzanan 2 temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta madımak otelinde sona eren 25 yıllık bir hayat Gülender Akça’nın hayatı. Gülender Akça’nın toplumsal kimliğini en iyi anlatan sözler de ağabeyinin sözleri olmalı: ” herşeyden önce insana insanca muamele edilmeyen, hak ettiği değeri verilmeyen baskının, zulmün, işkencenin, irticanın yoğun olduğu bir dönemde yaşadı. bu nedenle haksızlığa, zulme, irticaya karşı insan haklarından, demokrasiden, laik düşünceden yana tavır koydu. bu anlamda duyarlı bir toplum yaratma çabasında kardeşçe, insanca yaşamak için, insan olmanın onuru ile yaşamak isteyen milyonlarca insandan biri olmak için çaba sarfetti.

Gülender Akça artık yok ama hayat devam ediyor, günlük sıkıntılar diğer aileleri olduğu gibi akça’ları da kuşatmış durumda. Akça ailesi bir anlamda kızlarını yüreklerine gömdüklerini hayatın Gülender Akça’nın anısıyla her zamankinden daha acımasız, daha çok şeye gebe olduğunun bilincinde olduklarını duyumsatıyorlar.

ağabeyi Günay Vedat Akça’nın evden ayrılırken bize söylediği şu sözlere başka ne eklenebilir ki; yitirdiklerimizi ardından ağlamak, anlık tepkilerle yollara çıkmak çözüm mü? toplumun, kitle örgütlerinin, demokratlann cenazelerin kalktığı günkü havayı sürekli kılmaları gerekiyor.

“ay düşünce denize
seni hatırlarım
ince ince yağan yağmur,
iskeleye yanaşan vapur
haydarpaşa garı
seni hatırlarım
ay düşünce denize

kalbim çarpar, telaşlı
bir kuş olur, siyahlar içinde bir kadın
ve yakasında ipiri kırmızı bir gül
seni hatırlarım
ay düşünce denize
söylenmemiş sessiz
bir şarkıydım, tozup
giden bir ilk kar
solgun begonya
kalkmak üzere bir tren
seni hatırlarım.”

Behçet Aysan – Ay Düşünce
 

Sivas Madımak Olayı veya Sivas Katliamı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin kuşatılıp yakılması ve dolayısıyla şehirde bulunan 35 yazar, ozan ve aydının yakılarak katledilmesi ve oteli ateşe verenlerden de ikisinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir.

Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü. Bu kapsamda pekçok aydının yanı sıra Aziz Nesin ve Ozan Türkyılmaz bu etkinlik nedeniyle dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak bu kente gelmişti.

2 Temmuz 1993 günü organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak, bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.

Hızını alamayan ve sayısı yaklaşık 10.000’e ulaşan saldırgan grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grubun sayısı akşam saatlerinde 20.000’e yaklaştı. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı bunun sonucunda taşlanarak camları kırılan Madımak Oteli’ne sıçrayan yangın sonunda otele sığınmış olan aydınlardan, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen,Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin,Ozan Türkyılmaz’ın bulunduğu 37 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç edilmekten araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.

Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ile 2 saldırgan yaşamını yitirdi. Gene olaylar sırasında Atatürk – Kongre ve Etnografya Müzesi önünde bulunan Atatürk büstü tahrip edildi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.

== Yargılama = evet Olaylardan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü tutuklandı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No`lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.

Müdahil avukatlar, DGM’nin kararını taraflı, hukuka ve adalete aykırı olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi “Katliamın Cumhuriyete, Laikliğe ve Demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek DGM’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No`lu DGM, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.

28 Kasım 1997’de açıklanan kararda 33 sanığa idam cezası verildi. Yargıtay 9. ceza dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usül noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usül eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000’de 33 sanık DGM’ce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezası’nın yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet hapis cezalarına dönüştürüldü.

Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasinda, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasinin verildiği ilk davadır.

Ayrıca davayla ilgili unutulmaması gereken bir nokta da sanıkların avukatlığını Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlenmiştir.

 

Saldırı ve katliamdan iki gün önce dağıtılan bildirilerden biri şöyle:

“MÜSLÜMAN KAMUOYUNA

“Bismillâhirrahmânirrahim “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da mü’minlerin analarıdır.” (Ahzâb:6)

“Mü’minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resûlü (S.A.V.)’ne ve O’nun temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kâbe’ye) ve kitab’ı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve mü’minlerin izzet ve namuslarına saldırılmaktadır.

“Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kâfirler, dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar. Bunun başını ise satılmış, mürted Salman Rüşdi köpeği çekmektedir.

“Bu şeytanî oyunlara karşı, izzetli ve duyarlı Müslümanlar yiğitçe mücadele ortaya koyarak, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir.

“Bu iğrenç oyunların bir uzantısı olarak ülkemizde de; AYDINLIK gazetesi denilen bir paçavrada, mel’un Rüşdi’nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz Nesin, aynı şekilde, Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür’etinde bulunmuştur. Bu olay, dünyanın değişik yerlerinde kâfir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve ikiyüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır.

“Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar’ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir

“Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:

“İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.

“Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.

“Gün, Allah (C.C.)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)’e, O’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulması günüdür.

“İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ ( Nisa:76)

“Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır.

”MÜSLÜMANLAR” 4

Saldırı ve katliam gecesi 1 Temmuz akşamı da başka bir bildiri evlere dağıtılır:

“ Halkımıza Çağrı;

“Müslüman halkın yaşadığı bu ülkede, İslam için binlerce şehit verilmiş bu topraklarda, bir kesim tarafından, ‘basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti’ adı altında, Müslümanlar’ın kutsal değerlerine sözlü veya yazılı olarak kimse saldıramaz.

“Biz Müslümanlar, canımız pahasına da olsa, bu değerlerimizi korumakta kararlıyız.

“Müslüman halkımızdan bu konularda duyarlı olup, İslam’ın değer yargılarını alaya alanlara izin vermemelerini, ne pahasına olursa olsun bunu engellemeyi dini bir görev olarak bilmelerini, bu alçaklar karşısında susulduğunda, yarın mahşerde Allah’a nasıl hesap vereceğimizi düşünmelerini istiyoruz.

“ ‘Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeyi gerekir. O’nun eşleri, onların anneleridir…’ ( Ahzâb Suresi, Ayet: 6)

“ ‘Ve kâfirlerin hesapları varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah hesabı çabuk görendir.’ ( Enfal Suresi, Ayet : 30)

“ ‘Kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.’ ( Saff Suresi , Ayet:8)

“Not: Bu yazıyı okuyan, Allah rızası için çoğaltarak dağıtsın.

”MÜSLÜMANLAR” 5

Aziz Nesin Anlatıyor

“…ilk önce ikinci kattaydım. lütfi kaleli arkadaşımız -yazar- beni elimden tuttu, beşinci kata çıkardı. beşinci katta, işte dolaşıyorduk normal olarak, yani normal otelde dolaşma değil de, öldürecekler diye bekliyorduk. bir kadın arkadaş beni odasına sokup, kendi yatağına girip kitap okuyacağını, benim de gardırobun üzerine bir battaniye sarıp beni oraya koymak istediğini söyledi. işte, sorarlarsa “ben müslümanım” diyecek ve dönüp gidecekler. tabi böyle bir şeye razı olmadım. dedim ki, yani beni öldüreceklerse, şeye kaldı, ittihatçı kemal’in tavuk kümesinde yakalanması vardır, böyle bir olay. öyle yakalanmak istemedim. böyle bir, gelsinler öldürsünler dedim. onlar sanıyorlardı ki, hedef benim, beni öldürecekler, linç edecekler, eğer ben çıkarsam, “e aziz nesin burada yok” diyecekler ve kurtulacaklar. bu çok yanlış bir düşünceydi. yani orada parçalamayacakları adam yoktu. herkesi parçalayacaklardı. çünkü parçalamak istiyorlardı. kana susamışlardı. orada aziz nesin ve -ama önce tabi beni parçalayacaklardı. öbürlerini de okşayacak değillerdi.

ölen kızlardan -genç kızlardan- iki tanesi, yan yana, beni görünce “aziz nesin” dediler. ikisi de birden. beni öptüler. iki kız, genç kız. çok gençtiler yani 18-20 yaşında filan kızlardı. beni öptüler. ben de inenlere yol veriyordum. daha çok kadınlara yol verdim. benim de inmem gerekiyordu. fakat bir ara o iki kızı gönderdikten sonra, bir on beş yirmi metre var mıydı, basamak vardı, birdenbire alev ve duman çıktı. o zaman anladım ki aşağı gitmenin anlamı yok. ölüm bize sanıyorum ki bir dakika falan vardı. benim ölümüme. çünkü lütfi kaleli daha dayanıklı ve genç adam olduğu için. fakat ben bittim tabi, çok zor anlar yaşıyordum. benzin dumanı. yağlı bir duman, pis bir duman. bu sabaha kadar hala balgamdan siyah balgam geliyordu. simsiyah balgam geliyordu. bu sabah biraz düzeldi. duvarlar ateş gibi. elini dokundurduğun zaman yanıyor. hiçbir kurtuluşunuz yok. ben dedim ki, burada ağır ağır ölmektense, dışarıda kendimizi yangına atalım, öyle ölelim. o şeyde lütfi kaleli bir kapıyı açtı, kapıdan püskürünce içeri kaçtı, kapıyı yine kapadı. yani bu, başka kurtuluşumuz yok, mutlaka öleceğiz. o zaman lütfi kaleli dedi ki -zaten boyuna şunu söylüyordu- öleceğiz abi, öleceğiz abi. ben de öleceğiz diyordum yani…”

“…lütfi kaleli beni kaldırdı, merdivene koydu. otura otura her basamakta aşağı yukarı otura otura inmeye başladım.. aşağıdan da bir itfaiye eri yukarı doğru çıkıyor. merdivenin orta yerinde buluştuk. ben umutla bekliyorum ki kurtaracak bir itfaiye eri. hayır, öyle yapmadı. “namussuz, alçak” diye vurmaya başladı. merdivenin işte vura vura, yani düşe düşe basamaklardan, üç metre falan yere kalmıştı. orada tekmeyi iterek, atarak, beni itfaiye arabasındaki bir adamın önüne koydu. o adamın elinde uzun bir sırık vardı ki, ben de öyle sandım, başkaları da öyle sandı. onu belediye başkanı sanmıştık biz. ama ona çok benzeyen başka bir adam. şimdi kaçak, kaçak. çok kahraman olduğu için. tam alçak. alçağın en alçağı. kaçmış. elinde onun şey vardı, “bırakın kafiri, vurun kafire, öldürün kafiri” diye bağırıyor bir yandan. beni şeye bindirdiler, bir arabaya bindirdiler. arabanın içerisine bir adam daha geldi hala vuruyor bana. onu attı polisler. sonra polislerin koruması altında arkamda oturan bir sivil polis -zannediyorum sivil polis, çünkü başkasını oraya bindirmezlerdi- ceketini çıkardı başımın altına koydu ve hastaneye gittim. hastanede işte gereken sağ… (? ) işlemleri yapıldı. ondan sonra üç buçuk’ta uçağa bindim. beni ankara’ya getirdiler. özel bir uçaktı. o uçakla içişleri bakanı gelmiş sivas’a. dönüşünde bizi götürdü, beni götürdü. polis evinde kaldım bir gece. ertesi gün kendi evime taşındım. bu kadar…”

“…böyle yığın yığına çatışmayla bir şey olmayacağını türkiye bütün inançlarıyla birlikte hoşgörüyle yaşayabileceğini öğrenmelidir. bunu öğrenmezse dünyaya rezil oluruz ve bu kepazeliktir. uygar dünyaya şu olaylar kepazeliktir rezilliktir. ismet paşa’nın bir sözü var. onu bütün türkiye halkına söylemek istiyorum: “namuslu insanlar en az namussuzlar kadar cesur olmalıdır. ” türk halkı korkaklığı yüzünden bu hale geldi. çoğumuz, aydınlarımız, halkımız genellikle yüzde kaçsa, yüzde kaçsa -onu ben bilmiyorum, istatistik yapılmaz- korkak. korktukça binecek üzerlerine, korktukça binecek üzerlerine. örneğin bir adam çıkıp da “içişleri bakanı yalan söylüyor. ” diyemiyor bu memleket. bunu demedikçe ezilecek ve ezilenlerin sayısı artacak. olay bu… “

Share.

About Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn