escort bayanlar ankara escort,

izmir escort bursa escort izmir bayan escort istanbul escort antalya escort izmir escort bayan izmir escort bursa escort bursa escort kızlar istanbul escort bayan gaziantep escort istanbul escort istanbul escort kızlar istanbul escort

Comte de Lautréamont – Maldoror’un Şarkıları (Les Chants de Maldoror, 1869)

0

Moldoror’un Şarkıları

 

Comte de Lautréamont, yani Isidore Ducasse.. Albert Camus için, dahi liseli. André Gide içine, tüm eserlerinden utanmasını sağlayan bir hasta ruh. Louis Aragon için, tüm edebiyat dünyasını yerle yeksan edebilecek bir eser olan Maldoror’un Şarkıları’nın yazarı. Benim içinse, kötülükten de iyilikten de aynı dozajda beslenebilmiş bir erken ölümlü. Sürrealizmin İncili kabûl edilen eseri ile şiirin temellerini atmış, Stéphane Mallarmé ve Arthur Rimbaud ile birlikte dünya şiir tarihine yön vermiş, temel oluşturmuş bir asi.. Gece Yayınları, Gendaş Yayınları derken ve arayıp da bulamazken, nihayetinde Kırmızı Yayınları’ndan 2008′de Özdemir İnce tercümesi ile çıkan son baskısı sayesinde ulaşabildiğim; gerek yazarının kısacık yazın macerasına (24 yıl, 7 ay, 20 gün yaşamış birinin sadece 2 yıl yazması) böylesi “tartışmalı bir opus magnum” bırakabilmesinden, gerekse de o bugün-yarın ikileminde kalıp da seçilmiş bir yalnızlık içerisinde böylesi huzurlu olabilmesinden ötürü gözümde efsaneleştirdiğim ve kesinlikle gözümde büyüttüğümden fazlasını bulduğum bir kitap: Maldoror’un Şarkıları.

6 şarkıdan oluşan, yazılma aşamasında Ducasse’ın önce Lautréamont’a, sonra da Maldoror’a dönüştüğü (belki de ilerlediği; sürüklendiği; kasıtlı yaptığı) ama sonra iki bölümden oluşan Poésies‘i yazarken tekrar Ducasse’a döndüğü, yani sürekli bir altkimlik-üstkimlik karmaşasında hayatın, sanatın, edebiyatın, şiirin, şiirselliğin dibine dibine vurduğu bu kitabı okumadan önce cesaretsizdim. Sonra, ‘kitap sizi zehirleyecektir’ uyarısı ile daha da irkildim ama bir yandan da kamçılanmama sebep oldu bu. Yani egolarından taviz vermeyen, övülmeye ve pohpohlanmaya -ki hakediyorlardır- pek alışmış edebiyat dünyası veteranlarının bile es geçemediği, önünde elpençe divan durduğu bir kitap vardı karşımda.

20 aylıkken annesini kaybeden, Pau Lisesi’nden sınıf arkadaşı Paul Lespès tarafından “uzun boylu, hafif kambur, ekşimtrak sesli, uzun saçları ile alnına dökülen, soluk tenli, sessiz, içine kapanık, kederli” diye tanıtlanan, ilk yayıncısı Lacroix tarafından da düzenli ve çalışkan olduğu söylenen (ki Lacroix, onu gördüğü tahmin edilen 2 kişiden biridir) bu Edgar Allan Poe ve Racine hayranı genç adam, inanılmaz meraklandırıyordu beni. Hastalıklı beyninin, piyanoya dokunduktan bir süre sonra kalem tutan ve tüm nefretini, ilkelliğini, hıncını kâğıtlardan çıkaran bu nadir türün ne olduğunu okuyarak öğrenmek istedim. Max Chaleil onun için “Ducasse + Maldoror = Lautréamont” diyordu. Mahlasları hakkında bilinen birkaç şey vardı. En başta, Eugène Sue’nün Latréaumont karakterinden alıyor adının bir yarısını. Maldoror ise, çoğulcu yaklaşımın buluştuğu yakın bir anlamla izah edilebiliyor: “Şeytan“. Yani en genel, en açıklayıcı anlamı bu. Baudelaire’i, Rimbaud’yu ve aslında tüm sürrealistleri, hatta Salvador Dali’yi (kitabın 1934 baskısındaki illüstrasyonlar ona aittir) bile etkilemeyi başarmış gencecik, sırlarla ve acılarla dolu bir adam. Yalnız yaşamaya alışmış; ketum. Proto-faşizmin, Hitler diktatoryasının hüküm sürdüğü kırsallarda, gördüklerini simgesel bir dille anlatma derdine düşmüş bir acemi. Acemiliğini asla ve kat’a belli etmeyen, güçlü bir genç adam. Binnetice, korkuyor ama inanılmaz bir arzu ile onun beynine girmek istiyordum. Netekim cesaretlendim ve yaptım.

Şimdi şöyle: Birinci Şarkı‘da Lautréamont “On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini” der ve demistifikasyon (efsane yıkımcı) yazınsal gücünü hiç sakınmadan yürürlüğe sokar. Zehirli bir kitaba başladığımızı, sayfalar ilerledikçe zehrin kanımıza karışacağını söyler. Fiktif ve fakat olması mümkün bir aile yaratarak, bu aile figüründen toplumsal tabulara, inançlara, Tanrı’ya, kişilerarası saygı permütasyonlarının kolpalığına, cebren kutsallaştırılan değerlere, gizlere dokundurur. Dünyayı zayıf karnından yakalamayı ve egzajere edilen tüm o “hayatta kalma”, “yaşama tutunma” naneleriyle alay etmeyi öyle güzel becerir ki, Şeytan’ın oyununa geliriz. Habisliğimizi sayfalar arasında yüksek sesle dillendirirken bulabiliriz kendimizi.

Örneğin;

Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.

Ailelere nifak tohumu serpmek için anlaşma yaptım fuhuşla.

ve ‘toplum’a giydirir: “Yaşlı okyanus, beslediğin türlü soydan balıklar arasında kardeşlik bağı yok. Hepsinin ayrı ayrı huyu ve yapısı, başlangıçta bir düzgüsüzlük gibi gelen durumu yeterince açıklıyor.”

Şüphesiz ki Lautréamont’nun kötücüllüğünü yaşadığı dönem şartlarını değerlendirmeden filtrelendirirsek, çok doğru noktalara ulaşmamız pek de mümkün olamaz. Anne sevgisinden yoksun kalmanın, hatta biyolojik olarak da bir anne figüründen ayrı ergenleşmesinin onun üzerindeki etkisi yadsınamaz; tıpkı Jean Genet‘nin annesi tarafından kundağıyla terk edilmesinin, onun kabarık suç dosyasında ve korkusuz, eksantrik hayatındaki etkisinin yadsınmaması gerektiği gibi.. Yine de Lautréamont, “ölü güzel annem” diye yad ediyor onu. “Kötülükler Kitabı” diyebileceğimiz, bu Necronomicon benzeri başyapıtına annesi hakkında tek kötü sözcük yaz-a-mamasını, sevgisizliğin açtığı derin yarıkların onda asla “anneye isyan” şeklinde yansımadığını görüyoruz. Yarattığı aile, ondaki ailesizliğin bir ikamesi gibi algılanabilir ve çok açılımlı sübjektif yorumlar edilebilir hakkında. (Benim yazdıklarım, tamamen kişisel çıkarımlarıma dayalı olan ve her zaman ‘hata payı’ barındıran öznel paylaşımlardır.)

İkinci Şarkı, Paris banliyölerinde, oradaki Tuilleries Bahçesi‘nde, küçük bir çocuk ile Maldoror (burada Maldoror, Lautréamont’un kendisi mi yoksa alter egosu mu, bilemiyoruz tam. Kendisine ‘ben’ demeyen, ama kendisindeki ben’i, kendisine anlatmaya çalışan bir adam gibi tahayyül ediyordum okurken) arasında geçen ultra-tuhaf, film noir‘lere lâyık bir diyalog sarsar bizi. Belki de çocukluğundaki masum Ducasse’tır konuştuğu.. Belki de ona;

– Ne düşünüyorsun küçük?
– Gökyüzünü düşürüyorum’u yazdıran bir duygusal şokun etkisindedir Lautréamont; ya da biz öyle sanalım ister.

Sonra ilerleyen sayfalarda sıra, ‘körü körüne inanç aksesuarları’nın en magazineli olan Tanrı’ya gelir -ki katılıyorum-: İnsanların masraflarını kendi keselerinden ödeyerek besledikleri bir böcek var. Bu böceğe herhangi bir borçları yoktur, gelgelelim korkarlar ondan. Sanırım artık kiminle raks ettiğinizi biliyorsunuz. Lautréamont, sadece birkaç sayfa sonra, özeleştirisi ile tüm eleştirilerin üzerine bir rögar kapağı bırakır: Benim haksız saldırıma uğrayan insanlığın öcünü almanın o övülesi amacıyla gözü dönmüş kimi kaçak gölge, bir martı kanadı gibi duvara sürtünerek odamın kapısını gizlice açarsa, ve göksel enkaz yağmacısının böğürlerine bir hançerse saplarsa ne yazık! Şu ya da bu şekilde atomlarına ayrışabilir kil pekâlâ.

Üçüncü Şarkı, İkinci Şarkı’nın ayrıntılarına gizlenmiş Leman, Lohengrin, Lambano, Holzer isimlerinin anılmasıyla başlar. Onların ölümlerinin Lautréamont üzerindeki etkisinin gücü, Lautréamont tarafından da dillendirilir. Burada hemen belirtmem gereken, Lautréamont’un pozitif bilimlere olan yatkınlığının yanı sıra, fen bilimlerine de inanılmaz bir ilgisinin olduğudur. Yıldızlar, kara delikler, göktaşları bir yana; yanardağlardan, vadilerden, fiyortlardan rahat rahat bahsedecek kadar coğrafyaya hakim oluşu, sadece 22 yaşında birisi için ne kadar da hayranlık uyandırıcıdır.. Metafizik, mitoloji, biyoloji, anatomi, tarih, fizik.. Lautréamont, sanki yıllarca açmak için beklediği isyan bayrağını dikmiştir. Her yanından dünyaya, insanlığa, varoluşa saldırmaktadır. Ontolojiyi, birey’i, oradan bencilliği ve riyâyı, devamında insanın hamurunu istediği gibi yoğurmaktadır. Yin’deki eksiklik’i Yang’daki taşkınlık dengelemek yerine, akut’u kronik’le örtbas etmeyi seçmek yerine, kadın ile erkeği iki ayrı ‘rezervuar’ olarak düşünmek yerine yani; yaratmış olduğu evrende her birini bir diğerine lehimleyerek kusursuz bir harman yaratır. “Bir siklon burgacının bir balina ailesini havaya kaldırması gibi bir heyecan dalgası” diye ifade eder bunu, bunu biraz hava ve biraz su ile ifade etmek yerine, bunu her ikisiyle de ifade eder. Korkusuzdur. Erinmez. Üşenmez. ..ve Dördüncü Şarkı‘yı, tarihin belki de en büyük bilinemezi ile, insan ile açar.

İsyanında bir yumuşama, sesindeki toklukta bir geri vites, bir tedirginlik hala yoktur. Yalnız bir cümleye sığıştırdığı kendi manası, onu ele verecektir: Grizu patlamasının nice aileyi yok ettiği görülmüştür; ama, yıkıntıların ve zararlı gazların ortasında ölüm neredeyse ansızın bastırdığı için, can çekişmeleri pek kısa sürmüştür. Ben… bazalt gibi yaşıyorum!

Peki Lautréamont, neden bazaltı seçmiştir? Damar, akıntı ve kütle halinde doğada bulunan bir volkanik monomer ile benzerliği nedir? Hemen sonrasında gelen “Nicedir benzemiyorum kendime artık” cümlesi, Lautréamont’un Ducasse-Lautréamont-Maldoror arasında med-cezire uğrayan kişiliğini kabullenmesidir çünkü bu biraz. Şekli değişmekte, kimyası yenilenmekte ve o dönüşmektedir. Topluma değil, daha beteri olan kendine yabancılaşma ile iç içe olduğunu itiraf ettiği bu satırlarda dahi acımasız olmayı başarabilmesi, yazının illüzyonu ve haşmeti ile bir kez daha karşılaşmamız değil de nedir? Zaten Dördüncü Şarkı, bütünü itibari ile Lautréamont’un kendisine kendisinin ne kadar da acınası, kirli, lekeli olduğunu söylemesi ile geçiyor, denebilir. Lautréamont’nun karakter tahlili açısından en faydalı bulduğum, en samimi, en hakikâtli cümlelerdir Dördüncü Şarkı’dadır, diyerek ben de bir itirafta bulunayım ve Beşinci Şarkı‘dan söz edeyim..

Hah, işte zurnanın zırt pırt hort zort diyerek kafayı yediği yere yaklaşıyoruz: “Eğer yazım hoşuna gitmek mutluluğuna erişmezse, kızmasın bana okur.” Beşinci Şarkı’nın girişindeki cümle gardımızı düşürmeye çok yaklaşmıştır. Tababet bilgisi ile Lautréamont’dan dayak yeriz. Bir zoolog, bir ornitolog, bir oşinograf olduğunu söylese dahi ona inanacak kıvama gelmişizdir. Ve kitapta beni en etkileyen cümleye gelir sıra: “Öznelliğim ve Tanrı, bir beyin için ikisi çok fazla.” Tansiyonumuz düşmeye başlamıştır. Marquis de Sade’vari iğrençlik betimlemeleri yoktur onun cümlelerinde. Onda iğrençliğin kendisi vardır. Kötülüğün özü. Salyaları akan bir dünyayı, “kuşlar çiçekler böcekler” diye tesmiye edemeyeceği bir dönemde yaşamış olmasının, hem zaten böyle bir şeyin de onun işine geldiğinin emareleri.. Lautréamont’dan bir cümle, evet abartacağım, dünyayı yerinden oynatabilir. Sizi şaşırtabilir. Üzebilir. Hayranlık uyandırabilir. Kızdırabilir. Ancak midesini bulandırmaz, çünkü zaten dünyadasınızdır ve yeteri kadarı mide bulandırıcı şey vardır. Lautréamont, iyi bir çocuktur. İtilmiş bir genç, iten bir şairdir. Yazarak öldürebilen ve diriltebilen bir tanrı. 24 Kasım 1870′den, yani onu bir otel odasında bu lanet okuduğu ve köküne kibrit suyu döktüğü dünyadan alan günden beri, esrarengiz, saygıdeğer, muhteşem, inanılmaz gibi sıfatlarla anılan bir uç renk.. André Gide’e, “Maldoror’un Altıncı Şarkı‘sını okuyunca kendi yapıtlarımdan utandım” dedirtmek o kadar da kolay olmasa gerektir ?!

Denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini silmeye yetmez diyebilen bu adam, Altıncı Şarkı’dan sonra adeta bis’e çıkar ve Poésies‘e iliştirdiği şu prologla, “ben neden okudum ki o zaman bu kadar şeyi?” ikileminde bırakır sizi:

Kara kaygının yerini yüreklilikle, kuşkunun yerini inançla, umutsuzluğun yerini umutla, kötülüğün yerini iyilikle, sızlanmanın yerini görevle, kuşkuculuğun yerini imanla, safsataların yerini soğukkanlılığın aldırmazlığıyla ve gururun yerini alçakgönüllükle dolduruyorum

Ciddi bir Blaise Pascal hayranı ve kritisisti de olan Comte de Lautréamont, şiiri belirli kalıpların dışına taşımış, onu temelini atmış, ona yön ve anlam vermiştir. Özdemir İnce tercümeli muhteşem eseri Les Chants de Maldoror: Maldoror’un Şarkıları’nı, Tramvay Durağı okuyanları ile paylaşmak, gerekirse-ki süper olur- okuyanlarla konuşmak, tartışmak benim için gerçekten çok büyük bir zevktir. Buraya kadar okuduysanız, bir de teşekkür ederim.

 
 

MALDOROR’UN ŞARKILARI’NDAN

Sen, ey okur, bu yapıtın başında kine başvurmamı istersin belki de! Güzel  ve kara bir  havada, tıpkı köpekbalığı gibi engin bir kösnüye gömülmüş durumda sırt üstü  devrilip, gururlu,  geniş ve ince burun deliklerinle istediğin kadar kini içine  çekemeyeceğini  kim  söyledi  sana,   eğer  bu eylemin önemi kadar senin o kızıl kokulara olan haklı iştahının önemini de ağır ağır ve görkemle anlıyorsa? Daha önce eğer Tanrı’nın lânetli vicdanını arka arkaya  üç  bin kez  içine   çekmeye kendini kaptırmazsan, inan bana ey canavar, çirkin suratının o iki biçimsiz deliğini eğlendirecektir o kokular. O sözle anlatılmaz hazlardan alabildiğine hoşnut kalacak olan burun deliklerin, güzel kokulardan, buhur kokularından başkasını duymak istemeyecekler bir daha;  çünkü,  o   cânım göklerin görkeminde ve dinginliğinde yaşayan melekler gibi eksiksiz mutlulukla tıkabasa doymuş olacaklar.

 

Maldoror’un mutlu yaşadığı o ilk yıllarda nasıl iyi yürekli biri olduğunu anlatacağım birkaç satırda. Daha sonra, kötü ruhlu doğmuş olduğunu fark etti: Ne garip yazgı! Kişiliğini elinden  geldiğince gizledi uzun yıllar, ama sonunda, şu alışık olmadığı gerilim yüzünden, her gün kan beynine çıkmaya başladı; böylesine bir yaşama artık katlanamadığı için de, sonunda,  kararlı  bir biçimde kötülük mesleğine adandı… bu tatlı dünyaya! Pembe yanaklı küçük bir çocuğu sevip dururken yanaklarını usturayla kesip koparmak isteyeceği kimin aklına gelir, ve eğer Adalet’in türlü türlü cezaları gözünün önüne gelmemiş olsaydı kim bilir kaç kez yapardı bu işi.Yalancı biri değildi, gerçeği kabul ediyor ve kendisinin bir kan dökücü olduğunu söylüyordu. İnsanlar, duydunuz mu? Bu  titreyen kuş teleği kalemle de aynı şeyi tekrarlamaktan utanmıyor. Sanki istençten de güçlü yetke… Bir lânet! Yerçekimi yasalarına karşı koyabilir mi taş? Olanaksız. Kötülük, iyilikle bağlaşma yapmak isterse, olanaksızdır. Yukarıda söylediğim de buydu benim zaten.

 

İmgelemin yarattığı ya da sahip oldukları, soylu duygular sayesinde insanların övgülerini kazanmak için yazar kimileri. Ben, kan dökücülüğün tadını betimlemek için kullanıyorum dehâmı! Gelip geçici, yapay zevkler için değil; ama insanla başlamış,  insanla  sona  erecek  olanlar  için.  Tanrı’nın  gizli kararlarına uygun olarak kan dökücülükle bağlaşma yapamaz  mı dehâ?  Ya  da,  kan dökücü biri dehâ sahibi olamaz mı? Bunun kanıtını  benim  sözlerimde  bulacaksınız;  isterseniz,  beni  dinleyip dinlememek sizin elinizde. Bağışlayın, bana öyle geliyor ki  saçlarım diken diken oldu; ama, önemli değil, çünkü, elimle, kolayla eski durumlarına getirebilirim onları.  Bu,  şarkı   söyleyen kişi, tek sesli parçalarının bilinmedik  şeyler  olduğunu ileri  sürmüyor;  aksine,  kahramanının  kibirli  ve  kötücül düşüncelerinin bütün insanlarda bulunmasına alabildiğine seviniyor.

 

Yaşamım boyunca, istisnasız hepsi de budalaca işler yapan dar omuzlu insanlar gördüm ve çoğu türdeşlerini şaşkına çevirip ruhları türlü şekilde baştan çıkarırlardı. Eylemlerine gerekçe olarak “ün”ü gösterirler. Onları görünce herkes gibi gülmek istedim ben de; ama böylesine tuhaf bir  öykünme olanaksızdı benim için. Keskin ağızlı bir bıçak aldım, dudaklarımın birleştiği yerlerde etimde yaralar açtım. Amacıma ulaştığımı sandım bir an. Kendi elimle yara açtığım bu ağıza baktım aynada!  Bir yanılgıydı! İki yaradan akan kan, gerçekten başkalarının gülüşü olup olmadığını anlamama engel oluyordu aslında. Ama, bir süre karşılaştırma  yaptıktan  sonra,  gülüşümün  insanların  gülüşüne benzemediğini gördüm, yani gülmüyordum ben, gülüşüm yoktu benim. Çirkin suratlı, gözleri karanlık gözevlerine gömülmüş insanlar gördüm; kayanın sertliğini, dökme çeliğin katılığını, köpekbalığının kan dökücülüğünü, gençliğin küstahlığını, canilerin mantıksız öfkesini, iki yüzlülerin ihanetlerini, en olağanüstü oyuncuları, rahiplerin kişilik gücünü ve dışardan bakınca en içe kapalı, dünyaların ve göklerin en soğuk yaratıklarını aşıp geride bırakmışlardı; ahlâkçılar bitkin düşmüştü, yüreklerindekini görmeye, Tanrı’nın amansız öfkesini başlarına yağdırmaya çalışırken. Hepsini bir arada gördüm; kimi zaman, belki de bir cehennem cini tarafından kışkırtılmış, dondurucu bir sessizlikte gözlerine hem yakıcı hem kinli bir pişmanlık acısı sıvanmış durumda, annesine daha şimdiden başkaldıran bir çocuk benzeri en sıkı yumruklarını havaya kaldırdıklarını, bağırlarının gizlediği o alabildiğine adaletsiz ve dehşet yüklü, tutkulu ve düşman düşüncelerini ortaya çıkarma yürekliliğini gösteremediklerini ve bağışlayıcı Tanrı’yı merhametten kederlendirdiklerini gördüm; kimi zaman, günün her anında, yediden yetmişe insanlara, soluk alan her şeye, kendilerine ve Tanrı’ya karşı mantıksız ve akıl almaz lânetler yağdırırlarken, kadınları ve çocukları kötü yola düşürürlerken, vücudun edep yerlerini kirletirlerken gördüm onları. O zaman, sularını yükseltir deniz, tekneleri dipsiz derinliklerinde yutar; kasırgalar ve depremler yerle bir ederdi evleri; veba, türlü türlü hastalıklar kırıp geçirirdi yakaran ailelerini. Ama insanlar anlamaz bunları. Yeryüzündeki davranışları yüzünden utançtan kızarırken, sararırken de gördüm onları; ama pek ender. Kasırgaların kız kardeşi fırtınalar; güzelliğini kabul etmediğim mavi gökkubbe; yüreğimin imgesi iki yüzlü deniz; bağrı gizemli dünya; öteki gezegenlerin halkları; bütün evren; onu cömertçe yaratan Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lûtfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü, bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.

 

LAUTRÉAMONT

Çeviri: Özdemir İNCE

 

Comte de Lautréamont gerçek adı Isidore Lucien Ducasse’dır. (4 Nisan 1846 Uruguay – 24 Kasım 1870 Paris) Fransız şair.

Çağdaş şiirin hazırlayıcılarından, Simgeci ve Gerçeküstücü şairleri derinden etkileyen Fransız şair Comte de Lautréamont, 4 Nisan 1846’da Montevideo’da (Urugugay) doğdu, 24 Kasım 1870’te Paris’te yaşamını yitirdi. Asıl adı Isidore Lucien Ducasse’dır. Comte de Lautréamont adını Eugène Sue’nün Latréaumont adlı kahramanından almıştır. On dört yaşında öğrenim için Fransa’ya gönderildi. Tarbes ve Pau’da lise öğrenimi gördü. Paris’te École polytechnique’e (Politeknik Okulu) girdi. Bundan sonraki yaşamı belirsizliğini korumaktadır. Philippe Soupault’ya göre, zamanın anarşist gruplarına karıştığı ve polis tarafından öldürtüldüğü; başka bir görüşe göre tüberküloza yakalanarak bir otel odasında öldüğü; bazılarına göre de otel odasında intihar ettiği ileri sürülmektedir.
Biyografi

Lautréamont'un karikatürü Çizen: Félix Vallotton

Lautréamont’un karikatürü Çizen: Félix Vallotton

Hakkında çok az şey bilinen Isidore Ducasse’ın takma adı Comte de Lautrémont’tur. 4 Nisan 1846’da Uruguay Montevideo’da doğdu. Babası Fransız konsolosluğunda görevli bir memurdu. Annesi, Lautrémont 18 aylıkken öldü, intihar ettiği konusunda şüpheler vardır. Uruguay’da geçirdiği gençlik dönemi bir sır halinde kaldı. İç savaşın ve koleranın patlak vermesiyle; 10 yaşındayken okulunu bitirmesi için babası tarafından Fransa Tarbes’e gönderildi.

Tarbes ve Pau’da; kibirli, somurtkan ve içedönük kimse olarak görüldü. Okulda Latin ve matematik derslerindeki başarısızlığını, edebiyata olan ilgisiyle ve başarısıyla telafi etti. Ayrıca biyolojiyle de yakından ilgilidir. Bu bilgisini de Maldoror’un Şarkıları’nda çokça kullanmıştır.

19 yaşında, okulu bitirdikten sonra, Ducasse’nin, yolculuklar yaptığı konusunda düşünceler vardır. Bu yolculukların muhtemelen Uruguay’da olan babasına veya edebi temaslar yapmak için Fransa Bordeux’ya olduğu tahmin edilir. 1867 veya 1868’de, hiçbir kayıt belgesinin bulunmamasına rağmen Paris’te politeknik veya maden okulunda okuduğu tahmin edilir.

Araştırmacıların çoğu, Lautréamont Paris’teyken, “Maldoror’un Şarkıları”nın çıktığını düşünür. 24 yaşında bir otel odasında intihar ederek yaşamına son verdi. En önemli eseri Maldoror’un Şarkıları’dır.

 

Maldoror’un Şarkıları

1868’de, Lautreamont, Uruguay’a babasına Maldoror’un ilk parçasını göstermek ve finansal desteğini almak için için yolculuk yaptı. İlk kıta, anonim olarak 1868’de yayımlandı. Emile Zola, Victor Hugo gibi Fransız edebiyatının ünlü isimleri için editör olarak çalışmış Albert Lacroix ve Joseph Proudhon tarafından kitabın son halinin düzeltmeleri yapıldı. 1869 yazında basıldı. Lacroix şirketi, çalışmanın değerlere hakaret eden ve müstehcen doğasından dolayı davadan korktu ve asla kitabı satışa sunmadı.

Maldororun Şarkıları, gerçeküstü figürler ve olgular içeren, tanrıya başkaldıran ve insanın daha çok hayvansı yönlerini anlatan düzyazı-şiir tarzı bir kitaptır. Bu kitapla Lautreamont, Fransız edebiyatında sürekli bir yer edinmiş. Sürrealist akımın önemli simgelerinden biri olmuştur.

Hakkındaki Düşünceler

  • “Maldoror’un VI. Şarkısı’nı okuyunca kendi yapıtlarımdan utandım.” – Andre Gide
  • “Maldoror’un birazcık tadına bakınca, bütün şiir yavanlaşıyor.” – Aragon
  • “Lautréamont’u açın! Bütün edebiyat şemsiye gibi tersine döner.” – Francis Ponge

 

Yapıtları

  • Les Chants de Maldoror (Maldoror’un Şarkıları, 1869)
    Poésies (Şiirler I, 1870)
    Poésies II (Şiirler II, 1870)
    Œuvres Complètes (Tüm Yapıtları, 1938)

Türkçe’ye Çevirileri

  • Maldoror’un Şarkıları, Çeviri: Özdemir İnce, Gece Yayınları, Ankara, 1989
Share.

About Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn