escort bayanlar ankara escort,

izmir escort bursa escort izmir bayan escort istanbul escort antalya escort izmir escort bayan izmir escort bursa escort bursa escort kızlar istanbul escort bayan gaziantep escort istanbul escort istanbul escort kızlar istanbul escort

‘Şiirin Mozart’ı Sustu – Wislawa Szymborska (1923-2012)

0

Nobel ödüllü Polonyalı şair Wislawa Szymborska, 88 yaşında Krakau’da hayatını kaybetti.

Çimenler örtüyor şimdi/ nedenleri ve yaşananları./ Birileri yattığı yerden / ağzı açık /bakıyor bulutlara.

Yıllardır akciğer kanseri ile mücadele eden Szymborska’nın, son günlerine kadar şiir yazdığı belirtiliyor. Wislawa Szymborska, 1996 yılında Nobel edebiyat ödülüne layık görülmüştü. Nobel Komitesi’nin “Şiirin Mozart’ı” olarak nitelendirdiği Szymborska’nın şiirlerini, insanlığa dair gerçekliği tarih çerçevesinde ironik ve hassas bir biçimde aydınlığa kavuşturduğu gerekçesiyle ödüllendirdi. Szymborska, aşk, ölüm ve geçmiş gibi karmaşık konuları, basit objeler ve sıradan resimlerle tasvir etmesiyle tanınıyor.

1923 yılında Polonya’nın batısındaki bir köyde dünyaya gelen Wislawa Szymborska, sekiz yaşında ailesi ile birlikte taşındığı Krakau’dan ayrılmadı. Szymborska, 1939 yılında Naziler Krakau’yu ele geçirdiğinde Yahudilerin toplama kampına gönderilmelerini engellemek için demiryollarında işçi olarak çalışmaya başladı.

Burada yatıyor birkaç şiir yazmış biri,
modası geçmiş parantezler gibi. Ölüye
Hiçbir edebiyat grubuna katılmadığı halde
Sonsuz bir dinlenme bağışlamış toprak.

‘ŞİİR SUSKUNLUKTA DOĞAR’
Çalışırken gizli gizli üniversiteye giden Polonyalı şair Szymborska, savaştan sonra sosyoloji ve edebiyat eğitimi aldı ama üniversiteyi bitiremedi. Szymborska’nın, ilk şiirlerinde sosyalizmin etkisi görülür. Daha sonra sosyalizmden duyduğu hayal kırıklığını dile getirmekten çekinmeyen Szymborska, kamuoyundan uzak yaşamasını seyrek verdiği bir röportajda, “ben kültürel bir kurum değilim. Kendimi sürekli gösteremem. Sabah sekizden akşam ona kadar konuş, konuş, konuş… Susmak için zamana ihtiyacım var. Çünkü şiir suskunlukta doğar” sözleriyle gerekçelendirdi.

Fulya CANŞEN ntvmsnbc Güncelleme: 15:56 TSİ 02 Şubat. 2012 Perşembe

Biyografisi ;

Polonyalı şair, yazar ve çevirmen Wislawa Szymborska, 1923’te Kornik’te doğdu. Krakov Jagiellonian Üniversitesi’nde Polonya Edebiyatı ve sosyoloji öğrenimi gördü. 1953’ten 1981’e kadar haftalık bir edebiyat dergisinin şiir editörlüğünü yaptı. On altı şiir kitabından ilkini 1952’de yayımladı. Denemeler, eleştiriler yazdı. Fransız şiirinden çeviriler yaptı. Şiirlerinde yanıltıcı bir yalınlıkla günlük konuşma dilini kullanarak insanın soyutlanışını araştırır, çoğunlukla bireyin benzersizliğini vurgular. İroni ustası olarak tanınır.
1963 Polonya Kültür Bakanlığı Ödülü’nü, 1991 Goethe Ödülü’nü, 1995 Herder Ödülü’nü, 1996 Polonya PEN Klüp Ödülü’nü ve 1996 Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Şiirleri ondan fazla dile çevrildi. Kitaplarından bazıları: Bunun İçin Yaşıyoruz, Kendime Sorular, Yeti’ye Sesleniş, Tuz, Eğlencenin Sonu Yok, Bir Varil Kahkaha… Başlıksız Olabilir adıyla bir kitabı Türkçe’ye çevrildi (Çev.: Neşe Taluy Yüce ve Agnieszka Ayşen Lytko, İyi Şeyler Yay., 1998)

1996’da ödülü aldığında 73 yaşındaydı ve o zaman “bu yaştan sonra başımı hiç bir şey döndüremez” demişti. 1957 yılından beri şiir yazıyordu, nazi zulmünü yaşamıştı ve stalinci zihniyetin baskısını görmüştü. onu tanımlamak isteyen akademi üyeleri, szymborska’nın tarihsel göndermeleri olan ironik bir şiir yazdığını söyledi. oysa süslü sözlere gerek kalmadan söylersek, saf şiirin peşindeydi.

Şiirlerinden Seçkiler ;

 

11 Eylül’den Fotoğraf

Yanan katlardan atladılar
bir, iki, birkaç daha,
daha üstte, daha altta.

Hayatta tuttu fotoğraf onları
ve şimdi korumakta
yerin üstünde, yere doğru.

Her biri bütün durumda henüz,
kendi yüzüyle
ve iyi saklanmış kanıyla.

Yeterince zaman var
dağılacak saçlar için,
ceplerden dökülecek
anahtarlar, madeni paralar için.

Havanın menzilindeler halen,
içindeler
az önce açılan yerlerin.

Onlar için iki şey yapabilirim sadece –
bu uçuşu betimlemek
ve son bir dize eklememek.

(Çeviren: Baki Yiğit)

 

Bazıları Şiir Sever

Bazıları –
yani herkes değil. Herkesin çoğunluğu bile değil ama azınlığı.
Okulları hiç sayma, orada zorunlu,
ve şairlerin kendileri,
olsa olsa her bin kişiden ikisi.

Sever –
ama kimisi de tavuk suyuna şehriye çorbası sever,
kimisi yersiz övgüleri ve mavi rengi sever,
kimisi modası geçmiş atkı sever,
kimisi haklılığını kanıtlamayı sever,
kimisi bir köpeği okşamayı sever.

Şiir –
ama ne menem bir şeydir şiir?
Bir dolu sallantılı yanıt
verildi bu soruya.
Ama anlamıyorum ve anlamıyorum ve sıkıca tutunuyorum ona
düşmemizi engelleyen parmaklık gibi.

(Çeviri: Tuğrul Asi Balkar)

 

Bir Köprüdeki İnsanlar

Garip bir gezegen, garip insanlarıyla.
Zaman teslim olur, ama tanımazlar.
Protestolarını ifade etmenin yolunu bulur,
Resimler yaparlar, bunun gibi mesela:

İlk bakışta özel bir şey yok.
Su görürsün
Bir sahil görürsün.
Akıntıya karşı zorlukla giden bir tekne görürsün.
Suyun üstünde bir köprü ve üstünde insanlar görürsün.
İnsanlar görünür şekilde adımlarını sıklaştırır,
çünkü demin başlamıştır bir yağmur
kara bir buluttan aşağıya kamçılarcasına.

Mesele şu ki arkasından hiçbir şey olmaz.
Bulut ne biçimini ne rengini değiştirir.
Yağmur ne yoğunlaşır, ne durur.
Tekne hareketsizce süzülür.
Köprüdeki insanlar
biraz önce bulundukları yere koşarlar.
Burada araya sokuşturmadan olmayacak:
bu hiç de öyle masum bir resim değil.
Burada durdurulmuştur zaman.
Yasaları çiğnenmiştir.
Gelişen olaylara etkisi engellenmiştir.
Hakaretle defedilmiştir.

Bir âsinin sayesinde,
belirli birinin, Hiroşige Utagava diye
(nasıl olmuşsa, aslında
uzun zaman önce hayli usulünce
aramızdan göç etmiş bir yaratık)
zaman tökezleyip düştü.

Belki de önemsiz bir kapristi,
birkaç galaksiyi örten uçuğun biriydi,
ama belki şunları da eklemeli:

Buralarda uygun görülür
bu küçük resme büyük itibar göstermek,
hayranlıkla bakıp çağdan çağa heyecanla titremek.

Bazıları için bu yeterli değil.
Boşanan yağmuru bile işitirler,
boyunlara ve omuzlara düşen serin damlaları duyarlar,
köprüye ve insanlara bakarlar,
sanki orada kendilerini görmüşçesine
hep aynı hiç bitirilmeyen koşuda
ebediyen yol alınacak sonsuz bir yol boyunca
ve utanmazlık içinde inanarak
işin aslında böyle olduğuna.

(Çeviri: Osman Deniztekin)

 

Bitiş Ve Başlangıç

Her savaşın ardından
birileri ortalığı temizlemeli.
Az buçuk bir düzen
kendiliğinden kurulmaz

Birileri temizlemeli kürekle
yollardaki döküntüleri
ki ceset dolu arabalar
devam edebilsin yollarına

Birileri tıkanıp kalacak elbet
çamurlarda ve küllerde
parçalanmış koltuklarda, cam
parçalarında
ve kanlı bezlerin arasında

Birileri kütükleri bulup
dayamalı duvarlara
pencerelere cam takmalı
kapıları geçirmeli menteşelere

Kendiliğinden olmaz bunlar,
fotoğraflarda
yıllar, yıllar alır.
Tüm kameralar şimdiden
başka bir savaşa gitti.

Köprüler yeniden kurulmalı
ve istasyonlar yenilenmeli.
Kolları sıvamaktan
gömleğin kolları parçalanmalı

Birisi elinde süpürge
anlatıyor savaşın nasıl olduğunu.
Öbürü dinliyor
ve parçalanmamış başını sallıyor.
Fakat hemen çok yakında
bulunmalı böyleleri
tüm bunlardan yorgun.

Birileri bazen
kazıp çıkarmalı çalıların altından
o boktan gerekçeleri
fırlatıp atmak için çöplüğe

Onlar ne yaptıklarını bilenler
yer açmalı
kendilerinden az bilenlere
azdan daha az bilenlere.
Hiç bilmeyenlere.

Çimenler örtüyor şimdi
nedenleri ve yaşananları.
Birileri yattığı yerden
ağzı açık
bakıyor bulutlara.

(Çeviri: Özkan Mert)

 

Brueghel’in İki Maymunu

Final sınavlarıyla ilgili gördüğüm düş şu:
yere zincirlenmiş iki maymun pencere kenarında oturmakta,
arkalarındaki gökyüzü titriyor,
deniz yıkanıyor.

Sınav İnsanlık Tarihi.
Kekeleyip kaçamak yanıtlar veriyorum.

Bir maymun, gözlerini dikmiş, alaycı bir kibirle dinliyor,
diğeri hayallere dalmış görünüyor —
ama sonuç açıklanınca ne diyeceğimi bilmiyorum,
kışkırtıyor beni usul usul
şıkırdatarak zincirini.

(Çeviren: Baki Yiğit)

 

Brueghel’in İki Maymunu

Final sınavlarıyla ilgili gördüğüm düş şu:
yere zincirlenmiş iki maymun pencere kenarında oturmakta,
arkalarındaki gökyüzü titriyor,
deniz yıkanıyor.

Sınav İnsanlık Tarihi.
Kekeleyip kaçamak yanıtlar veriyorum.

Bir maymun, gözlerini dikmiş, alaycı bir kibirle dinliyor,
diğeri hayallere dalmış görünüyor —
ama sonuç açıklanınca ne diyeceğimi bilmiyorum,
kışkırtıyor beni usul usul
şıkırdatarak zincirini.

(Çeviren: Baki Yiğit)

 

Hiçbir Şey Olmuyor İki Kez

Hiçbir şey olmuyor iki kez
ve olmayacak da. Bu nedenle işte
deneyimsiz doğmuşuz
ve rutinsiz öleceğiz.

En aptal öğrencileri
olsak da dünya okulunun
yinelemeyeceğiz dönemi
ne kışın, ne de yazın.

Yinelenmeyecek tek bir gün bile,
birbirine benzer iki gece yok.
Ne aynı olan iki öpücük,
ne de gözlere bakan aynı bakışlar.

Dün, hani birisi adını söylediğinde
yanımda yüksek sesle,
bir gül düşmüştü sanki
açık bir pencereden içeri

Bugün birlikte olduğumuzda
Çevirdim yüzümü duvara
Gül? Gül nasıl görünürdü sahi?
Çiçek miydi? Taş mı yoksa?

Sen, o kötü saat
neden karışıyorsun gereksiz korkuyla.
Varsın – öyleyse geçmelisin.
Geçeceksin – işte güzel olan.

Yarı sarılmışız gülümsüyor,
Anlaşmayı deniyoruz,
Birbirimizden farklı olmamıza karşın
İki saf su damlası örneği.

(Çeviri: Neşe Taluy Yüce – Agnieszka Ayşen Lytko)

 

Mezar Taşı Yazısı

Burada yatıyor birkaç şiir yazmış biri,
modası geçmiş parantezler gibi. Ölüye
Hiçbir edebiyat grubuna katılmadığı halde
Sonsuz bir dinlenme bağışlamış toprak.
Mezarın sadeliği mi? Şiirsel bir doğruluk var onda.
Üzerinde bir baykuş, ağırbaşlı mavi kantaron çiçekleri.
Buradan geçen yolcu, çıkar dizüstü bilgisayarını, bas “POWER”a,
Szymborska’nın yazgısını düşün biraz.

 

Tren İstasyonu

N. kentine varmayışım
tam zamanında oldu.

Uyarılmıştın
gönderilmeyen mektubumla.

Kararlaştırılan saatte
olmayabildin orada.

Tren 3. peronda durdu.
Bir sürü insan indi.

Yönünü çıkışa çevirdiğinden
kalabalığa katıldı yokluğum.

Bütün o telâşın içinde
birkaç kadın seğirtti
yerimi almak için.

Bir adam onlardan birine koştu.
Adamı tanımıyordum,
ama kadın tanıdı onu
hemen.

Onlar bizim olmayan dudaklarla
öpüşürlerken
bir bavul yok oldu,
benimki değil.

N. kentindeki tren istasyonu
sınavını geçti
nesnel varoluşta
akıp giden renklerle.

Her şey yerinde kaldı.
Yalnızlar acele ettiler
işaretli yollar boyunca.

Hattâ bir buluşma oldu
Planlandığı gibi.

Oradaki varlığımızın
Menzilinin ötesinde.

Olasılığın
kayıp cennetinde.

Bir başka yerde.
Bir başka yerde.
Nasıl da çınlamakta bu kısa sözcükler.

(Çeviren: Baki Yiğit)

 

Yüzyıl Devrederken

Diğerlerinden çok daha iyi olacaktı, 20’nci yüzyılımız,
Ama bunu kanıtlayacak zamanı yok artık.
Yılları sayılı,
adımı kararsız,
soluğu yetersiz.

O kadar çok şey oldu ki şimdiye kadar
olmaması gereken.
Olması gerekenlerse
olmadı.

İlkbahar olacaktı yolunda,
ve mutluluk da, öteki şeyler arasında.

Korku dağları ve vadileri terk edecekti.
Gerçek yalanın hakkından gelecekti.
Bazı felâketler
hiç yaşanmayacaktı bir daha
savaş gibi ve açlık gibi ve ötekiler gibi.

Bunlara saygı gösterilecekti:
savunmasızların savunmasızlığına,
güvene ve benzeri şeylere.

Kim bu dünyadan zevk almak istiyorsa
olanaksız bir görevle yüz yüzedir.

Akılsızlık komik değil.
Akıllılık neşe vermez.

Umut
o bildiğin aynı genç kız değildir artık
ve ötekiler gibi. Yazık.

Tanrı inanacaktı sonunda insana:
güvenilir ve güçlüdür,
güvenilir ve güçlü ama
hâlâ iki farklı beşer olduğuna.

Nasıl yaşamalı – bana bunu sordu birisi bir mektupta,
pek çok şey gibi bunu da
sormak istediğim birisi.

Yeniden ve her zamanki gibi,
ve yukarıda görüldüğü üzre
daha acil sorunlar yoktur
denenmemiş olanlardan başka.

(Çeviri: Tuğrul Asi Balkar)

 

Photograph From September 11

They jumped from the burning floors –
one, two, a few more,
higher, lower.

The photograph halted them in life,
and now keeps them
above the earth toward the earth.

Each is still complete,
with a particular face
and blood well hidden.

There’s enough time
for hair to come loose,
for keys and coins
to fall from pockets.

They’re still within the air’s reach,
within the compass of places
that have just now opened.

I can do only two things for them -describe this flight
and not add a last line.

(Translated by Clare Cavanagh & Stanislaw Baranczak)

 

Üç Gizemli Sözcük

‘Gelecek’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
İlk hecesiyle anında tarih olur
‘Sessizlik’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
Yok ederim sessizliği.

‘Hiç’ sözcüğü ağzımdan çıktığında,
Hiç kimsenin kavramayacağı bir şey yaratırım.

(Çeviri: Tuğrul Asi Balkar)

 

İlk Aşk

Diyorlar ki
ilk aşk en önemli olandır.
Bu çok romantik,
ama benim başımdan geçmedi.

Bir şey vardı ve yoktu aramızda,
bir şey devam etti ve bitti.

Ellerim titremez hiç
tesadüfen bulduğumda saçma sapan andaçları
ve iple bağlı – kurdeleyle bile değil –
bir demet mektubu.

Yıllar sonraki tek karşılaşmamız
bir masada söyleşen
iki sandalye.

Diğer aşklar
hâlâ nefes alıyorlar içimin derinliklerinde.
Bu ise çok kısa bir nefes, iç çekmek için bile.

Oysa aslında tamamen
diğerlerinin hâlâ başaramadığını yapıyor,
akla gelmeyen,
düşlerde bile görülmeyen:
beni ölümle tanıştırıyor.

(Çeviren: Baki Yiğit)

 

Yüzyıl Devrederken

Diğerlerinden çok daha iyi olacaktı, 20 inci yüzyılımız,
Ama bunu kanıtlayacak zamanı yok artık.
Yılları sayılı,
adımı kararsız,
soluğu yetersiz.

O kadar çok şey oldu ki şimdiye kadar
olmaması gereken.
Olması gerekenlerse
olmadı.

İlkbahar olacaktı yolunda,
ve mutluluk da, öteki şeyler arasında.

Korku dağları ve vadileri terk edecekti.
Gerçek yalanın hakkından gelecekti.
Bazı felâketler
hiç yaşanmayacaktı bir daha
savaş gibi ve açlık gibi ve ötekiler gibi.

Bunlara saygı gösterilecekti:
savunmasızların savunmasızlığına,
güvene ve benzeri şeylere.

Kim bu dünyadan zevk almak istiyorsa
olanaksız bir görevle yüz yüzedir.

Akılsızlık komik değil.
Akıllılık neşe vermez.

Umut
o bildiğin aynı genç kız değildir artık
ve ötekiler gibi. Yazık.

Tanrı inanacaktı sonunda insana:
güvenilir ve güçlüdür,
güvenilir ve güçlü ama
hâlâ iki farklı beşer olduğuna.

Nasıl yaşamalı—bana bunu sordu birisi bir mektupta,
pek çok şey gibi bunu da
sormak istediğim birisi.

Yeniden ve her zamanki gibi,
ve yukarıda görüldüğü üzre
daha acil sorunlar yoktur
denenmemiş olanlardan başka.

Çeviri: Tuğrul Asi BALKAR

 

Vietnam

“Kadın, adın nedir?” “Bilmiyorum.”
“Yaşın kaç? Nerelisin?” “Bilmiyorum.”
“Niçin o tüneli kazıyordun?” “Bilmiyorum.”
“Ne zamandır gizleniyorsun?” “Bilmiyorum.”
“Niçin ısırdın parmağımı?” “Bilmiyorum.”
“Bizden sana zarar gelmeyeceğini bilmiyor musun?” “Bilmiyorum.”
“Kimin tarafındansın?” “Bilmiyorum.”
“Bu bir savaş, seçimini yapmalısın?” “Bilmiyorum.”
“Köyün hâlâ yerinde duruyor mu?” “Bilmiyorum.”
“Şunlar senin çocukların mı?” “Evet.”

Çeviri: Tuğrul Asi BALKAR

 

Yıldırım Aşkı

ikisi de emin.
birbirlerine bağlandıklarına bir anda.
böylesi emin olmak güzel de
emin olmamak daha güzel.

daha önce tanışmadıklarına göre
aralarında hiçbir şey olmadığını sanıyorlar.
belki ta eskiden, yanyana geçtikleri sokaklar,
koridorlar, basamaklar ne derler buna peki?

sormak isterdim onlara,
anımsıyorlar mı acaba,
belki döner bir kapıda
hani bir gün yüzyüze?
bir “özür dilerim” sıkışık kalabalıkta belki?
ya da bir ses telefonda “yanlış numara”?
– ama biliyorum yanıtlarını.
yo, anımsamıyorlar.

uzun zamandan beri
rastlantının onlarla oynaması
şaşırtırdı kuşkusuz onları.

ama hazır değil henüz,
onlar için yazgıya dönüşmeye
bir yaklaştırıp bir uzaklaştırıyor onları,
yollarını kesiyor,
kahkahasını tutup, bir kenara sıçrıyordu
rastlantı.

imler vardı, belirtiler de,
varsın anlaşılmasınlar, ne var ki bunda?
belki üç sene önce,
geçen salı belki
bir yaprak,
hani uçan omuzdan omuza?

yitirilen, bir kenara kaldırılan bir şey vardı.
çocukluğun çalılığında bir top belki, kim bilir?

kapı tokmakları, ziller de vardı,
hani belki bir gün
dokunmanın örtüştüğü bir sonraki dokunmayla.
emanette yanyana duran valizler belki.
ya da aynı gece görülen tek bir düş,
kalkar kalkmaz belirsizleşen hani.

her başlangıç çünkü
bir devamdır aslında,
olayların defteri ise
hep yarı açık durur.

(Çeviri: Neşe Talay Yüce ve Agnieszka Ayşen Lytko)

Share.

About Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn