escort bayanlar ankara escort,

izmir escort bursa escort izmir bayan escort istanbul escort antalya escort izmir escort bayan izmir escort bursa escort bursa escort kızlar istanbul escort bayan gaziantep escort istanbul escort istanbul escort kızlar istanbul escort

Franz Kafka – Günlükler

0

BİRİNCİ DEFTER

Bir sevgilinin önünden geçer gibi genelevin önünden geçtim.

Yaşamımın beni memnun bırakabilecek bir şey yazmadan geçirdiğim ve herkesin buna yükümlü olmasına karşın hiçbir gücün bana geri veremeyeceği beş ayından sonra aklıma sonunda bir düşünce geliyor, tutup kendi kendime danışmak istiyorum. Sorular yöneltince hâlâ kendimden, kendim olan bu ot yığınından yanıtlar alabiliyordum. Beş aydır ot yığınından geri kalır yanım yoktu çünkü; akıbeti bir yaz günü ateşe verilerek duruma tanık olacak birinin gözünü açıp kapamasından daha kısa sürede yanıp gitmek olacağa benzeyen bir ot yığını. Ve söz konusu akıbet buyursun gelsindi! Hatta bin kat fazlası başıma gelse yeriydi, çünkü mutsuz geçen beş aydan ötürü pişmanlık duyduğum bile yok. Durumum bir mutsuzluk durumu değil, ama mutluluk da değil, umursamazlık da, güçsüzlük de, yorgunluk da, başka bir şey de değil. Peki ne? Bunu bilemeyişim, sanırım yazma yeteneksizliğimden kaynaklanıyor. Söz konusu yeteneksizliği de, nedenini bilmeksizin anlıyor gibiyim. Yazarken aklıma gelen şeyler kökten değil, ancak ortalarda bir yerden doğuyor. Böyle olunca, bunları çıkıp tutsun biri tutabilirse! Sapının orta yerinden büyümeye başlayan bir otu tutmaya ve ona tutunmaya çalışsın! Bunu yapan tek tük kimseler vardır belki; örneğin Japon gözbağcıları zemine değil de, yerde yarı yatar durumdaki birinin havaya kalkık tabanlarına dayanan, bir duvara yaslatılmayıp boşlukta yükselen bir merdiveni tırmanıp çıkar. Ben bunu beceremem; kaldı ki benim merdivenin emrindeki böylesi tabanlar yoktur. Ama kukusuz yetmez bu kadarı; kendime yalnızca soru yöneltmem konuşmamı sağlamaz. Şimdilerde o kuyrukluyıldız üzerine çevrilen teleskoplar gibi, her gün en azında bir satırın kendi üzerime yöneltilmesi gerekiyor. Eh, bir kez de o cümle karşısında kendimi bulayım! Söz konusu cümlenin ayartısına kapılarak hani; tıpkı geçtiğimiz Noel’deki gibi. Geçtiğimiz Noel’de o kadar ileri gittim ki, kendimi ancak zorlukla tutabildim; gerçekten en son basamağına ulaşmıştım merdivenin; merdivense, yere dayalı ve duvara yaslatılmış, kımıldamadı hiç. Ama o ne yer, o ne duvardı! Yine de devrilmemişti merdiven; ayaklarım onu işte öylesine yere bastırmış, öylesine duvara yapıştırmıştı.

Örneğin, bugün üç küstahlıkta bulundum; biri bir kondüktöre, biri amirlerimden birine karşı. Doğru, iki tane hepsi; ama mide sancısı gibi beni acıyla kıvrandırıyor. Herkesin küstahlık gözüyle bakacağı davranışlardı, nerde kaldı benim tarafımdan öyle görülmesinlerdi. Evet, kendimden dışarı çıkmış, havada, sis ortasında boğuşuyordum ve işin en kötüsü, bana eşlik edenlere karşı da küstahlığı küstahlık olduğu için yaptığımı, yapmadan duramadığımı, bunun için zorunlu tavrı takınıp sorumluluğu yüklenmem gerektiğini kimsenin farkına varmayışıydı. Ama hepsinden beteri, tanışlarımdan birinin bu küstahlığı bir karakter belirtisi bile değil, karakterin kendisi sayması, dikkatimi söz konusu küstahlık üzerine çekmesi ve ona hayranlık duyması oldu. Sanki ne diye kendi içimde kalmıyorum? Kuşkusuz, şimdi şöyle diyorum kendi kendime: Görüyorsun, bu dünya senin şamarlarına boyun eğiyor; kondüktörle yeni tanışın sen ayrılıp giderken serinkanlılıklarını yitirmedi, hatta sonuncusu güle güle dedi sana. ama bunun hiçbir anlamı yok. Kendinden dışarı çıkarak bir şeyi ele geçiremezsin; üstelik, bulunduğun çemberde kaybedebileceğin ne çok şey olabilir! Bu konuşmama yalnızca şu yanıtı veriyorum: Ben de çember dışına çıkıp başkalarına dayak atacakken, çember içinde kalıp dayak yerim daha iyi. Peki ama, nerde bu kahrolası çember? Bir süre, püskürtme kireçle çizilmiş gibi yerde görmüştüm; ama şimdi sağda solda belli belirsiz süzülüp duruyor, hatta o kadar bile değil.

19 Temmuz 1910, Pazar

Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam.

———

Düşününce, eğitimimin kimi bakımdan bana pek zararı dokunduğunu söylemeden duramıyorum. Hani kıyı köşedeki bir yerde, örneğin dağ başında bir viranede eğitilmiş değilim; böyle olsa, ağzımdan suçlayıcı bir kelime çıkmazdı. Söyleyeceklerimi geçmişteki o pek çok öğretmenimden hiçbirinin anlamayabileceğini göze alıp diyebilirim ki, böyle bir viranenin küçük bir sakini olmak, çok, hem de pek çok memnun ederdi beni; dört bir yandan, yıkıntılar arasından süzülerek ılık sarmaşıklar üzerine vuracak güneşte adamakıllı yanmış, yaban otları gürlüğünce içimden fışkıracak olumlu özelliklerin baskısı altında ilk zamanlar elbet güçsüz…

Düşününce, eğitimimin kimi bakımdan bana pek zararı dokunduğunu söylemeden duramıyorum. Bu suçlama bir hayli kişiyi, yani anne ve babamı, akrabalarımdan birkaçını, evimize girip çıkan konukları, değişik yazarları, beni bir yıl boyunca sabahları okula götüren çok iyi anımsadığım bir ahçı kadını (On yıl sonra 21 Haziran 1920’de Milena Jesenska’ya yazılan bir mektupta Kafka’nın bu çocukluk anısı yeniden karşımıza çıkar: “Örneğin ilkokulun birinci sınıfında. Ufak tefek, kara kuru, sıska, sivri burunlu, avurtları çökük, sarımsı tenli, ama sağlam vücutlu, enerjik ve kendini üstün gören ahçı kadın beni her gün alıp okula götürürdü… Ve bu durum sanırım bir yıl boyu yinelendi.”), bir yığın öğretmeni (belleğimde iyice bir araya sıkıştırmam gerekiyor hepsini, yoksa zaman zaman içlerinden biri aklımdan çıkıp gidebilir; ama hepsini de bir araya sıkıştırdım mı, bütün’de yer yer çatlayıp dökülmeler oluyor), bir okul müfettişini ve yolda ağır ağır yürüyen yayaları hedef alıyor; sözün kısası, kalabalık arasından bir hançer gibi kıvrılarak ilerliyor suçlama ve hiç kimse, yine söylüyorum hiç kimse hançerin ucunun ansızın kendi önünde, arkasında veya yamacında belirmeyeceğinden emin olamaz. Bu suçlamaya karşı hiçbir itiraz istemiyorum. Şimdiye kadar fazlasıyla dinledim hepsini ve çoğunda suçlamam çürütüldü; dolayısıyla, itirazları da suçlama kapsamına alıyor ve şöyle diyorum: Eğitimimin ve suçlamamla ilgili itirazların kimi bakımdan bana pek zararı dokundu.

Sık sık düşünüyor ve her defasında eğitimimin kimi bakımdan bana pek zararı dokunduğunu söylemeden duramıyorum. Suçlama, bir yığın insanı hedef alıyor. Ancak, hepsi bir arada dikiliyor bu insanların, topluca çekilen eski aile fotoğraflarındaki gibi birbirlerine karşı nasıl bir konumda duracaklarını bilemez görünüyorlar; gözlerini yere indirmeyi akıllarına getirmiyor, beklemekten gülümsemeyi göze alamıyorlar. Aralarında annem ve babamla birkaç öğretmen, çok iyi anımsadığım bir ahçı kadın, dans kursundan tanıdığım birkaç kız, eskiden evimize girip çıkmış birkaç kişi, birkaç yazar, birkaç yüzme öğretmeni, bir kondüktör, bir okul müfettişi, kendilerine topu topu bir kez yolda rastladığım üç beş insan, şu anda anımsayamadığım daha başkaları, artık hiç anımsayamayacaklarım ve nihayet ilgimi başka şeyler çektiğinden derslerinin hiç farkına varmadığım öğretmenlerim; kısacası öyle çoklar ki, birinin ilk kez adını anmamak için dikkat etmem gerekiyor. Ve işte hepsine karşı suçlamamı açığa vurup bu yoldan onları birbiriyle tanıştırıyor, ama itirazlara göz yummuyorum. Doğrusu yeterince itirazlara katlandım şimdiye kadar ve çoğunda suçlamam çürütüldü; dolayısıyla itirazları da suçlama kapsamına alıyor, eğitimimden ayrı onların da kimi bakımdan bana pek zararı dokunduğunu açıklıyorum.

Kıyı köşede bir yerde eğitildiğim mi sanılıyor yoksa? Hayır! Bir kentin göbeğinde eğitildim, bir kentin göbeğinde. Dağ başında bir viranede ya da bir göl kıyısında değil örneğin. Annemle babam ve onların yanı sıra bazı kişiler şimdiye kadar suçlamamla örtülmüştü ve gri renkteydi; oysa şimdi, kendilerine yönelttiğim suçlamayı kolaycacık bir kenara itip gülümsüyorlar; çünkü ellerimi çekip aldım kendilerinden, alnıma götürdüm ve düşünüyorum: Bir viranenin küçük bir sakini olmalıydım; kulaklarım kargaların çığrışmasında, üzerimde onların uçuşan gölgeleri, ay altında serinleyerek; yaban otları gürlüğünce içimden fışkıracak olumlu özelliklerin baskısı altında ilk zamanlar biraz güçsüz; dört bir yandan, yıkıntılar arasından sızarak sarmaşık yatağıma vuracak güneşte yanmış.

Çokluk düşünüyor, düşüncelerimi hiç karışmadan kendi akışına bırakıyor ve nasıl yaparsam yapayım her seferinde eğitimimin kimi bakımdan bana müthiş zararı dokunduğu sonucuna varıyorum. Böyle bir sonuç, pek çok insana yönelik bir suçlamayı içeriyor. Anne ve babamla akrabalar, belli bir ahçı kadın, öğretmenler, birkaç yazar, dost birkaç aile, bir yüzme öğretmeni, yazları sayfiyelerin yerli halkı, kent parkında kendilerinden böyle bir şey beklenmeyecek birkaç hanımefendi, bir kuaför, bir dilenci kadın, bir vergi tahsildarı, ev doktoru ve daha pek çok kimse; hepsini ismiyle belirtmeye kalksam ve belirtebilsem, daha da kabarık olurdu sayıları. Kısacası o kadar çoklar ki, kalabalıkta birinin adını iki kez anmamak için dikkat etmem gerekiyor. Hani bu durumda denilebilirdi ki, bir kez ilgili sayının çokluğuyla suçlama sağlamlığını yitirir ve yitirmek zorundadır; çünkü suçlama bir strateji uzmanı değildir, dümdüz bir yol izler, oraya buraya sapmak diye bir şey bilmez. Hele benimkisi gibi geçmişte kalan kişilere yönelikse. Kişiler istenildiği kadar bilinçaltında sürdürülen bir çabayla bellekte alıkonulsun, bundan böyle ayakları bir zemine basmayacağı gibi, ayakların kendilerinin de artık bir sabun köpüğünden geri kalır yanı olmayacaktır. Geçmişte bir oğlanı eğitirken işledikleri hataları böyle bir durumdaki insanların başlarına kakmaktan da ne yarar umulabilir; bir oğlan ki, biz kendilerini nasıl anlamıyorsak, onlar da bu oğlanı artık bir türlü anlayamamaktadır. Ancak, ilgili zamanları kendilerine anımsatmak bile olanaksızdır, bundan böyle anımsayabilecekleri hiçbir şey kalmamıştır çünkü; üzerine fazla düştünüz mü, sizi suskun bir kenara iterler. Hiç kimse kendilerini anımsamaya zorlayamaz, ama bir zorlamadan da söz açılamaz asla, çünkü pek büyük bir olasılıkla söylenen sözleri işitmezler. Yorgun köpekler gibi ortada dikilir, çünkü tüm güçlerini bellekten silinip gitmemek için harcarlar. Ama gerçekten sizi dinlemeleri ve konuşmaları sağlansa, kulaklarınız onların karşı suçlamalarıyla işte öylesine uğuldayıp dururdu, çünkü insanlar ölülerin saygınlığı inancını ölünceye kadar içlerinde taşır, öbür dünyaya göçtükten sonra da bu inancı oradan kat kat daha büyük bir güçle size karşı savunurlar. Tutalım ki böyle bir görüş doğru değildir ve ölülerin kendileri yaşayanlara karşı gayet büyük bir görüş doğru değildir ve ölülerin kendileri yaşayanlara karşı gayet büyük bir saygı duymaktadır, işte asıl o zaman bu yaşamdaki geçmişlerine sahip çıkarlar, dolayısıyla bizler yine kulaklarımızda aynı uğuldamayı hissederdik. Diyelim bu görüş de yanlıştır ve ölüler hiç de pek yan tutan varlıklar değildir, o zaman da yine doğruluğu kanıtlanamayan suçlamalara başvurularak rahatlarının kaçırılmasına asla rıza göstermeyeceklerdir. Çünkü böylesi suçlamalar, bir kez insanın karşısındakine doğruluğunu kanıtlayamayacağı nitelik taşır. Geçmişte yapılmış eğitim hatalarının varlığı kanıtlanamazken, bunları kimlerin işlediği nasıl kanıtlanabilir? Eh, böyle olunca bir suçlamanın sonunda bir göğüs geçirmeye dönüşmemesi akıl alacak şey midir? İşte benimkisi böyle bir suçlama. Sağlam bir iç yapısı var ve kuramsal yoldan ayakta tutuluyor. Bende gerçekten mahvettikleri şeye gelince, şimdilik unutayım bunu ya da bağışlayayım ve bununla ortalığı velveleye vermeyeyim daha iyi. Ama üzerimde uyguladıkları eğitimle beni şimdikinden değişik insan yapmak istediklerini her an kanıtlayabilirim. Yani beni eğitenlerin niyetlerini göz önünde tutarak bana verebilecekleri zararı suçlama ve gülmelerden oluşan bir salvoyu öbür dünyadan içerlere yolluyorum. Ama bunların hepsi bir başka amaca hizmet ediyor. Her şeye karşın benden bir parçayı, kusursuz nefis bir parçayı mahvettikleri suçlamasının -düşte bazen söz konusu parça, başkaları için ölü bir nişanlı neyse öyle görünüyor gözüme-, hep bir göğüs geçirmeye dönüşmek için hazır bekleyen bu suçlamanın dürüst bir suçlama olarak, ki gerçekten de öyle, bir kez sapasağlam öbür dünyaya ulaşması gerekiyor. Böylece başına bir hal gelmeyecek büyük suçlamayı elinden tutuyor; büyük suçlama yürürken küçüğü sekiyor; ama küçük suçlama bir kez öbür dünyaya ayak basmasın, kendini kanıtlayacak, ki hep bekledik bunu, davula bir trompet gibi eşlik edecek.

Çokluk düşünüyor, düşüncelerimi hiç karışmadan kendi akışına bırakıyor, ama her seferinde eğitimimin beni aklımın alamayacağı kadar mahva sürüklediği sonucuna varıyorum. Dıştan bakınca ben de herkes gibi bir insanım, normal bir vücut yapısına sahip olduğum gibi, bedensel eğitimim de her normal sınırlar içinde kaldı. Boyum hayli kısa, kendim biraz şişmanım, öyleyken pek çok kişi beğeniyor beni, kızların da hoşuna gidiyorum. Bu bakımdan diyecek bir şey yok. Daha geçenlerde kızın biri pek akla yatkın bir şey söyledi: “Ah, sizi şöyle bir çıplak görebilsem, ne yakışıklı olduğunuzu anlar, sizi öpmeden duramazdım.” Ama burada şu üst dudak, orada şu kulak sayvanı, burada bir kaburga, orada bir parmak eksik olsa, başımda kel yerlere rastlansa da çiçek bozuğu bir yüzüm bulunsa, yine de içteki perişanlığımı yeterince yansıtmazdı. Söz konusu perişanlık doğuştan gelmiyor, bu yüzden katlanılması daha çok acı veriyor insana. Çünkü ben de herkes gibi en salakça bir eğitimin bile yerinden oynatamayacağı bir ağırlık merkeziyle dünyaya geldim. Bu kusursuz ağırlık merkezi hâlâ bende, kendisine ait vücut ise adeta ortada yok artık. Hiçbir iş görmeyen bir ağırlık merkezi de kurşunlaşır ve insanın bedeninde bir filinta mermisi gibi kalır hep. Ama söz konusu perişanlığı sonradan kazanmış da değilim, benim bir suçum olmadan doğup çıktı ortaya, bana yalnız katlanmak düştü. Dolayısıyla, ne kadar ararsam arayayım, içimde pişmanlık diye bir şeye hiçbir yerde rastlayamıyorum. Doğrusu böyle bir pişmanlık iyi bir şey olurdu, kendi içine akıtır gözyaşlarını, ağlaya ağlaya açılır, acıyı çekip bir kenara alır, her işi tek başına bir namus sorunu gibi çözümler, bizi ferahlatarak ayakta kalmamızı sağlardı.

Perişanlığım söylediğim gibi doğuştan değil; sonradan kazanılmış da değil; ama yine de, hayal güçlerini epey zorlayarak ellerindeki seçkin çarelerden yararlanmalarına karşın başkaları benimkinden çok daha küçük bir mutsuzluğa, örneğin pek çirkin bir kadına, yokluklara, rezil bir mesleğe benim kadar iyi katlanamıyor, öyleyken yüzüm umutsuzluktan kara değil, ak ve kırmızı.

Ne var ki eğitimim, amaçladığı gibi varlığımın pek derinlerine işleseydi böyle olmazdım. Belki de çocukluğum buna elvermeyecek kadar kısa geçti; eğer böyleyse, söz konusu kısalıktan şimdi kırklı yıllarımda bile bütün kalbimle övgülerimi esirgeyemeyeceğim; ancak böylelikle çocukluğumda uğradığım kayıpların bilincine varmama, ayrıca bu kayıpları sineye çekmeme, ayrıca geçmiş dolayısıyla dört bir yana suçlamalar yöneltmeme yetecek kadar ve biraz da kendim için kimi güçler kaldı geride. Ne var ki, bütün bu güçler küçükken sahip olduğum, benim çocukluğun felaketleriyle herkesten çok yüz yüze getirmiş güçlerden biri zerredir yalnız; nihayet toz ve rüzgâr iyi bir koşu arabasının peşine düşer, takıp geçer onu, karşıdan çeşitli engeller uçarak yaklaşıp tekerleklere çarpar; öyle ki sevildiğine nerdeyse inanası gelir insanın.

Şimdi nasıl biriyim, içimden dışarı çıkmak isteyen suçlamaların gücü bunu hepsinden açık seçik gösteriyor. Öyle zamanlar yaşadım ki, çılgınca bir öfkenin önüne kattığı suçlamalardan başka şey barınmadı ruhumda, vücut sağlığımın yerinde olmasına karşın sokakta yabancı insanlara tutunmadan yapamadım, çünkü içimdeki suçlamalar elde hızla taşınan bir kaptaki su gibi kendilerini bir baştan öbür başa savurup duruyordu.

O zamanlar geride kaldı. Suçlamalar, eğilip kaldırmayı bundan böyle pek göze alamadığım yabancı araç ve gereçler gibi ruhumda sağa sola saçılmış duruyor. Bu arada eski eğitimimin olumsuz etkileri sanki giderek varlığımda yeniden duyuruyor sesini. Anımsama hastalığı, belki ben yaştaki bekâr erkeklerde genellikle görülen bu özellik, suçlamalarımla bozguna uğratmayı düşündüğüm insanlara kalbimi açıyor yeniden; dolayısıyla, örneğin yemek yemek gibi eskiden pek sık tekrarlanan dünkü gibi bir olay şimdi öyle seyrek gerçekleşiyor ki, bunu not edemeden geçemeyeceğim.

Ama bu bir yana, şimdi pencereyi açmak için kalemi elimden bırakırken ben, saldırgan düşmanlarının ekmeğine yağ süren bulunmaz biriyim belki. Çünkü kendi değerimi küçümsüyorum, bir kez bu kadarı başkalarının değerini gözde büyütmek demektir. Oysa ben, bu başkalarının değerini zaten büyültmekteyim gözümde. Öte yandan, kendim kendime doğrudan zarar verip duruyorum. İçimde suçlamalara başvurmak hevesi uyandı mı, tutup pencereden dışarı bakıyorum. Karşıda, kayıklarının içinde, okuldan getirilerek ırmağın üzerine bırakılmış öğrenciler gibi sessiz sakin oturmuş balık tutanların bulunmadığını kim ileri sürebilir; doğru, onların kımıldamadan duruşlarına, sineklerin pencere camlarında devinimsiz duruşları gibi akıl erdirilmez çokluk. Ayrıca köprüden, kuşkusuz her zamanki gibi kaba bir rüzgâr uğultusuyla elektrikli tramvaylar geçmekte, bozuk saatler gibi zillerini öttürmektedir. Sonra, göğsünde madalyanın sarı ışığı, baştan aşağı siyahlar içindeki polisin cehennemden başka bir şeyi aklına getirmediğinden ve ansızın -ağlıyor mu, hayal mi görüyor, yoksa oltasındaki mantarla mı uyumakta- kayığının kenarına doğru eğilen bir balıkçıyı kafasında benimkine benzer düşüncelerle seyrettiğinden kuşku duyulamaz. Hepsi doğrudur bunların, ama zamanı gelince; şimdiyse doğru olan yalnız suçlamalarıdır.

Bir yığın insanı hedef alıyor suçlamalar; bu, insanı korkutabilir, yalnız ben değil, başka herkes de en iyisi pencereden ırmağı seyrederdi. Bir kez anne ve babamla hısım ve akrabalarımın beni sevdiklerinden bana zararlarının dokunması suçlarını daha da büyültüyor; çünkü sevgiden bana ne çok yararları dokunabilirdi. Sonra, dostumuz olan kem gözlü aileler suçluluklarının bilinciyle kendilerini ağırlaştırıyor, yukarı çıkıp bellekte görünmekten kaçıyorlar. Sonra da mürebbiyeler, öğretmenler, yazarlar ve hepsinin ortasında belli bir ahçı kadın, daha sonra kendileri için ceza olsun diye iç içe geçen bir ev doktoru, bir kuaför, bir vergi tahsildarı, bir dilenci kadın, bir kırtasiyeci, bir park bekçisi, bir yüzme öğretmeni, sonra kent parkındaki kendilerinden böyle bir şey beklenemeyecek yabancı hanımlar, masum doğayla adeta alay eden sayfiyelerin yerli halkı ve daha başka pek çok kimse. Hepsini ismiyle belirtmeye kalksam ve belirtebilsem daha da kabarık olurdu sayıları. Kısaca o kadar çoklar ki, birinin adını iki kez anmamak için dikkat etmek gerekiyor.

Çokluk düşünüyor, düşüncelerimi hiç karışmadan kendi akışına bırakıyor, ama her seferinde eğitimimin bana tanıdığım bütün insanlardan daha çok ve aklımın almayacağı kadar zararı dokunduğu sonucuna varıyorum. Ama bunu ancak zaman zaman bir fırsatını bulup dile getirebilirim, çünkü biri çıkıp bana: “Sahi mi? Nasıl olur? İnanılacak şey mi?” gibi bir soru yöneltmeye görsün, asabi bir korkuya kapılıp kendimi frenlemeye çalışıyorum.

Dıştan benim görünüşüm de başkalarınınki gibi; ayaklarım var, gövdem ve başım var, pantolonum, ceketim ve şapkam var ayrıca; adamakıllı bir beden eğitiminden geçirildim; ama yine de hayli kısa boylu ve güçsüz kalışım böyle bir şeyin önlenemediğini gösteriyor. Şunu da belirteyim ki çoklarınca beğeniliyor, genç kızların bile hoşuna gidiyorum; hoşlarına gitmediklerim ise bana katlanılabilir biri gözüyle bakıyorlar.

Anlatıldığına göre, ki bizim de buna inanmak için bir eğilim yaşar içimizde, erkekler tehlike anında yabancı güzel kadınları bile hiç umursamazmış; diyelim yanan bir tiyatrodan kaçarken ayaklarına dolaştılar mı onları bir kenara itip duvara yapıştırır, başları, elleri ve dirsekleriyle sürüp atarlarmış önlerinden. Bunu işiten bizim çenebaz kadınlar susuyor, bitip tükenmeyen konuşmaları bir fiile ve bir noktaya kavuşuyor, hareketsiz durumlarından ayrılıp yukarı kalkıyor kaşları, nefes alıp verişlerinin bacak ve kalçalarında yol açtığı devinimler son buluyor, dehşetle aralanmış ağızlarından her zamankinden çok hava giriyor içeri ve avurtları biraz şişmiş görünüyor.

29 Eylül 1911

Goethe’nin günlükleri. (Bir olasılıkla not, Goethe’nin Tempel-Klasikler Dizisi’nde çıkan Bütün Eserleri’nin “Fransa’da Campagne. Minz’in Kuşatılması. İsviçre’ye Seyahat. Ren, Mainz ve Neckar Kıyısında” ismini taşıyan 14. cildiyle ilgili bulunuyor.)Günlük tutmayan kişi, bir günlük karşısında yanlış bir konumdadır. Diyelim böyle biri Goethe günlüğünde: “11.1.1797. Bütün gün evde çeşitli uğraşlarla geçirildi” notunu okudu; ona öyle gelir ki, sanki kendisi bir günde asla bu kadar az iş yapmamıştır. Goethe’nin gezi gözlemleri bugünkülerden değişik; çünkü bir posta arabasından yapılıyor gözlemler ve arazinin yavaş yavaş değişime uygun olarak daha yalın bir biçimde oluşup çıkıyorlar; dolayısıyla, söz konusu yerleri görmeyenler bile çok kolay izleyebiliyor bunları. Serinkanlı ve düpedüz pitoresk bir düşünüş biçimi gözlemlerde kendini açığa vuruyor. Çevre arabada yolculuk eden kimseye yerek karakteriyle hırpalanıp örselenmeden kendini sunup şoseler ülkeyi demiryollarından çok daha doğallıkla katettiğinden ve belki şoselerle demiryolları arasında ırmaklarla kanallar arasındakine benzer bir ilişki bulunduğundan gözlemcide zorlamalara yer kalmıyor ve fazla bir zahmete girmeden sistematik olarak her şeyi görebiliyor. Bu yüzden, enstantane gözlemler az günlükte; böylesi gözlemler çokluk iç mekânlarda rastlanıyor; iç mekânlarda belirli kişiler gözler önünde birbirlerinden ayrılamayacak gibi ansızın boy gösteriyorlar; örneğin Heidelberg’teki Avusturyalı subaylar; oysa Wiesenheim’deki erkeklerin anlatıldığı bölüm doğaya daha yakın “mavi ceket ve işleme çiçeklerle bezenmiş ak yelekler giyiyorlar” (belleğe dayanılarak yapıldı bu alıntı). Ren nehrinin Schaffhausen’de yaptığı çağlayana ilişkin epey uzun bir yazı, orta yerinde büyücek harflerle: “Uyarılmış düşünceler.”

2 Ekim 1911

Uykusuz gece. Bir dizi uykusuz gecelerden üçüncüsü. İyi uyuyor, ama bir saat sonra başımı yanlış bir deliğe sokmuşum gibi gözlerimi açıyorum. Büsbütün uyanık bekliyor, hiç uyumamışım ya da ancak ince bir zar altında uyumuşum gibi bir duyguya kapılıyorum; uykuya dalma çabasını yine karşımda buluyor, kendimi uyku tarafından kapı dışarı edilmiş görüyorum. Bütün gece saat beşe kadar sürüyor bu; bir yandan uyuyor, bir yandan yoğun düşlerle uyanık tutuluyorum. Gördüğüm düşlerle çaresiz boğuşup dururken, kendi kendimin yanı başında uyuyorum düpedüz. Saat beşe doğru uykunun son zerresi de harcanıp tüketiliyor; artık yalnız düş görüyorum, bu da uyanık kalmaktan daha çok yoruyor beni. Kısacası, bütün geceyi, sağlıklı bir insanın gerçek uykuya dalmadan önce kısa bir süre yaşadığı uyur uyanıklık durumunda geçiriyorum. Uyandığımda bütün düşler çevremi sarıyor, ama üzerlerinde uzun boylu düşünmekten kaçıyorum. (…)

3 Ekim 1911

Dünkünün tıpkısı bir gece; ancak, daha güç uykuya daldım. Uykuya dalarken kafamın içinde, burun kökümün yukarısında adeta alnımdaki üzerine fazla bastırılan bir kırışıklığın yol açtığı dikine bir ağrı. Uykuya dalmada yararı dokunacağı inancıyla kendimi ağırlaştırabileceğim kadar ağırlaştırmak isteyerek kollarımı kavuşturmuş, ellerimi omuzlarımın üzerine koymuştum; öyle ki, teçhizatını kuşanmış bir asker gibi yatıyordum. Yine düşler, daha uykuya dalmadan önceki uyanıklıktan içeri yansıyan düşler beni uyutmadı. Sanatçı yeteneğiyle donatılmış biri olduğum düşüncesi, akşam ve sabahları başı sonu görülmeyen bir sel gibi varlığımı dolduruyor. Varlığımın temeline varıncaya kadar kendimi yumuşamış hissediyorum, istediğim her şeyi içimden çekip alabilirim adeta. Bu tür güçlerin yuvalarından dışarı uğratılması, ama sonradan etkinliklerini izin verilmeyişi bana B. (Celina Bailly: Bir zaman Kafka ailesinin yanında çalışmış Fransız mürebbiye) ile aramdaki ilişkiyi anımsatıyor; burada da özgür bırakılmayıp geri tepen ve kendi kendilerini yok eden duygu akımları var; ama -aradaki fark da bu- şimdiki durumumda daha gizemsel güçler ve elimdeki en son nesne söz konusu.

4 Ekim 1911

Huzursuzum, hiç keyfim yok. Dün uyumadan önce başımın içinde, sol yukarıda çıtır çıtır sesler çıkararak yanan serin bir alevcik hissettim. Bir gerginlik, çoktan sol gözümün üstüne gelip yuvalanmıştı. Hani düşününce öyle sanıyorum ki, bir ay sonra özgürlüğe kavuşacağımı söyleseler bile bürodaki çalışmaya daha fazla katlanamayacağım. Ama yine de görevimi yapıyorum çokluk, şefimi memnun bırakacağıma güvendiğim zamanlar pek rahatım ve durumumu hiç de korkunç bulmuyorum. Zaten dün akşam kasten vurdumduymaz biri durumuna soktum kendimi, gezmeye çıktım, Dickens’i okudum; derken kendimi biraz daha sağlıklı hissettim ve şimdi benden biraz uzaklaşmasına karşın benim haklı bulduğum hüznü yaşama gücümü yitirdim; bu ise, bana her zamankinden iyi uyuyacağım umudunu verdi. Gerçekten biraz daha derin oldu uykum, ama yeterince uzun sürmedi ve sık sık kesintiye uğradı. Kendimi avutmak isteyerek dedim ki: Varlığımdaki büyük çalkantıyı yine bastırdım; ama eskiden böyle zamanlardan sonra olduğu gibi bu kez kendi üzerindeki denetimi elden çıkarmayacak, şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapıp çalkantının artçıl esintilerini hep aklımda tutacağım. Böyle davranırsam, belki içimde gizli saklı bir dayanma gücü ele geçirebilirim.

5 Ekim 1911

Birkaç günden sonra ilk kez içimde yine o tedirginlik duygusu; hatta bu yazı karşısında bile kaybolmuyor. Odaya girip elinde kitapla masaya oturan kızkardeşime karşı duyduğum müthiş öfke. Bu öfkeyi açığa vurmak için ilk küçük fırsatı kollayış. Derken kızkardeşim, zarfından çıkardığı bir kartvizitle dişlerini kurcalıyor. Öfkenin kafamın içinde yoğun bir duman bulutu bırakarak dağılıp gidişi; ardından hafifleme ve bir güven duygusu; yeniden yazmaya koyuluyorum.

17 Ekim 1911

Hiç vaktim olmayıp içimde de öylesine bir telaş bulunduğundan bir şey yazıp çıkaramıyorum. Bütün günüm boş olup sabahsı tedirginliğim öğleye kadar varlığımda büyüyerek akşama yorgun düşebilse, o zaman belki uyuyabilirdim. Ama şimdiki durumda söz konusu tedirginliğe kala kala akşamın alacakaranlığından bir tek saat kalıyor ve bu saatte tedirginlik şöyle bir güçlenir gibi oluyorsa da üzerine bastırılıp çökertiliyor derken, geceyi yararsız ve ziyankâr eşeleyip duruyor. Uzun süre katlanabilecek miyim? Katlanmamın yararı olacak mı? Sonra, gereken zamanı ele geçirebilecek miyim?

İKİNCİ DEFTER

6 Kasım 1910

Kolaylıkla üzüntüsünü yeneceğim bir şey ayrıca, çünkü ne bunu, ne ötekisini yapmama izin vardır, bu yüzden kendimi seninle kıyaslamam doğru değil. Çünkü sen, söyler misin ne zamandan beri bu kentte yaşıyorsun? Ne zamandan beri bu kenttesin diye sordum.

Beş aydır. Ama çok iyi tanıdığım bir kent artık. Anlayacağın, durup dinlenmedim hiç. Geriye dönüp baktığımda, benim için gece diye bir şeyin var olduğunu söyleyemeyeceğim. Senin ne düşünebileceğin gibi hep bir gündüzü yaşadım. Günün değişik zamanları diye bir şey yoktu benim için. Işık durumunda değişiklik diye bir şey de söz konusu değil.

(Franz Kafka bu metin kurma çalışmasını yaklaşık 10 kez denemiş, bütün yazım şekilleri günlüğünde yer almıştır.)

7 Kasım 1911

İşim kolay demek. Burada, evin önünde dikilmeme gerek yok.

Bu bakımdan kendini benimle kıyaslama anlayacağın, benim yüzümden kararsızlığa düşme. Çocuk değilsin çünkü, üstelik öyle görülüyor ki, bu kentte hayli yalnızsın.

16 Aralık 1910

Günlüğü artık bırakmayacağım. Sımsıkı tutunmam gerekiyor ona, çünkü günlükten başka tutunacak bir şey yok.

Şu andaki gibi zaman zaman içimde beliren mutluluk duygusunun nedenini bir açıklayabilsem! Gerçekten kabarıp köpüren bir şey bu; hafif ve hoş bir ürpertiyle benliğimi baştan aşağı dolduruyor ve yokluğuna her an, hatta şimdi bile tam bir kesinlikle kendimi inandırabileceğim güçlerin içimde varlığına beni inandırmaya uğraşıyor.

22 Aralık 1910

Bugün kendime suçlamalar yöneltmeyi bile göze alamıyorum. Bu boş günden içeri seslenmek; iğrenç bir yankısı olurdu bunun.

26 Aralık 1910

…çünkü insanın yetenekleri sınırlıysa, düzensizlikten kötü şey yoktur.

12 Ocak 1911

…çünkü bir kendini tanıyış ancak tam bir doğrulukla, tüm ayrıntılar dikkate alınıp olabildiğince eksiksiz yapılabildi mi kesinlikle not edilebilir. Bu yapılmadı mı -en azından bende bunu başaracak güç yok-, düşülecek not kendi amacı doğrultusunda ve not edilen şeyin baskın gücüyle ancak genel bir duyguyu yansıtır; öyle ki gerçek duygu yitip gider arada ve not edilenin değersizliği neden sonra anlaşılır.

20 Şubat 1911

Fuayede yanı başımdaki temiz ve şık giyimli delikanlılar, bana kendi çocukluğumu anımsatıp üzerimde tatsız bir izlenim bıraktı.

———

Kleist’ın gençlik mektupları; yirmi iki yaşında Kleist. Askerlik mesleğinden ayrılmak istiyor. Evdekiler soruyor: İyi ama hangi ekmekbilim? Çünkü böyle bir bilimin öğrenilmesini pek doğal görüyorlar. Hukuk ya da ekonomi-politik dallarından birini seçeceksin. Ancak, sarayda sözü geçen tanıdıkların var mı? “İlkin ne diyeceğimi biraz şaşırmış, hayır’la yanıtladım soruyu. Ama hemen ardından, inadına daha çok gururlanarak, böyle tanıdıklarım bulunsa bile kendilerine güvenmekten utanç duyacağımı söyledim. Güldüler; pek acele davrandığımı anladım. Böylesi doğruları açığa vurmaktan sakınmak gerekir.

27 Mayıs 1911 (Max Brod’a hitaben…)

Bugün doğum günün, ama sana bir kitap bile yollayamıyorum; çünkü gösterişten başka bir şey olmazdı bu. sana bir kitapçık bile armağan edecek durumda değilim. Bugün bir kartla da olsa bir an için yakınında bulunmaya duyduğum büyük gereksinimden bu kartı yazıyorum sana. gene yakınmaya başlamamın nedenine gelince, beni hemen tanıyabilmen için.

ÜÇÜNCÜ DEFTER

28 Eylül 1911

(…)

Her oyun bir yetersizlikten alır kaynağını, bir tez oluşturur.

Oyun (sahnedeki biçimiyle) romandan daha kapsamlıdır; romanda salt okuyup geçeceğimiz şeyleri oyunda gözlerimizle görebiliriz.

Ama bu ancak dıştan böyledir; çünkü romanda sanatçı yalnızca önemli olanı çıkarır karşımıza; oyunda ise oyuncuları, dekoru, kısaca her şeyi karşımızda buluruz; bu yüzden yalnızca önemli olan değil, ondan daha az bir şeydir gördüğümüz. Dolayısıyla, roman açısından en iyi oyun, oyuncuların rasgele bir oda dekorasyonunda oturdukları yerde okuyacakları uyarıcı güçten yoksun, örneğin felsefi bir oyundur.

Ne var ki gerçekte en iyi oyun zaman ve mekân içinde seyircilere en fazla uyarılar yöneltebilen, yaşamın tüm gerçeklerinden kendini bağımsız kılan söyleşilerle, monologlarda bile dile getirilen düşünceler ve olayın nirengi noktalarıyla kendini sınırlayan, bundan ileri ne varsa hepsini uyarılarla yöneten, oyuncu, dekoratör ve yönetmenlerin birlikte omuzladığı bir pankart üzerine kandırılıp oturtulan ve en uç esinlerin peşinden giden oyundur.

Böyle bir sonuca varılırken içine düşülen yanılgı: Önceden haber verilmeyerek bakış açısı değiştirilmekte, duruma kimi zaman yazı odasının, kimi zaman seyircinin perspektifinden bakılmaktadır. Seyircinin her şeye oyun yazarı gibi bakmadığı, oyunun sergileniş biçiminin yazarın kendisini bile şaşırttığı itiraf edilse de…

29 Ekim 1911, Pazar

…yazar oyunu tüm ayrıntılarıyla içinde taşımış, ayrıntıdan ayrıntıya yürüyerek ilerlemiş ve ancak ayrıntıları konuşmalarda bir araya getirerek onlara dramatik bir ağırlık ve güç kazandırmıştır. Sonunda da katlanılmaz bir insancıllığa sürüklenmiştir oyun; bu insancıllığından onu çekip alarak seyirci için katlanılır duruma sokmak oyuncuya düşen bir ödevdir ve oyuncu bu ödevi kendisi için belirlenen rolü yumuşatıp liflere ayırarak, onu havada uçuşur durumda çevresinde taşıyarak yerine getirir. Yani oyun boşlukta süzülmeye koyulur, ama fırtınanın koparıp alarak önüne kattığı bir evin çatısı değil, henüz akıl almayacak bir gücün temel duvarlarını topraktan söküp çıkardığı bütün bir yapı olarak.

31 Ekim 1911

Babamın yine benim için hayırsız evlat deme olasılığına karşı unutmadan şunu not edeyim ki, birkaç hısım ve akrabanın önünde durup dururken beni rezil etmeyi düşündüğünden mi, yoksa aklınca beni kurtarmak istediğinden mi, Max için “meschuggen ritoch” (Yiddiş dilinde çabuk parlayan kaçık kimse anlamında)deyimini kullandı; dün de Löwy odamdayken alayla silkinip ağzını büzerek eve alınan yabancılardan söz açtı; yabancı biriyle ne diye ilgilendiğimi, ne diye böyle boş ilişkiler kurmaya çalıştığımı vb. şeyler sordu. – Ama yine de not etmeliydim bunları, çünkü not ederken babama karşı kendimi düpedüz bir kin duygusuna kaptırdım; öyle bir kin ki, babam böyle bir kinin içimde uyanmasına neden olabilecek bir davranışta bulunmuş değil bugün ve söz konusu kin, Löwy’ye ilişkin sözlerinin aslında uyandırması gereken kinle orantı kabul etmeyecek kadar büyük; beri yandan, babamın dünkü davranışında asıl kötü yanın ne olduğunu anımsayamayışım bu kini daha da büyültüyor.

5 Kasım 1911

Yazmak istiyorum. Alnımda sürekli bir seyirme. Odamda, evdeki gürültünün bu ana karargâhında oturmaktayım. Vurularak açılıp kapandığını işitiyorum tüm kapıların. Kapı gürültüsü, oradan oraya koşuşanların ayak seslerini işitmekten beni esirgiyor. Ayrıca mutfaktaki fırın kapaklarının sert ve hoyrat kapandığını duyuyorum. Babam odamın kapılarını adeta göçerterek giriyor içeri ve ropdöşambrını arkasından sürükleyerek gidiyor. Bitişik odadaki sobanın külleri kazınıyor derken. Bir Paris sokağından içeri seslenir gibi antredeki sessizliğin koynuna seslenen Vali, babamın şapkasının temizlenip temizlenmediğini soruyor. Bana yabancı gelmeyen ıslıksı bir ses bir çığlık gibi yükselerek yanıtlıyor bunu. Derken kapının kaldırılan kolu nezleli bir genizden gelir gibi bir ses çıkarıyor; kapı bir kadın sesinin söylediği kısa bir şarkıyla aralanıp tüm gürültüden daha saygısız, boğuk ve erkeksi bir hamleyle yeniden kapatılıyor. Babam gitti; şimdi iki kanarya sesinin öncülüğünde daha narin, daha dağınık ve insanı daha çok karamsarlığa sürükleyen bir gürültü başlıyor. Önceden de düşünmüştüm, ancak kanaryaların sesiyle yine aklıma geliyor: Kapıyı azıcık aralasam da yılan gibi sürünerek bitişik odaya girsem ve döşemenin üzerinden başımı kaldırıp kızkardeşimle mürebbiyelerinden gürültü yapmamalarını rica etsem diyorum.

8 Kasım 1911

Sadece sevgilisinin koluna girmiş yürüdüğü için rahatlıkla çevresine bakınan kız.

———-

Avukatın bürosunda beklerken gözlerimle daktilo kızlardan birini süzdüm ve tüm bakmalarıma karşın yüzü saptamanın ne denli güç olduğunu düşündüm. (…)

9 Kasım 1911

Bir yerde Schiller şöyle der: “Önemli olan (ya da buna benzer bir söz) duygunun karaktere dönüşümünü sağlayabilmektir.”

11 Kasım 1911, Cumartesi

(…) İçimde varlığından kuşku duyulmayacak nesnelerden biri, kitaplara karşı açgözlülüğümdür; kendilerini ele geçirmeye ya da okumaya değil, daha çok görmeye, bir kitapçı vitrininde bulunduklarına güven getirmeye yönelik bir açgözlülük. Bir yerde aynı kitabın birden çok nüshası varsa, her biri tek tek beni sevindiriyor. Midemden kaynaklanan bir açgözlülük, yanlış yola kanalize edilen bir iştah adeta. (…)

15 Kasım 1911

Kesin bir şey varsa, önceden bir özgüven duygusuyla kelime kelime ya da rasgele, ama kesin sözcükler halinde aklıma gelen buluşları masa başında kaleme almak istemeye göreyim, asıllarından hiçbir şey unutmamışken, yine de hepsi yavan, aykırı, duruk ve tüm çevre için engelleyici niteliğe bürünüyor. Kuşkusuz bunun başlıca nedeni şu: Kâğıt kalemden bağımsız, ne denli özlesem de özlemekten çok korktuğum yücelme anlarında, ancak böylesi anlarda iyi bir şey doğabiliyor içimde; ama o zaman da bu öylesine bir zenginlik taşıyor ki, tümünü ele geçirmekten ister istemez vazgeçiyor, yani körü körüne, gelişigüzel elimi atarak buluşların seli içinden her seferinde ancak bir tutam bir şey alabiliyorum, dolayısıyla düşünüp taşınarak kendilerini kâğıda dökerken içlerinde yaşadıkları bolluğa kıyasla bir hiçten öteye geçmiyor aldıklarım ve söz konusu bolluğu çekip yakına getirme gücünü gösteremiyor, onu boş yere cezp etmeye çalıştığı için de kötü ve rahatsız edici bir nitelik taşıyor.

———

Üç gecedir süren uykusuzluk, birazcık çalışayım desem gücüm hemen tükeniveriyor.

———

Eski bir not defterinden: “Sabah altıdan beri ders çalıştıktan sonra, şimdi akşam vakti sol elimin kısa süredir sağ elimin parmaklarını bir acıma duygusuyla kavramış tuttuğunu gördüm.” (Max Brod tarafından baskıya hazırlanan Günlükler’de -s. 700 vd.- şu açıklama bulunmaktadır: “Bu günlük notu devlet hukuk sınavı ve sözlü doktora sınavıyla ilgili bulunuyor.)

18 Kasım 1911

Bir olgu gözüyle bakılıp benimsenir yabancı kentler; sakinleri de bizim kendi yaşamlarından içeri giremediğimiz gibi kendileri de bizim yaşamımızın dışında ömürlerini sürdürür. Arada kıyaslamalar yapılır ister istemez, insan bundan kendini alıkoyamaz; ama iyi bilinir ki, böyle davranmanın ahlaksal, hatta psikolojik değeri yoktur, hem çok vakit kıyaslamalardan da vazgeçilebilir, çünkü yaşam koşullarındaki alabildiğine çeşitlilik böyle bir kıyaslamadan kurtarır bizi. Doğup büyüdüğümüz kentin dış mahalleleri de bizler için yabancıdır, ama burada kıyaslamalar değer taşır, yarım saatlik gezinti bir noktayı ikide bir kanıtlar bize: Kent sakinleri kent dışındaki başka bir toplulukta görülemeyecek geniş bir çıkar çemberi oluşturmalarına karşın, bir bölüğü kentin göbeğinde, bir bölüğü ise geniş çukur yolları anımsatan hendeklerin yer aldığı yoksul ve izbe kenar semtlerinde yaşamaktadır. Bu yüzden kentin dış mahallelerine her vakit korku, öksüzlük, acıma, merak, böbürlenme, yolculuk kıvancı ve erkeksilik karışımı bir duyguyla ayak atar, bir hoşnutluk, ağırbaşlılık ve iç huzuruyla yine buralardan dönüp gelirim, hele Zizkov’a gitmişsem

19 Kasım 1911, Pazar

Bu akşam, yine ürkek ve çekingen geride tutulmuş bir yetenekle doluydu içim.

22 Kasım 1911

İlerlememi önleyen başlıca engellerden birinin vücut durumum olduğu kesin. Böyle bir vücutla bir şey elde edilemez. Sürekli başarısızlığına çaresiz alışmak zorundayım. Adeta göz kırpılmadan kâbuslarla geçirilen son gecelerden sonra bu sabah işte öylesine dağınık haldeyim; alnımdan başka bir yerimin varlığını hissetmiyor, şimdiki durumumu yarı buçuk katlanır bir durumun çok uzağında görüyordum. Bir ara, ölmeye dünden hazır, elimde dosyalar, koridorun taş döşemesinin üzerinde kıvrılıp yatmayı diledim. Güçsüzlüğüne karşın fazla uzun vücudumun verimli bir sıcaklık doğuracak ve içteki ateşin korunmasını sağlayacak en ufak bir yağı, ruhumu bir yol bütün’e zarar vermeden günlük gereksinimi dışında doyurabilecek bir yağı yok. Son zamanlar beni sık sık iğneleyen yüreğim, bu bacakların tüm uzunluğunca kanı nasıl ileri fırlatabilsin! Bir kez dizlere kadar yapılacak bir sürü iş var; sonra kocamış bir kimse güçsüzlüğüyle soğuk baldırlara iletilecek. Derken yukarılarda yeniden gereksinim duyulacak kendisine, aşağıda dağılıp kaybolurken yukarılarda yeniden yolu gözlenecek. Boyumun uzunluğundan her şey gerilip sündürülmüş durumda. Tıknaz da olsa dilediğim şeye kavuşmamış sağlayacak gücü belki hiç içermeyecekken, şimdiki durumunda bu vücuttan ne beklenir!

DÖRDÜNCÜ DEFTER

10 Aralık 1911

Pazar. Kızkardeşimi ve küçük oğlunu gidip görmem gerekiyor. Önceki gün annemin gece saat birde kızkardeşimden oğlanın doğum haberiyle dönmesi üzerine, babam sırtında gecelikle evi baştan aşağı dolanıp kapısını açmadık oda bırakmadı; beni, hizmetçiyi ve kızkardeşlerimi uyandırıp haberi öyle bir edayla duyurdu ki, sanki çocuk doğmakla kalmamış, çoktan onurlu bir yaşam sürdürdükten sonra ölüp gömülmüştü.

14 Aralık 1911

Babam fabrikayla (Franz’ın babası Herman Kafka’nın da hissedarlarından biri olduğu asbest fabrikası, sonradan babayla oğul arasında giderek bir anlaşmazlık konusu oluşturmuştu.) ilgilenmediğimi ileri sürerek öğleyin çıkıştı bana. Ben de kazanç amacıyla fabrikanın sermayesine katkıda bulunduğumu, ama büroda çalıştığım süre fabrikadaki işlerle ilgilenemeyeceğimi açıkladım. Babam da bağırıp çağırmasını sürdürdü; bense pencerenin önünde dikildim ve sesimi çıkarmadım. Ne var ki, akşamleyin öğlenki konuşmayla ilgili olarak, şu sıra içinde bulunduğum durumdan memnun kalmamam için bir neden olmadığını, ancak bütün zamanımı da edebiyata ayırmaktan kaçınmam gerektiğini düşünürken suçüstü yakaladım kendimi. Daha bir dikkatle gözden geçirir geçirmez söz konusu düşünce yadırgatıcılığını yitirdi, bana alışık olduğum bir şey gibi göründü. Bütün vaktimi edebiyat uğrunda değerlendirme yeteneğinden yoksun bulunduğum sonucuna vardım. Böyle bir kanıya, o an içinde yaşadığım durum yol açıyordu ancak, kanının kendisinin de söz konusu durumdan daha güçlü sayılacağı kuşkusuzdu. Bugün Berlin’de heyecanlı bir edebiyat gecesine katılacak, bir topluluk önünde edebiyat ve müzik dinletisinde bulunacak Max’ı bile bana yabancı biriymiş gibi anımsadım; şimdi aklıma geldi, akşam gezintisinde Froylayn Taussig’in (Max Brod’un ileride karısı olan Elsa Taussig) evine yaklaştığım bir sırada anımsamıştım Max’ı.

16 (17) Aralık 1911

Pazar, gündüz saat on iki. Bütün bir öğle öncesi uyumk ve gazete okumakla öldürüldü. Prager Tagblatt için eleştiri hazırlayacak olmanın verdiği korku. Yazma korkusu her vakit şöyle açığa vuruyor kendini: Henüz masa başına oturmamışken, yazacağım şeyle ilgili olarak bazen aklıma gelen giriş cümleleri, bir sona varmadan çok önce kırılıp kopan ve dışarı fırlamış kırık kopuk yerleriyle hazin bir geleceği haber veren işe yaramaz ve kuru şeylerdir.

23 Aralık 1911

Günlük tutmanın sağladığı bir avantaj, insanı aralıksız yenilgiye uğratan değişimlerin yatıştırıcı bir açıklıkla bilincine varmaktır. Genel olarak da inanılır bu değişimlere, sezilir ve varlıkları itiraf edilir, ama böyle bir itirafla umut ve huzura kavuşmak söz konusu oldu mu, bilmeden yadsınırlar hep. Günlük, bugün bize katlanılmaz görünen durumlarda bile yaşandığının, çevreye göz gezdirildiğinin ve gözlemlerin kayda geçirildiğinin, yani bu sağ elin bir vakit şimdiki gibi kullanıldığının belgelerini taşır kendisinde. Hani Günlük’e bakarak bir zamanki durumumuzu bütünüyle görebilir, şimdi eskisinden daha çok bilgiyle donandığımızı anlarız; ne var ki, bu konuda tam bir bilmezlik içinde yaşamımıza karşın, bir zamanki girişimlerimizin pervasızlığını şimdi daha çok takdir etmeden duramayız.

25 Aralık 1911

Goethe, yapıtlarının gücüyle Alman dilini belki de gelişmekten alıkoyuyor. (…)

26 Aralık 1911

Babamın şimdikilerin, özellikle kendi evlatlarının mutluluğuna durmadan iğneleyici sözlerle saldırarak çocukluğunda bizzat çektiği sıkıntılardan konuşmasını dinlemek tatsız bir şey. Kışlık giysilerinin yetersizliğinden yıllar yılı bacaklarında bir türlü kapanmayan yaralarla dolaştığını, sık sık aç kaldığını, henüz on yaşındayken kışın bile sabahın köründe işe koyularak küçük bir el arabasını önü sıra itip köy köy dolaştığını yadsıyan yok. Ne var ki, babamın anlamadığı şey, şahsıyla ilgili bu gerçekleri, benim sözünü ettiği çileleri çekmeyişimle karşılaştırarak kendisinden daha mutlu bir çocukluk yaşadığım sonucuna varamayacağı, bacaklarındaki yaralardan dolayı böbürlenemeyeceği, bir zaman çektiği sıkıntıları takdir edemeyeceğimi baştan var sayarak böyle bir savda bulunmayacağı ve nihayet aynı çileleri çekmediğim için kendisine sınırsız bir şükran duygusu beslemem gerektiğini ileri süremeyeceğidir. Hani babam boyuna çocukluğundan, boyuna anne ve babasından söz açsa, kendisini yine de canı gönülden dinlerdim. Ama bunu bir övünme ve çekişme havası içinde yapması doğrusu eza verici bir şey! İkide bir ellerini kavuşturarak şöyle diyor babam: “Bunları kim biliyor artık? Çocuklar, ne bilecek onlar? Kimse çekmedi benim çektiklerimi. Şimdi bunu anlayacak çocuk nerde?” Bugün bizi görmeye gelen Julie Hala (Kafka’nın babası Hrmann Kafka’nın Strakonitz’li kızkardeşi Julie Ehrmann) da benzer biçimde konuştu. Julie Hala’nın baba tarafından bütün hısım ve akrabalarım gibi kocaman bir yüzü var; gözlerinin konumunda ya da boyanışında küçük, ama insanı rahatsız eden bir kusur seziliyor. On yaşındayken ahçı olarak bir ailenin yanına verilmiş. Dondurucu soğuklarda şu ya da bu iş için sağa sola seğirtip durur, ayaklarındaki deri çatlarmış hep; etekliği soğukta buz keser, ancak akşamleyin yatakta kururmuş.

27 Aralık 1911

Bir çocuk sahibi olamayacak kadar mutsuz bir insan, mutsuzluğu içine korkunç biçimde hapsedilmiştir. Hiçbir tarafta bir yenilenme ve uğurlu yıldızlardan yardım görme umudu yoktur. Başında mutsuzluk belası, kendisi için belirlenmiş yolda yürümek, çember bir yerde tamamlandı mı boyun eğmek, mutsuzluğunun daha uzun bir yolda daha değişik bedensel ve zamansal koşullarda kaybolup kaybolmayacağını, hatta olumlu bir sonuç sağlayıp sağlamayacağını denemek için yeni bir girişim hevesinden kendini uzak tutmak zorundadır.

3 Ocak 1912

İçimde yazma eylemi üzerinde yoğunlaşan bir dikkatin varlığını pekâlâ görmek mümkün. Yazmanın varlığımın en verimli yönü sayılacağı organizmamda açığa çıktıktan sonra içimdeki tüm güçler o yana üşüştü ve cinselliğin, yeme içmenin, felsefî düşüncelerin, ama her şeyden çok müziğin hazlarına yönelik bütün öbür yeteneklerden yüz çevirdi; sözü geçen alanlarda yoksul duruma düştüm. Bu da benim için zorunluydu; çünkü elimdeki güçler öyle azdı ki, ancak hepsi bir araya geldiği zaman, o da yarı buçuk yazma amacına hizmet edebilirdi. İlgili amacı ben tek başıma ve bilinçli olarak bulmadım, kendi kendisini buldu amaç ve böyle bir amacın önünde duran, ama bunu köklü biçimde yapan bir şey varsa o da bürodur yalnız. Ancak bir sevgiliye katlanamayışımın, sevgiden de tıpkı müzik gibi pek anlamayışımın, dolayısıyla sevginin bana kadar gelen yüzeysel esintileriyle yetinmek zorunda olmamın, yılbaşı gecesi ıspanakla kara otlar yiyip yanı sıra ¼ litre Ceres (bir meyve suyu markası) içmemin, pazar günü Max felsefî yazılarını okurken hazır bulunamamamın yasını tutamam şimdi; bütün bunları dengeleyecek nesne açıkça ortada duruyor: Gelişme sürecim tamamlandığı ve sanırım bu uğurda artık hiçbir şey feda etmem gerekmediği için, yalnızca büro işini bu kalabalıktan kapı dışarı etmem gerçek hayatımı yaşamama yetecek; öyle bir hayat ki, çalışmalarımın ilerlemesiyle sonunda doğal yoldan yaşlanma olanağına kavuşabilecek yüzüm.

———

Özyaşam öyküsü kaleme alınırken, “bir defasında” sözü gerçeğe daha uygun düşmesine karşın “çok vakit” denmekten kaçınılamıyor sıklıkla; çünkü anımsamaları besleyen kaynak koyu karanlıklarda saklı yatıyor ve söz konusu karanlıkların “bir defasında” sözüyle darmadağın edileceği bilinci içinde bulunuluyor. Doğru; “çok vakit” sözüyle de büsbütün kollanıp gözetilmiyor ilgili karanlıkla, ama hiç değilse yazar açısından varlığı korunuyor ve yarın karşısına öyle olaylar çıkarıyor ki, belki gerçek hayatında asla yaşamamıştır, ama anımsamalarda birazcık olsun yanına yaklaşamayacağı olayların yerini tutuyor, bir bedel oluşturuyor bunlar için.

BEŞİNCİ DEFTER

5 Ocak 1912

Tek düzelik. Tarih.

7 Ocak 1912

Yağmurlu sessiz Pazar işte böyle geçiyor benim için; yattığım odada oturuyorum, huzur içindeyim; ama karar verip de yazı yazmaya koyulacakken -oysa önceki gün tüm varlığımla yazılardan içeri dalmayı istemiştim- hanidir gözlerimi dikmiş parmaklarıma bakıyorum. Sanırım bu hafta düpedüz Goethe’nin etkisi altında yaşadım ve söz konusu etkinin gücünü harcayıp tükettim artık, dolayısıyla işe yaramaz duruma geldim.

5 Şubat 1912

Dün fabrikadaydım. Aslında katlanılmaz ölçüde pis ve bol giysileri, yataktan kalkıldığı zamanki gibi dağınık saçları, kasnakların sürekli gürültüsünün ve otomatikliğine karşın beklenmedik anda duraklayan makinelerin tutup koyvermediği yüz ifadeleriyle işçi kızların insana benzer yanı yok; kimse selamlamaz kendilerini; kazara biri çarpsa, kendilerinden özür dilemez; ufak bir iş buyrulmaya görsün seğirtir, ama sonra yine hemen makinelerinin başlarına dönerler; nereye el atacaklarını bildirmek için bir kaş göz işareti yeterlidir; üzerlerinde kombinezonlarla sağda solda dikilir, en küçük bir güce teslim olur, bakışlar ve diz kırmalarla bu gücü benimser, onu kendi taraflarına çekecek kadar bile aklı başında ve serinkanlı davranamazlar. Ama saat altıya gelip bunu birbirlerine duyurdular mı, boyunlarından ve saçlarından eşarplarını çözer, salonda elden ele gezen ve sabırsızların hep bir an önce ele geçirmek istediği bir fırçayla üzerlerindeki tozları fırçalayıp uzaklaştırır, etekliklerini başlarından geçirip giyer, yıkayabildikleri kadar ellerini yıkayıp temizler, her şeye karşın kadın olup çıkarlar sonunda; soluk benizlerine ve kötü dişlerine aldırmayıp gülümseyebilir, vücutlarındaki katılığı üzerlerinden silkip atarlar; bundan böyle kendilerine toslanmaz, uzun süre bakılamaz yüzlerine ya da görmezlikten gelinemezler; önlerinden pis sandıklara doğru çekilerek kendilerine yol açılır, iyi akşamlar dilediklerinde şapka elde beklenir ve aralarından biri giymemiz için paltomuzu tutarsa, buna nasıl bir anlam verileceği bilinmez.

13 Şubat 1912

Löwy’nin dinleti saati için gereken konuşmayı kaleme almaya başlıyorum. Pazar günü, ayın on sekizinde konuşma. Hazırlanmam için fazla vakit yok, oysa operada bir gösteriye hazırlanıyorum sanki. Bu da günlerdir bir telaşın beni sürekli sıkboğaz etmesinden ve önce biraz inzivaya çekilip salt kendim için birkaç bir şey çiziktirmek, ancak daha sonra, biraz canlanmış olarak dinleyici önüne çıkarmak istememden kaynaklanıyor. Cümlede sözcükler değiştikçe kendi içimde de soğuk ve sıcak yer değiştiriyor; melodik iniş ve çıkışları düşlüyor, sanki tek tek hepsini bütün vücudumla vurgulayarak Goethe’nin cümlelerini okuyorum.

25 Şubat 1912

Bugünden başlayarak Günlük’e sımsıkı sarılacağım. Düzenli yazacağım artık. Kendimi koyvermeyeceğim. Bir yerden beni kurtaracak bir el uzanmasa bile, yine de her an böyle bir kurtuluşa layık olmaya çalışacağım. Aile bireylerinin toplandığı masada bu akşamı tam bir ilgisizlik içinde geçirdim; sağ elim yanı başımda iskambil oynayan kızkardeşimin sandalyesinin arkalığındaydı; sol elim hafifçe kucağımda dinleniyordu. Zaman zaman mutsuzluğumun bilincine varmak istedim, ama pek başardığım söylenemez.

———

Kendi üzerimdeki düşüncelerimde son zamandan beri pekiştirici yeni bir güç belirdi; bu son hafta üzüntü ve işe yaramazlık duygusundan adeta çözülüp dağıldığım için, özellikle ve ancak şimdi bu gücü algılayabiliyorum.

26 Şubat 1912

Adeta zahmet vermeyen bir mahmurluk içinde çiziktirdiğim bu işe yaramaz, bu yarım yamalak şeyler.

2 Mart 1912

Başkaca şeylere karşı ilgisizliğimin, dolayısıyla kalpsizliğimin, salt alınyazımın edebiyatla uğraşmak olmasından kaynaklandığını ya da kaynaklanabileceğini kim bana doğrulayabilir.

8 Mart 1912

Önceki gün fabrika dolayısıyla işittiğim paylamalar. Ardından bir saat kadar kanepede oturup kendimi pencereden aşağı atma konusunda düşüncelere daldım.

———

Eski kâğıtlardan birkaçını baştan sona okudum. Böyle bir şeye katlanabilmek, insandaki güçlerin tümüne gereksinim gösteriyor. Ancak bir çırpıda yapılırsa başarıya ulaşacak bir iş kesintilere uğradı mı başa gelecek felaket! Ve bu da şimdiye dek boyuna geldi başıma; bunu şimdiye dek sürekli yaşayıp durdum; kâğıtları baştan sona okurken söz konusu felaketi eski gücüyle değilse bile daha bir yoğunlukla yaşamak zorunda kalıyorum.

17 Mart 1912

Sözüm ona bilge idiysem, her an ölmeye hazır olduğumdandı ve bunun da nedeni yükümlü kılındığım her şeyi yapıp çıkarmam değil, bu konuda en ufak bir şey yapmamış olmam, ileride de en ufak bir şey yapmamış olmam, ileride de en ufak bir şey yapma umudunun bulunmayışıydı.

26 Mart 1912

Yazdıklarımın değerini bir kez gözümde fazla büyütmemem gerekiyor, çünkü böyle yapmakla onları kendim için erişilmez duruma sokuyorum.

1 Nisan 1912

Bir haftadan beri ilk kez yazmada uğradığım adeta tam bir başarısızlık. Neden? Geçen hafta da çeşitli ruh durumlarını yaşamış, yazma eylemini ilgili durumların etkisinden korumuştum; ama Günlük’e buna ilişkin bir not düşmekten çekiniyorum.

ALTINCI DEFTER

22 Mayıs 1912

Dün Max’la geçirdiğim harikulade bir akşam. Kendimi sevince, onu da daha çok seviyorum. (…)

23 Mayıs 1912

Dün: Sıkıntıdan arkamızda bir adam sandalyesinden yere yuvarlandı. -Rachilde’nin benzetisi: Yaşamaktan kıvanç duyan, başkalarında da aynı kıvancı görmek isteyenler, gece bir düğünden dönen ve karşılarına çıkan insanları, kim olduğunu bilmedikleri gelinin sağlığına içmeye zorlayan sarhoşlar gibidir.

11 Haziran 1912

Yazılan bir şey yok.

6 Haziran 1912, Perşembe

Bir ağırlıktan, etten ve kemikten yoksun olarak iki saat sokaklarda dolaştım ve öğleden sonra yazı yazarken neler çektiğimi düşündüm.

9 Ağustos 1912

Bunca zamandır yazılan bir şey yok. Yarın kolları sıvayacağım. Yoksa yine önümde açılacak olan o karşı durulmaz hoşnutsuzluk uçurumundan içeri yuvarlanırım, aslında içindeyim zaten. Sinir krizleri başlıyor. Ama bir şey yazabileceksem, ancak batıl önlemlere başvurmadan yapabilirim bunu.

11 Ağustos 1912

Yapılan bir şey yok, yapılan bir şey yok. Küçük kitabın hazırlanması ne çok zamanımı alıyor, yayınlanacaklarını düşünerek eskiden yazılanları okurken insanda ne kadar sakıncalı ve gülünç bir özgüven duygusu uyanıyor. İşte bu da yazmaktan alıkoyuyor beni. Oysa karşılığında doğrusu elde ettiğim bir şey yok ve aradaki ölü zaman bunun en güzel kanıtı. Yalnız parmak uçlarımla gerçeğin içinde bulunmak istemezsem, kitabın yayınlanmasından sonra dergi ve eleştirilerden kendimi daha çok geride tutmam gerekecek. Ne kadar da ağır hareket eden birine dönüştüm! Eskiden hal’dekine aykırı yönde bir tek söz söylesem, kendim de o yönde uçup giderdim hemen; şimdi ise kendi kendime bakıp durmaktan başka bir şey yapmıyor, nasılsam öyle kalıyorum.

15 Ağustos 1912

(…)

Kendimden uzakta tutacakken, eski günlük notlarını yeniden okudum. Yaşayabildiğim kadar sersemce yaşayıp gidiyorum. Bütün bunlar otuz bir sayfanın yayınlanması yüzünden. Kuşkusuz suç, böyle bir şeyin beni etkilemesine izin veren güçsüzlüğümde daha çok. Silkinip toparlanacakken oturuyor, nasıl her şeyi elden geldiği kadar onur kırıcı biçimde dile getireceğimi düşünüyorum. Ama korkunç serinkanlılığım icat gücümü sekteye uğratıyor. Bu durumdan nasıl yakayı sıyıracağım, allah bilir. Sağa sola itilip kakılmama izin veremem, ama doğru yolu da bildiğim yok. Peki, nereye varacak sonu? Acaba büyük bir kitle oluşturuyorum da, yürüdüğüm dar yolda bir daha kendimi kurtaramayacağım gibi sıkışıp kaldım mı? -O zaman, hiç değilse başımı döndürebilmem gerekmez miydi?- Ama başımı da döndürüyorum.

23 Eylül 1912

(…) Yazı, ancak böyle yazılabilir, böyle bir kesintisizlik içinde, ruh ve bedenin böylesine eksiksiz bir açılımıyla ancak. (…)

YEDİNCİ DEFTER

8 Mart 1914

Beni çepeçevre saran bir tutukluk içinde bulunduğum kuşkusuz; ama artık kendisinden ayrılmayacağım gibi bu tutuklukla “yekvücut” olmadığım kesin; zaman zaman bir gevşemenin baş gösterdiğini ve tutukluğun sökülüp atılabileceğini fark ediyorum. İki çare var bunun için: Evlenmek ya da Berlin. İkincisi daha güvenilir, birincisi şu an daha ayartıcı.

9 Mart 1914

Fazlasıyla yorgunum, uyuyup dinlenmem gerekiyor, yoksa her bakımdan işim bitiktir. İnsanın kendisini ayakta tutabilmesi için bu ne çok çaba! Hiçbir anıt yoktur ki, dikilmesi bunca gücün harcanmasını gerektirsin.

15 Mart 1914

Öğrenciler Dostoyevski’nin cenaze töreninde tabutun zincirlerini taşımak istiyorlardı. Dostoyevski işçi mahallesinde, bir kira evinin dördüncü katında ölmüştü.

———-

Beklemek yalnızca, bitip tükenmeyen bir çaresizlik.

29 Mayıs 1914

(…) Bir kez yazma hünerini ele geçirdikten sonra hiçbir yanlışa düşülemeyeceği, hiçbir şeyin elden çıkarılamayacağı, ama buna karşılık çok üstün bir başarıyla da seyrek karşılaşılacağı doğru mu? (…)

14 Haziran 1914

Sakin yürüyüşüm, başımın dört bir yanında bir seğirme; tepemi hafifçe sıyıran bir dal hepsinden çok keyfimi kaçırıyor. Başka insanlardaki huzur, başka insanlardaki güven duygusu var içimde, ama nedense olması gereken yerde değil.

5 Ağustos 1914

İçimde bir kılı kırk yararlıktan, karar verme güçsüzlüğünden, tüm kötülüklerin başlarına gelmesini yürekten dilediğim savaşçılara karşı haset ve kinden başka bir şey keşfedemiyorum.

6 Ağustos 1914

Yurtseverlik taşan yürüyüş. Vali’nin konuşması. Derken dağılma, sonra yeniden toplanma ve Almanca haykırış: “Yaşasın sevgili hükümdarımız, yaşasın!” Kötü kötü bakarak oracıkta dikiliyorum. Bu yürüyüşler, savaşa eşlik eden alabildiğine iğrenç görüntülerden biri. (…)

15 Ağustos 1914

Pek çok günden beri yazıyorum, böyle gitse keşke! Yirmi yıl önceki gibi tastamam korunmuş ve çalışmanın içine girip yuvalanmış değilim, ama ne de olsa yaşamım bir anlam kazandı; düzenli, boş, saçma bekârsı yaşamım haklı bir nedene kavuştu. Kendi kendimle yine ikili söyleşiler yapabiliyor, dipsiz bir boşluğa gözlerimi dikip bakmıyorum. Benim için ancak bu yoldan bu düzelmenin sözü edilebilir.

SEKİZİNCİ DEFTER

21 Temmuz 1913

Umutsuzluğa düşmemek, umutsuzluğa düşmeyişten bile umutsuzluğa düşmemek. Her şey bitmiş görünse bile yine de bir yerden çıkıp gelebilir yeni güçler, bu da işte senin yaşadığını gösterir. Ama söz konusu güçler çıkıp gelmedi mi o zaman her şey biter, hem de kesinlikle.

———

Uyuyamıyorum. Hep düş, uyku yok. Bugün düşümde bayır aşağı bir parka varabilmek için yeni bir ulaşım aracı keşfettim. Pek kalın sayılmayacak bir dalı alıp yanlamasına yere saplayacaksınız; bir ucunu elinizde tutacak, alabildiğine hafif, üzerine kurulacaksınız, tıpkı bir hanım eğeri üzerinde oturur gibi; o zaman dal, kuşkusuz bütünüyle bayır aşağı dolu dizgin seğirtir, üzerinde oturduğunuz için sizi de beraberinde alıp götürür. Tam yol uçup giderken esnek dal üzerinde rahatçacık sallanırsınız. Hem bayır yukarı çıkarken de daldan yararlanma olanağı vardır. Ama dalın sağlayacağı asıl avantaj, tüm mekanizmanın yalınlığı bir yana, inceliği ve devingenliğinden dolayı (indirilip kaldırılabilir çünkü) gerektiğinde bir insanın bile zor geçebileceği yerlerden geçebilmesidir.

21 Ağustos 1913

Evlenmenin leh ve aleyhindeki nedenlerin özeti:

1. Hayata tek başına katlanmanın güçsüzlüğü; tek başına yaşama güçsüzlüğü değil, tam tersine; bir kimseyle birlikte yaşayabilmem olasılığı yok; ama kendi yaşamımın üzerime çullanmasına, kendi şahsımın gereksinimlerine, yaş ve zamanın saldırısına, içimdeki, yazma hevesinin beni belli belirsiz sıkıştırmasına, uykusuzluğa, yakın bir cinnetin sezgisine, işte bütün bunlara tek başıma katlanacak güçten yoksunum. Belki, diye eklemem gerekiyor kuşkusuz, F. (Felice Beuer) ile hayatımı birleştirmem varlığıma daha çok direnç sağlayabilir.

2. Her şey hemen düşüncelere salıyor beni! Mizah dergisinde okuduğum bir nükte, Flaubert ve Grillparzer’i anımsayış, gece için hazırlanan yataklar üzerinde anne ve babamın geceliklerinin görünümü, Max’ın evliliği. Dün kızkardeşim dedi ki: “Evlenenlerin (bizim akrabalar arasında) hepsi de nasıl mutlu oluyor, anlamıyorum.” Kızkardeşimin bu sözü de düşündürdü beni, yine içimdeki o korku depreşti.

3. Pek çok yalnız olmam gerekiyor. Elde ettiğim tüm başarılar sadece yalnızlığımın ürünüdür.

4. Edebiyatla ilişkisiz her şeyden nefret ediyorum. Onun bununla konuşmak, edebiyata ilişkin olsa da sıkıyor beni; onu bunu ziyaret etmek sıkıyor, akrabaların acı ve sevinçleri ruhumun derinliklerine kadar beni sıkıntıya boğuyor. Konuşmalar düşündüğüm her şeyin önemini, ciddiliğini ve gerçekliğini silip götürüyor.

5. Bağlanmaktan, karşı tarafa akıştan korku. Çünkü o zaman asla yalnız kalamayacağım demektir.

6. Kızkardeşlerimin önünde -özellikle eskiden böyleydi- çokluk öbür insanlar karşısındakinden bambaşka biri oluyorum: Korkusuz, dış etkilere açık, güçlü, şaşırtıcı, içimde başka zaman ancak yazı yazarken duyduğum bir heyecan. Eşimin aracılığıyla herkesin önünde de böyle olabilsem! Ama o zaman bu, bir borç gibi yazma eyleminden düşülmeyecek mi? Eksik olsun! Eksik olsun!

7. Yalnız olsam belki bir gün bürodaki işimi gerçekten bırakabilirim. Evlenirsem bunu asla yapamam.

13 Ağustos 1913

Belki her şey bitti artık, dünkü mektubum belki son mektuptur. Doğrusu da budur ancak. Benim çekeceğim üzüntülerle onun çekeceği üzüntüler, bir arada yaşamamızdan doğabilecek ortak üzüntülerle karşılaştırılacak gibi değil. Ben yavaş yavaş kendimi yine toparlayacağım, o ise evlenecek; canlı yaratıklar için tek çıkış yolu. Biz, ikimiz için kayaları oyup açamayız kendimize, koca bir yıl bu yüzden ağlayıp kahrolduğumuz yeter. Son mektuplarımdan anlayacak böyle olduğunu. Anlamazsa elbet kendisiyle evleneceğim; çünkü ortak mutluluğumuz konusundaki düşüncesine karşı koyacak gücüm yok ve gerçekleşebilecek gibi gördüğü bir şeyin gerçekleşmesi benim çabama bakıyorsa, böyle bir çabadan kaçmak elimde değil. (F. Kafka bu satırları, bir dönem nişanlı kaldıkları, Felice Beuer ile ilgili yazmıştır.)

14 Ağustos 1913

Tersi oldu, üç mektup geldi, son mektup karşısında da diretmedim. Gücümün yettiği kadar onu seviyorum; ama korku ve özsuçlamalar altında gömülmüş bu sevgi havasızlıktan adeta boğulacak.

15 Ağustos 1913

Sabaha karşı ayakta beni kıvrandıran düşünceler. Tek çözümü kendimi pencereden atmakta görmem. (…)

Aklımı kaçırana dek her şeye kapayacağım kendimi. Herkesle bozuşacak, kimselerle konuşmayacağım.

15 Ekim 1913

Düşmek üzereyken belki bir kez daha yakalayıp tuttum kendimi; belki kısa bir yolu yine gizlice koştum da, yalnızlıktan umutsuzluğa kapılmaya başlamış kendimi şimdi yine durduruyorum. İyi ama, ya baş ağrıları, ya uykusuzluk! Evet savaşmak gerekiyor, daha doğrusu, savaşmaktan başka çıkar yol yok.

———

Kropotkin’i unutmamak gerekiyor. (Anarşist Prens Peter Kropotkin, “Memoiren eines russischen Revolutionars” -“Bir Rus Devrimcisinin Anıları”- Stuttgart 1900; 1913’de dördüncü basımı yapıldı.)

22 Ekim 1913

Pek geç. Hüzün ve sevgideki tatlılık. Kayıkta bana gülümsemesi. Hepsinden güzeli buydu. Ölmek isteğini hep içte yaşatmak; beri yandan kendini henüz ayakta tutuyor olmak, işte yalnız budur sevgi.

6 Kasım 1913

Ansızın şu güven nereden çıktı? Keşke kaybolmasa yine! Beli bükük bir insan olarak da bütün kapılardan girip çıkabilirdim nihayet. Ancak, bunu gerçekten isteyip istemediğimi de bilmiyorum.

18 Kasım 1913

Yine yazacağım; ama bu arada yazma gücüme karşı ne çok kuşkuya kaptırdım kendimi. Zorlanarak, kendiliğinden en ufak bir çaba harcamaksızın, zorlandığını da pek fark etmeden okula gitmese, bir köpek kulübesinde tüneyip yiyecek uzatıldığında kulübeden çıkacak, uzatılan nesneyi gövdesine indirdikten sonra tersyüz seğirtip kulübeden içeri girecek yeteneksiz, hiçbir şeyden haberi bulunmayan biriyim gerçekte.

19 Kasım 1913

Günlüğü okumak olumsuz bir etki yapıyor üzerimde. Acaba nedeni şu sıra en ufak bir güvenden yoksunluğum mu? Her şey gözüme bir kurgu gibi görünüyor. Bir başkasının söyleyeceği her söz, rasgele bir bakış içimdeki her şeyi, hatta unutulan, asla önem taşımayan nesneleri bir başka tarafa itip sürüyor. Şimdiye kadar hiç böylesine güvensizliğe düşmedim. Beri yandan, içimde anlamsız bir boşluk var. Gece dağda kaybolan bir koyun gibiyim ya da kaybolan koyunun peşi sıra seğirten bir başka koyuna benziyorum. Bu kadar yitik olmak ve bundan yakınma gücünü gösterememek.

———

Kasten fahişelerin bulunduğu sokaklarda dolaşıyorum. Yanlarından geçmek cezp ediyor beni; birinin peşine takılıp gidebilirim; uzak bir olasılık, ama düşünülmeyecek gibi değil. Aşağılık bir davranış mı? Ama daha iyisini bilmiyorum ve bana aslında masum bir davranış gibi görünüyor, neredeyse pişmanlık duymayacağım bu yüzden. Gözüm modası geçmiş, ama çeşitli takılarla adeta lüks giysiler giymiş tombul ve yaşlıca kadınlarda hep. Galiba içlerinden biri beni tanıyor. Bugün ikindi üzeri kendisine rastlamıştım, henüz mesleklerine özgü kıyafet yoktu üzerinde, saçları başına yapışık duruyordu; şapka giymemiş, hizmetçi kadınlar gibi bir önlük kuşanmıştı; elinde bir çıkın taşıyor, belki çıkını çamaşırcı kadına götürüyordu. Bir başkası çekici bir taraf görmezdi kendisinde, ama ben onu alımlı bulmuştum. Şöylece bakışmıştık bir ara. Şimdi akşamüzeri, havanın soğuduğu bir sıra, bedenini sıkıca saran sarımtırak kahverengi bir mantoyla onu Zenler Caddesi’nden ayrılan sokağın karşı kaldırımında, kendi piyasa yerinde gördüm. İki kez dönüp baktım, o da bakışlarıma karşılık verdi; ama birden koşarak kendisinden uzaklaşmaya başladım.

24 Kasım 1913

Önceki akşam Max’taydım. Giderek bana yabancılaşıyor Max; şimdiye kadar pek çok kez içimde böyle bir duygu uyandı. Bundan böyle ben de onun için yabancılaşmaya başlıyorum. Dün akşam doğru yatağa girdim.

4 Aralık 1913

Erişkin bir kimse olarak genç yaşta ölmek, hele kendini öldürmek dışardan bakınca korkunç bir şey. Gelişim sürecinin ileriki bir noktasında anlam taşıyabilecek tam bir ruh karmaşasıyla bu dünyadan çekip gitmek, umutsuzlukta ya da söz konusu davranışın büyük hesap içinde olmamış gözüyle görüleceğine ilişkin biricik umutla bunu yapmak. Benim şimdiki durumuma da böyle bir gözle bakılabilirdi. Bir hiçi hiçe vermekten başka anlama gelmezdi ölmek, ama duygu için düşünülemeyecek bir şey sayılırdı; çünkü bir hiç de olsa nasıl insan bilinçli olarak kendini hiçe verebilir, hem de yalnız boş bir hiçe değil, hiçliğini salt kavranılmazlığından alan fırtınalı bir hiçe.

———

Herkesin, hatta insana en yakın ve sokulgan kimse tarafından bile salt duygusal yoldan da olsa zaman zaman kuşkuyla karşılanan insanlığın birlik ve bütünlüğü, tek kişiyle tüm insanlığın gelişimi arasında sürekli saptanabilen o katıksız ortalıkta herkesin görebileceği gibi kendini açığa vuruyor ya da vurur görünüyor. Tek kişinin en dışa kapalı duygularında bile durum başka türlü değil.

5 Aralık 1913

Anneme karşı nasıl da köpürüyorum. Kendisiyle konuşmaya başlar başlamaz hemen sinirleniyor, adeta bağırmaya başlıyorum.

10 Aralık 1913

Keşifler insanlara kendilerini zorla kabul ettirdi.

11 Aralık 1913

Doğrusu bir darbe gereksiz; kendi uğrumda harcadığım son güç çekilip geriye alınmaya görsün, beni parçalayacak bir umutsuzluğun kucağına yuvarlandım demektir. Okuma sırasında serinkanlılığımı asla yitirmeyeceğimi bugün kafamda tasarlarken bunun ne türlü bir serinkanlılık olacağını, nasıl bir nedene dayanacağını kendi kendime sordum ve serinkanlılığın ancak kendi kendisinden kaynaklanacağı, akıl almaz bir lütuftan başka bir şey sayılamayacağı sonucuna vardım.

9 Ocak 1914

Dairede özgüven duygusuyla nöbetleşe hissedilen korku. Başkaca her zamankinden iyimser. Değişim’in uyandırdığı büyük nefret. Okunmaz son. Nerdeyse baştan aşağı kırık döküklük. İş gezisi çalışmamı aksatmasaydı, çok daha iyi yazılabilirdi.

14 Şubat 1914

Kendimi öldürürsem, isterse örneğin F.’nin (Felice Beuer) davranışı açıkça başlıca nedeni oluştursun, kimsenin bunda suçu yoktur. Bir ara yarı uykuda sahneyi gözümün önünde canlandırdım, işin nasıl sonlanacağını tahmin ederek cebimde veda mektubuyla F.’nin evine gittim, evlenme önerimin geri çevrilmesi üzerine mektubu masanın üzerine bırakarak balkona yürüdüm; herkes seğirterek kollarıma sarıldı; kendimi kurtarıp balkon korkuluğuna yapıştım; ilkin bir elimi, sonra öbür elimi bırakıp aşağıya atladım. Ama mektuba, her ne kadar F. için balkondan aşağı atlıyorsam da, önerimin kabulünün de durumda pek değişiklik yapmayacağını yazmıştım. Benim yerim aşağısı, başka çıkar yol göremiyorum. F., alnıma yazılanların gerçekleşmesini sağlayan rasgele bir neden yalnızca, onsuz yaşayacak güçten yoksunum, dolayısıyla kendimi balkondan aşağı atmam gerekiyor. Ancak -o da seziyor bunu- F. ile birlikte yaşayacak güç de yok bende. Peki ama niçin bu geceden kafamdaki böyle bir tasarıyı gerçekleştirmek üzere yararlanmıyorum? Bu akşam veliler için düzenlenen gecenin konuşmacıları canlanıyor gözlerimin önünde, yaşamdan, yaşam için gerekli koşulların yaratılmasından söz açıyorlar -ama ben soyut düşüncelerle oyalanıyorum, yakamı sıyıramayacağım gibi hayatın içine gömülmüş durumdayım, düşündüğümü yapmayacağım, bayağı duygusuz bir halim var, gömleğimin yakasının boynumu sıkması keyfimi kaçırıyor, siste zorlukla solumaya çalışıyorum.

FRANZ KAFKA

(“Günlükler I”, Cem Yayınevi, Çeviri: Kâmuran Şipal)

Açıklama: Günlükler’den Max Brod ve Heinz Politzer’in ortaklasa hazirladigi bir seçme Günlükler ve Mektuplar ismiyle ilk kez Prag’daki Heinrich Mercy Sohn Yayinevi’nde çikti. Günlüklerin tamami, Günlükler 1910-1923 ismiyle Max Brod tarafindan baskiya hazirlanarak 1951’de S. Fischer Yayinevi’nce yayinlandi. Bu baskinin Türkçe çevirisi 1985 yilinda Cem Yayinevi’nde çikti. Çeviri üç Kafka arastirmacisi Hans-Gerd Koch, Michael Müller ve Malcolm Pasley tarafindan hazirlanip 1990 yilinda yayinlanan “edisyon kritik” baskisi temel alinarak yeniden gözden geçirildi, yine her üç arastirmaci tarafindan hazirlanan Kommentarband’da (açiklamacilar cildi) yer alan açiklamalardan bir seçme yapilarak çeviriye eklendi.

Franz Kafka Türkiye Sayfasından Alıntılama

Share.

About Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn