Modern zamanlarda ahlâk arayışı üzerine: Krzysztof Kieslowski ve ‘Dekalog’u

1

Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin (1941-1996) toplam 10 bölümden ve her bölümü 55 dakikadan oluşan “Dekalog” (1989) adlı film dizisi, hem alışılmadık süresi, hem izleyicisine verdiği mesajlar, hem de bunu yaparken başvurduğu özgün anlatım biçimiyle sinema tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Hz. Musâ’ya vahyedilen “On Emir”den gevşek bir bağlantı üzerinden ilhamlar alan ve bu emirleri “insanoğlunun modern dönemlerindeki ahlâk arayışına bir katkı” olarak yorumlamamıza imkân sağlayan “Dekalog”, Kieslowki’nin yaptığı tek film bile olsaydı, muhtemelen O’nu sinema tarihinin en büyük yönetmenleri arasına katmaya yeterdi.

Bütün bölümleri Varşova’da bir sitede geçen ve bir bölümündeki ana karakterlerin diğer bölümlerde ya hiç olmadığı ya da yan karakterler olarak gözüktüğü; her bölümün bir bütünün parçası olduğuna ikna olduğumuz “Dekalog”, insanoğlunun ezelî ve ebedî evrensel ahlâk arayışının köşe taşlarına yaptığı vurgu ile de oldukça saygıya değer bir yapıttır. Bir anlamda doğal hukukun ve ahlâkın temellerine yönelik bir fikir cimnastiği ve bu temelleri sanatsal olarak kavrayış yolu olarak da okunabilir film. Her bölümde mutlaka iki defa boy gösteren, beyazlara bürünmüş ve konu ile ilgisiz gibi görünen gizemli adam ise, (sanırım) insanoğlunun yazgısında var olan -ve bazen kendi elinde olmayan- bir takım şeylere vurgu yapıyor.


Krzysztof Kieslowski (1941-1996)

“On Emir”den aldığı ilham Kieslowski’nin bu kült yapıtını dinî bir temele oturturken, modern döneme ait ahlâkî konuları ve “dilemma”ları ele alması da yapıtın evrenselliğe açılan kapısı oluyor. Filmlerin açık uçlu ve yoruma açık yapısı, onları her izleyişte yepyeni bir katmanına erişmemizi sağlarken, Zbingiew Preisner’in müziğinin de anlatılan hikâyelerle âdeta bütünleştiğini görüyoruz. Kameranın dinginliği ve hikâyenin diyaloğa fazlaca yer vermiyor oluşu, izleyici açısından yaşanan gerçekliğe kendini daha kolay konsantre edebilme ve her yeni izleyişte yeni bir deneyimle taçlandırılma anlamına geliyor.

İşte, “Dekalog”dan, yıllardır aklımdan hiç çıkmayan bazı bölümler…

TRT tarafından gösterildiğinde “Kadere Meydan Okunmaz” adıyla sunulan (ama bana kalırsa “On Emir”in ilk iki maddesi olan), “Benden Başka Tanrıya Tapmayacaksın” cümlesiyle özetlenebilecek emirlere referans veren ilk bölümü, aynı zamanda sinema tarihindeki en önemli metafizik tartışmalardan birini de bünyesinde barındırmakta… Materyalist bir dünya görüşüne sahip olan dahî bilim adamı babası ile Katolik halası arasında kalan bir çocuğun hikâyesidir ilk bölüm. Pozitivist bilimcilik (ya da bilimperestlik) ile mütevekkîl dindarlık arasındaki çatışmada Kieslowski, kazananın kim olduğuna bizim karar vermemizi ister gibidir.


Krzysztof Kieslowski (1941-1996)

Halasına “Tanrı nedir?” diye soran çocuk,  “Gel, bana sımsıkı sarıl” cevabını alır. Ardından da “peki, şimdi ne hissediyorsun?” diye soran kadına, “Seni çok sevdiğimi hissediyorum” diye cevap verir. Halası “İşte, Tanrı budur” diye cevap verir. Sinema tarihinde beni bunun kadar etkileyen çok az sahne vardır. Sanatın gücünün ve insanı dönüştürebilme kâbiliyetinin en tepe noktası örneklerinden biridir bu sahne…

Aşk Üzerine Kısa Bir Film”i ise aşkın cinsellikle fütursuzca karıştırılmasına atılmış en çarpıcı sinemasal tokatlar arasında görmekteyim. Bu hikayede, kendisine aşık olan gence, “Benden ne istiyorsun?” diye soran bir kadın ve “Hiç bir şey, sadece öyle uzaktan görebilmek, hepsi bu” diye cevap veren bir genç tanırız. Görmüş geçirmiş ve aşkı cinsellikten ibaret zanneden bu kadının yazgısında, gerçek aşkı kendisinden oldukça küçük bir gençten öğrenmek vardır. Şiirselliği ile sinemanın gördüğü en önemli aşk metafiziği filmlerinden birisidir “Aşk Üzerine Kısa Bir Film”…

Şimdi de “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film”de, her şekilde kötü ve zâlim olduğuna inandığımız bir gencin, mahkemede idam cezasına çarptırıldıktan sonra hapishane binasına geri dönüşü sırasında pencereden kendisine adı ile seslenen avukatına (aynı avukatın sonradan onu hapishanede ziyaret edişi sırasında) söylediği şu sözleri hatırlayalım:

.

.

.


Krzysztof Kieslowski (1941-1996)

“Ben, mahkemede hiç kimsenin ne söylediğini bile duymadım. Ta ki siz benim adımı söyleyinceye kadar. O zamana kadar sizin gibi büyük adamlardan bana adımla seslenen hiç kimse olmamıştı.”

En vahşi gördüğümüz insanda bile rahatlıkla yakalanabilen insanî bir damar ve idam cezası üzerine tekrar bir düşünme gerekliliği! Suç ve ceza ilişkileri üzerine kapsamlı bir felsefî ve hukukî tartışmadır bu hikâye…

Ya da “Yalan Üzerine Kısa Bir Film”de tam tersi durumla yüzleştirir bizi Kieslowski. İyi kalpliliğine her şekilde iknâ olduğumuz birinin hikâyesidir bu kez söz konusu olan. Kahramanımız, Polonya’da Nazi katliamı sırasında bir çok Yahudiyi kurtarmış, ahlâkî özellikleri ve erdemleriyle bilinen, etik profesörü bir kadındır. Günlerden bir gün, ABD’de tercümanlık yapan bir başka kadın kendisinin ziyaretine gelir. Konuk kişi, izin alarak, üniversitede profesörün dersine de girer. Konu, insanların çeşitli ahlâkî dilemmalardaki muhtemel davranışları üzerine düğümlenirken, tercüman kadın söz alarak bir hikâye anlatır:

Nazi işgali altındaki Polonya’da çocuk demeden bütün Yahudiler üzerinde bir cadı avı yürütülürken, adamın biri, 6-7 yaşlarındaki ürkek bir kız çocuğunu,  sokağa çıkma yasağının henüz başlamadığı saatlerde elinden tutmuş bir yerlere götürmektedir. Çocuk iki yıldır bir evin bodrumunda saklanmaktadır. Nazilerin avından kurtulabilmesi için bir koruyucu aileye ihtiyacı vardır. Ancak Nazilerin çocuğun Yahudi olduğunu anlamamaları için de bir vaftiz anne-babasına ihtiyaç bulunmaktadır. Koruyucu aile çocuğu ancak bu şekilde alabilecektir. Adamın çocuğu götürdüğü aile ise daha önce vaftiz anne ve baba olmayı kabul etmiş bir çifttir.

Çocuk içeriye girer. İçerde bir kadın ve bir adam vardır. Kadın son derece rahat görünür. Adam ise bir oraya bir buraya sıkıntılı bir şekilde dolanmaktadır. Sonra kadın oldukça soğukkanlı bir şekilde “çocuğun vaftiz annesi ve babası olamayacaklarını” söyler. Küçük kız genç çiftin bu beklenmedik tavır değişikliğiyle aslında mutlak bir ölüme gönderilmektedir.. Karı-kocanın çark etmedeki gerekçesi ise gönülden inanmış birer Katolik olarak Tanrı’ya asla yalan söyleyemeyecekleri ve “vaftiz ebeveyni” oldukları yönündeki bir yalanı kalplerinde taşıyamayacaklarını fark etmeleridir. Çocuk ve onu getiren adam tekrar sokağa çıkarlar ve sonu belirsiz bir karanlıkta kaybolurlar.

Dersi dinleyen öğrencilerden biri, ailenin korktuğuna ilişkin yorum yapar. Bir başkası ise böylesine hassas bir durumda söylenen sözlerin Katolik inancı açısından bile yalan olmayacağını savunarak, olayda ailenin tutumunu yanlış bulur.

“Kız çocuğunu -inançlarını gerekçe göstererek- Nazilerin insafsızlığına terk eden o meçhul kadın, gerçekte, günümüzün saygın etik profesörü olan kahramanımızdır. Ölüme terk edilen kız çocuğu ise ABD’den onu ziyarete gelen tercüman kadındır. Ve tam kırk yıl sonra, bu davranışının sebebini öğrenmek üzere gelmiştir. Profesör bu acı gerçeği öğrendiğinde, kadına sebebin aslında çok basit olduğunu ve o kızı sokağa gönderdikten sonra kırk yıldır her gün bu olayı düşündüğünü söyler. Sebep olarak ise kıza “koruyucu aile” olmayı kabul eden çiftin “Gestapo ajanı” olduğu duyumunu aldıklarını, vaftiz anne-babası olmayı kabul ettikleri takdirde kendilerinin de deşifre olarak, o tarihlerde Nazilere karşı direniş sürdüren – kendilerinin de içinde bulundukları- gizli örgütlerinin çökertilme riskinin doğduğunu söyler.  Sonradan o ailenin Gestapo ajanlığı yaptığı yönündeki iddiaların yalan olduğunun anlaşıldığını, ancak söz konusu çiftin bu suçlamadan dolayı çok büyük acılar çektiğini de sözlerine ekler.

“Tanrı Sahte Yakarışları Bilir” adlı bölümde ise kocasını aldatan ve üstüne üstlük bir de onu aldattığı erkekten hamile kalan bir kadının, eşi kanser hastalığından ölmek üzereyken, aile doktorunu kocasının yakında ölüp ölmeyeceği üzerine somut bir fikir vermek üzere zorlayışına tanık oluruz.. Çünkü, kadın karnındaki çocuğu doğurup doğurmayacağına da alacağı bu bilgiye göre karar verecektir. Bu “günah bebeği”ni doğurmalı mı, yoksa doğurmamalı mı? Kieslowski, söz konusu bölümde de hem kürtaj hem de aldatma üzerine bir ahlâki dilemmayla karşı karşıya bırakır bizleri…

Başlangıçta bir televizyon dizisi olarak çekilen, ancak gördüğü yoğun ilgi üzerine çeşitli ülkelerde sinema gösterimleri de gerçekleştirilen “Dekalog” dizisi, her biri izleyiciye ahlâk üzerine birbirinden çetin ceviz sorular yönelten toplam 10 bölümden oluşuyor.

Yapıtında bizleri, modern hayatlarımızdaki sorunlarla evrensel ahlâk ilkeleri arasındaki çatışma arasında kendimize en uygun konumu bulmaya davet eden Kieslowski, bana kalırsa “Dekalog” ile yalnızca kariyerinin değil, dünya sinema tarihinin de en kalıcı başyapıtlarından birisine imza atmış bulunuyor.

Velhasıl, “Dekalog”, hayatında ahlâk duygusunun sarsılmaz bir yeri bulunan, her ırktan, her dinden ve her yaştan sinemasever için çok önemli sinemasal bir deneyim. Defalarca izleme ve her izlemede de üzerine geceler boyu düşünme ihtiyacı doğuran bir film dizisi bu…

Kieslowski’nin söz konusu yapıtını henüz izlememiş olan bir sinemaseverin, belleğinde yıllarca sabırla oluşturmaya çalıştığı görsel hazine de -bana göre- büyük ölçüde eksik kalacaktır. O yüzden, Polonyalı büyük ustanın dünya sinemaseverlerine miras bıraktığı bu çarpıcı filmleri tez zamanda edinerek, hem tekrar tekrar izlemenizi; hem de arşivinize katmanızı şiddetle öneriyorum.

 

“Ve işte bir dip balığı su boşluğunda
Çırparaktan yüzgeçlerini
Hiçkimseye uymayan bir mevsim öneriyor”

Filmography
The Face (1966)
The Office (Urzad) (1966)
The Tram (Tramwaj) (1966)
Concert of Wishes (Koncert zyczen) (1967)
From the City of Lódz (Z miasta Lódzi) (1968)
The Photograph (Zdjecie) (1968)
I Was a Soldier (Bylem zolnierzem) (1970)
Workers ’71: Nothing About Us Without Us (Robotnicy ’71: Nic o nas bez nas) (1971)
Before the Rally (Przed rajdem) (1971)
Factory (Fabryka) (1971)
Refrain (Refren) (1972)
The Principles of Safety and Hygiene in a Copper Mine (Podstawy BHP w kopalni miedzi) (1972)
Between Wroclaw and Zielona Gora (Miedzy Wroclawiem a Zielona Gora) (1972)
Pedestrian Subway (Przejscie podziemme) (1973)
Bricklayer (Murarz) (1973)
X-Ray (Przeswietlenie) (1974)
First Love (Pierwsza milosc) (1974)
Curriculum Vitae (1975)
Personnel (Personel) (1975)
Hospital (Szpital) (1976)
Calm Before the Storm (Spokój) (1976)
Slate (Klaps) (1976)
The Scar (Blizna) (1976)
I Don’t Know (Nie wiem) (1977)
From a Night Porter’s Point of View (Z punktu widzenia nocnego portiera) (1978)
Seven Women of Different Ages (Siedem kobiet w róznym wieku) (1978)
Camera Buff (Amator) (1979)
The Decalogue
Talking Heads (Gadajace glowy) (1980)
Railway Station (Dworzec) (1980)
Short Working Day (Krótki dzien pracy) (1981)
Blind Chance (Przypadek) (1982)
No End (Bez konca) (1985)
The Decalogue (Dekalog) (1988)
A Short Film About Killing (Krótki film o zabijaniu) (1988)
A Short Film About Love (Krótki film o milosci) (1988)
City Life (segment) (1990)
The Double Life of Véronique (La Double vie de Véronique) (1991)
Three Colors: Blue (Trois colours: Bleu) (1993)
Three Colors: White (Trois colours: Blanc) (1994)
Three Colors: Red (Trois colours: Rouge) (1994) 

On Emir, Dekalog’lar

Küçüklüğünde itfaiyeci olmak isteyen Kieslowski gençliğinde Lodz Ulusal Film Okulu’na iki kez başvurup reddedilmiştir. Bunun üzerine, bir süre bir resim okuluna devam etmiş, ancak üçüncü denemesinde Lodz Film Okulu’na kabul edilmiştir. Kieslowski, ilk olarak belgesel filmler yapmaya yönelmiştir. İlk belgeselleri, kent sakinlerini, işçileri ve askerleri konu edinir. Televizyon için yaptığı İşçiler ’71 adlı film sansürlenerek gösterilmiştir. Daha sonra çevirdiği Özgeçmiş adlı filmden dolayı, kendisi otoriteyi eleştirdiğini söylemesine karşın, meslektaşlarınca hükümetle işbirliği yaptığı için eleştirilmiştir. 1981’de çektiği İstasyon adlı filmin mahkemede kanıt olarak kullanılması üzerine belgesel film yapmaktan vazgeçtiğini açıklamıştır.

1996 yılındaki ölümüne değin, çok sayıda konulu filme imza atmıştır. Filmleri, çok değişik konuları ele alıyor gibi gözükse de her filmde aslında temel olan felsefedir. Kieslowski filmlerle kimiz, neden buradayız kader var mıdır gibi temel sorular sorar. Etik sorunlar, bireylerin değişik nedenlerle günlük yaşamlarında karşılaştıkları sorunlar, iletişimsizlik, politika ve hatta müzik Kie?lowski’nin filmlerinin konuları arasında sayılabilir. Kie?lowski politik olmayan filmlerinde arka planda eylem görüntüleri kullanmış, müzik temalı filmlerinde sessizlikten kaçınmamıştır. Hakkındaki belgeselde ( I’m so so ) müzik-sessizlik ve görüntü seçimindeki tercihlerini ayrıntılarıyla açıklar. Neden sinema yapıyorsun sorusunun yanıtını da verir: ‘Başka bir iş bilmediğim için’

‘Evime gidip sigara içeceğim’ diyerek Üç renk üçlemesinden sonra sinemayı bıraktığını açıklayan yönetmen sonradan Cennet, Cehennem ve Araf üçlemesini çekmeye karar verse de ömrü vefa etmez. Kie?lowski 13 Mart 1996’da kalp krizi geçirmiş ve ardından alındığı açık kalp ameliyatı sırasında yaşamını yitirmiştir. Araf’ı Jerzy Stuhr (2000), Cennet’i Tom Tykwer (2002), Cehennem’i Danis Tanovic (2005) yönetmiştir.

Kieslowski, yalnızca Polonya sinemasının değil, dünyanın en nitelikli yönetmenlerinden biridir. Gerek ışığı kullanımı, gerek müziğin dramatik yapıya uygulanışı gerekse karakterlerinin psikolojisini ele almaktaki ustalığı onu benzersiz kılmaktadır. 1988’den sonraki film senaryolarını Krzysztof Piesiewicz ile beraber yazan Kieslowski’nin Üç Renk (Mavi, Beyaz ve Kırmızı) üçlemesi, Veronika’nın İkili Yaşamı, Aşk Hakkında Kısa Bir Film, Öldürmek Hakkında Kısa Bir Film, Kör Talih gibi uzun metraj filmleri ve 10 bölümlük TV dizisi olarak yaptığı ve 10 Emir’i yorumladığı Dekologlar en bilinen çalışmalarıdır.

Üç Renk (Mavi, Beyaz ve Kırmızı) üçlemesinin yanı sıra, Veronika’nın İkili Yaşamı filmi ikili yaşamları, felsefe üzerinden ele alarak irdeleyen, metafizik öğeleri içinde barındıran bir eserdir. Renklerin kullanımı (özellikle yeşil)ile ele alındığında benzersiz bir sanat şaheseri olarak ortaya çıkan bu filmler, ancak Dostoyevski, Klimt gibi sanatçılarla bir tutulabilecek bir psikolojik derinliği görüntü diline uygulayarak ele alması bakımından benzersizdir.

Modern zamanlarda ahlâk arayışı üzerine: Krzysztof Kieslowski ve `Dekalog`u
Andrzej Wajda, Andrzej Munk, Krzysztof Zanussi, Roman Polanski gibi büyük yönetmenler yetiştirmiş Polonya sineması, kendisine has bir ekol oluşturmuştur. Krzysztof Kieslowski de işte bu ekolden yetişmiş, dünya sinemasına çok önemli başyapıtlar kazandırmış büyük bir yönetmendir. ?Weronika?nın Çifte Hayatı?, ?Üç Renk (Mavi, Beyaz, Kırmızı)? ve ?Dekalog? en çok bilinen eserleridir.

Üç Renk ismini Fransız bayrağının renklerinden alır. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik olarak simgelenen bu renkler Fransız Devrimi?nin de  ilkeleridirler. Mavi, Beyaz ve Kırmızı?da üç değişik hikâye anlatılır. Ancak bu hikâyelerin ortak noktası, insanlığın ortak sorunları olan yalnızlık, korku, sevgisizlik ve sevgi gibi konulara yaklaşımıdır. Weronika?nın Çifte Hayatı?nda Polonya?da yaşayan kalp hastası genç ses sanatçısı Weronika, sanatını icra etmekten vazgeçmek istemez ve konser sırasında sahnede can verir. Fransa?daki Weronika ise farklı, ama sanki aynı kişi, ötekinin ikiz versiyonu, değişik bir çözüm seçer; yaşayabilmek için sanatını bırakır. Bu, bir anlamda kendi ülkesinde yapamadığı sanatı, ülkesi dışında yapabilen; ancak ülkesi dışında yaşayamayan bir sanatçının yazgısının dışa vurumu gibidir. Bu filmlerinden önce Polonya televizyonu için çektiği ?Dekalog? ise sadece Kieslowski?nin değil, dünya sinemasının en önemli başyapıtlarından birisidir.
Toplam 10 bölümden ve her bölümü 55 dakikadan oluşan ?Dekalog? (1989), hem alışılmadık süresi, hem izleyicisine verdiği mesajlar, hem de bunu yaparken başvurduğu özgün anlatım biçimiyle sinema tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Bu uzunlukta, ama kendi içinde organik bir bütünlük içeren eser, bu açılardan ancak Rainer Werner Fassbinder?in ?Berlin Alexanderplatz?ı veya Edgar Reitz?in ?Heimat?ı ile karşılaştırılabilir.

Hz. Musâ?ya vahyedilen ?On Emir?den ilham alan ve bu emirleri ?insanoğlunun modern dönemlerindeki ahlâk arayışına bir katkı? olarak yorumlamamıza imkân sağlayan ?Dekalog?, Kieslowki?nin yaptığı tek film bile olsaydı, muhtemelen O?nu sinema tarihinin en büyük yönetmenleri arasına katmaya yeterdi.

Bütün bölümleri Varşova?da bir sitede geçen ve bir bölümündeki ana karakterlerin diğer bölümlerde ya hiç olmadığı ya da yan karakterler olarak gözüktüğü; her bölümün bir bütünün parçası olduğuna ikna olduğumuz ?Dekalog?, insanoğlunun ezelî ve ebedî evrensel ahlâk arayışının köşe taşlarına yaptığı vurgu ile de oldukça saygıya değer bir yapıttır. Bir anlamda doğal hukukun ve ahlâkın temellerine yönelik bir fikir jimnastiği ve bu temelleri sanatsal olarak kavrayış yolu olarak da okunabilir film. Her bölümde mutlaka iki defa boy gösteren, beyazlara bürünmüş ve konu ile ilgisiz gibi görünen gizemli adam ise, (sanırım) insanoğlunun yazgısında var olan -ve bazen kendi elinde olmayan- bir takım şeylere vurgu yapıyor.

?On Emir?den aldığı ilham Kieslowski?nin bu yapıtını dinî bir temele oturturken, modern döneme ait ahlâkî konuları ve ?dilemma?ları ele alması da yapıtın evrenselliğe açılan kapısı oluyor. Filmlerin açık uçlu ve yoruma açık yapısı, onları her izleyişte yepyeni bir katmanına erişmemizi sağlarken, Zbingiew Preisner?in müziğinin de anlatılan hikâyelerle âdeta bütünleştiğini görüyoruz. Kameranın dinginliği, mekânların, hikâyelerin sinematografik anlatımına olabilecek en uygun mekânlar haline getirilmiş olması ve hikâyenin diyaloğa fazlaca yer vermiyor oluşu, izleyici açısından yaşanan gerçekliğe kendini daha kolay konsantre edebilme ve her yeni izleyişte yeni bir deneyimle taçlandırılma anlamına geliyor.

TRT tarafından gösterildiğinde ?Kadere Meydan Okunmaz? adıyla sunulan (ama bana kalırsa ?On Emir?in ilk iki maddesi olan), ?Benden Başka Tanrıya Tapmayacaksın? cümlesiyle özetlenebilecek emirlere referans veren ilk bölümü, aynı zamanda sinema tarihindeki en önemli metafizik tartışmalardan birini de bünyesinde barındırmakta? Materyalist bir dünya görüşüne sahip olan dahî bilim adamı babası ile Katolik halası arasında kalan bir çocuğun hikâyesidir ilk bölüm. Pozitivist bilimcilik (ya da bilimperestlik) ile mütevekkîl dindarlık arasındaki çatışmada Kieslowski, kazananın kim olduğuna bizim karar vermemizi ister gibidir.

Halasına ?Tanrı nedir?? diye soran çocuk, ?Gel, bana sımsıkı sarıl? cevabını alır. Ardından da ?peki, şimdi ne hissediyorsun?? diye soran kadına, ?Seni çok sevdiğimi hissediyorum? diye cevap verir. Halası ?İşte, Tanrı budur? diye cevap verir. Sinema tarihinde beni bunun kadar etkileyen çok az sahne vardır. Sanatın gücünün ve insanı dönüştürebilme kâbiliyetinin en tepe noktası örneklerinden biridir bu sahne? Peki, Sevgi Tanrısı nasıl olur da kötülük yapabiliyordur? Çocuğun başına gelen felaket, kendi akıllarımıza duyduğumuz engin güvenden, bilimin ve aklın putlaştırılmasından mıdır, yoksa Tanrı?nın kötülüklere göz yummasından mıdır? Kieslowski, Dekalog?daki diğer bölümlerde olduğu gibi burada da bizi,  ahlaki, felsefi ve metafizik tartışmanın tam ortasına atıp, kararı bizim vermemizi ister gibidir. Bu açıdan, Dekalog asla bir ?propoganda? ya da ?mesaj? filmi değildir. Soru sordurur ve bizi o sorularla başbaşa bırakmak ister.

Dekalog?un beşinci bölümü olan ?Aşk Üzerine Kısa Bir Film? ise aşkın cinsellikle fütursuzca karıştırılmasına atılmış en çarpıcı sinemasal tokatlar arasındadır. Bu hikâyede, kendisine âşık olan gence, ?benden ne istiyorsun?? diye soran bir kadın ve ?hiç bir şey, sadece öyle uzaktan görebilmek, hepsi bu? diye cevap veren bir genç tanırız. Görmüş geçirmiş ve aşkı cinsellikten ibaret zanneden bu kadının yazgısında, gerçek aşkı kendisinden oldukça küçük bir gençten öğrenmek vardır. Ancak, aşkın da tam öğrenildiği ve içine düşüldüğü anda elden kaçabilmek gibi kötü bir özelliği vardır. Şiirselliği ile sinemanın gördüğü en önemli aşk metafiziği filmlerinden birisidir ?Aşk Üzerine Kısa Bir Film??

Altıncı bölüm olan ?Öldürme Üzerine Kısa Bir Film?de, her şekilde kötü ve zâlim olduğuna ikna olduğumuz bir gencin, mahkemede idam cezasına çarptırıldıktan sonra hapishane binasına geri dönüşü sırasında pencereden kendisine adı ile seslenen avukatına (aynı avukatın sonradan onu hapishanede ziyaret edişi sırasında) söylediği şu sözleri hatırlayalım:

?Ben, mahkemede hiç kimsenin ne söylediğini bile duymadım. Ta ki siz benim adımı söyleyinceye kadar. O zamana kadar sizin gibi büyük adamlardan bana adımla seslenen hiç kimse olmamıştı.?

En vahşi gördüğümüz insanda bile rahatlıkla yakalanabilen insanî bir damar ve idam cezası üzerine tekrar bir düşünme gerekliliği! Suç ve ceza ilişkileri üzerine kapsamlı bir felsefî ve hukukî tartışmadır bu hikâye?
?Yalan Üzerine Kısa Bir Film?de tam tersi durumla yüzleştirir bizi Kieslowski. İyi kalpliliğine her şekilde iknâ olduğumuz birinin hikâyesidir bu kez söz konusu olan. Kahramanımız, Polonya?da Nazi katliamı sırasında birçok Yahudi?yi kurtarmış, ahlâkî özellikleri ve erdemleriyle bilinen, etik profesörü bir kadındır. Günlerden bir gün, ABD?de tercümanlık yapan bir başka kadın kendisinin ziyaretine gelir. Konuk kişi, izin alarak, üniversitede profesörün dersine de girer. Konu, insanların çeşitli ahlâkî dilemmalardaki muhtemel davranışları üzerine düğümlenirken, tercüman kadın söz alarak bir hikâye anlatır:

Nazi işgali altındaki Polonya?da çoluk çocuk demeden bütün Yahudiler üzerinde bir cadı avı yürütülürken, adamın biri, 6-7 yaşlarındaki ürkek bir kız çocuğunu, sokağa çıkma yasağının henüz başlamadığı saatlerde elinden tutmuş bir yerlere götürmektedir. Çocuk iki yıldır bir evin bodrumunda saklanmaktadır. Nazilerin avından kurtulabilmesi için bir koruyucu aileye ihtiyacı vardır. Ancak Nazilerin çocuğun Yahudi olduğunu anlamamaları için de bir vaftiz anne-babasına ihtiyaç bulunmaktadır. Koruyucu aile çocuğu ancak bu şekilde alabilecektir. Adamın çocuğu götürdüğü aile ise daha önce vaftiz anne ve baba olmayı kabul etmiş bir çifttir.

Çocuk içeriye girer. İçerde bir kadın ve bir adam vardır. Kadın son derece rahat görünür. Adam ise bir oraya bir buraya sıkıntılı bir şekilde dolanmaktadır. Sonra kadın oldukça soğukkanlı bir şekilde ?çocuğun vaftiz annesi ve babası olamayacaklarını? söyler. Küçük kız genç çiftin bu beklenmedik tavır değişikliğiyle aslında mutlak bir ölüme gönderilmektedir.. Karı-kocanın çark etmedeki gerekçesi ise gönülden inanmış birer Katolik olarak Tanrı?ya asla yalan söyleyemeyecekleri ve ?vaftiz ebeveyni? oldukları yönündeki bir yalanı kalplerinde taşıyamayacaklarını fark etmeleridir. Çocuk ve onu getiren adam tekrar sokağa çıkarlar ve sonu belirsiz bir karanlıkta kaybolurlar.

Dersi dinleyen öğrencilerden biri, ailenin korktuğuna ilişkin yorum yapar. Bir başkası ise böylesine hassas bir durumda söylenen sözlerin Katolik inancı açısından bile yalan olmayacağını savunarak, olayda ailenin tutumunu yanlış bulur.

Kız çocuğunu -inançlarını gerekçe göstererek- Nazilerin insafsızlığına terk eden o meçhul kadın, gerçekte, günümüzün saygın etik profesörü olan kahramanımızdır. Ölüme terk edilen kız çocuğu ise ABD?den onu ziyarete gelen tercüman kadındır. Ve tam kırk yıl sonra, bu davranışının sebebini öğrenmek üzere gelmiştir. Profesör bu acı gerçeği öğrendiğinde, kadına sebebin aslında çok basit olduğunu ve o kızı sokağa gönderdikten sonra kırk yıldır her gün bu olayı düşündüğünü söyler. Sebep olarak ise kıza ?koruyucu aile? olmayı kabul eden çiftin ?Gestapo ajanı? olduğu duyumunu aldıklarını, vaftiz anne-babası olmayı kabul ettikleri takdirde kendilerinin de deşifre olarak, o tarihlerde Nazilere karşı direniş sürdüren – kendilerinin de içinde bulundukları- gizli örgütlerinin çökertilme riskinin doğduğunu söyler. Sonradan o ailenin Gestapo ajanlığı yaptığı yönündeki iddiaların yalan olduğunun anlaşıldığını, ancak söz konusu çiftin bu suçlamadan dolayı çok büyük acılar çektiğini de sözlerine ekler.

?Tanrı Sahte Yakarışları Bilir? adlı bölümde ise kocasını aldatan ve üstüne üstlük bir de onu aldattığı erkekten hamile kalan bir kadının, eşi kanser hastalığından ölmek üzereyken, aile doktorunu kocasının yakında ölüp ölmeyeceği üzerine somut bir fikir vermek üzere zorlayışına tanık oluruz.. Çünkü, kadın karnındaki çocuğu doğurup doğurmayacağına da alacağı bu bilgiye göre karar verecektir. Bu bebeği doğurmalı mı, yoksa doğurmamalı mı? Kieslowski, söz konusu bölümde de hem kürtaj hem de aldatma üzerine bir ahlâki dilemmayla karşı karşıya bırakır bizleri?

Başlangıçta bir televizyon dizisi olarak çekilen, ancak gördüğü yoğun ilgi üzerine çeşitli ülkelerde sinema gösterimleri de gerçekleştirilen ?Dekalog? dizisi, her biri izleyiciye ahlâk üzerine birbirinden çetin ceviz sorular yönelten toplam 10 bölümden oluşuyor. Soruların cevapları veya cevapsızlıkları kişiden kişiye değişir elbette. Ancak, esas sorun, sinemanın, soru sormak yerine herkese her türlü konuda hazır cevaplar vermek ve tek tip insan yaratmak amacında olduğu bir propoganda aracına döndüğü dünyada bu tür büyük eserlerin varlığının mutlaka bilincinde olmak gerekliliğidir. Sinema düşünmenin bir biçimidir, sinemayla felsefe de, metafizik de beraber gidebilir, gitmelidir de. Eğlence ve uyuşturma aracı haline gelen sanatın, düşünmenin bir aracı, bir formu (akleden kalp) haline geldiği örneklerine her zaman olduğundan daha fazla ihtiyacımız vardır.

Yapıtında, bizleri, modern hayatlarımızdaki sorunlarla evrensel ahlâk ilkeleri arasındaki çatışma arasında kendimize en uygun konumu bulmaya davet eden Kieslowski, bana kalırsa ?Dekalog? ile yalnızca kariyerinin değil, dünya sinema tarihinin de en kalıcı başyapıtlarından birisine imza atmış bulunuyor.
?Dekalog?, hayatında ahlâk duygusunun sarsılmaz bir yeri bulunan, her ırktan, her dinden ve her yaştan sinemasever için çok önemli sinemasal bir deneyim. Defalarca izleme ve her izlemede de üzerine geceler boyu düşünme ihtiyacı doğuran bir film dizisi bu?

Portugese Synagoge'nda bulunan, 1768 yılına ait On Emir'i içeren bir parşömen.

Portugese Synagoge’nda bulunan, 1768 yılına ait On Emir’i içeren bir parşömen.

Kendine Bak ve Düşün: Dekaloglar
Kutsal Kitap’a göre, Tanrı, Yahudilere Sina dağında On Emir’i göndermiştir. Taş tabletlere yazılan On Emir, Hıristiyanlığın da yaşam kuralları haline geldi. İlk üç emir, Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyle ilgilidir, diğer yedisi ise “öldürmeyeceksin”, “çalmayacaksın” örneklerinde olduğu gibi ahlâkî sorunlarla ilgilidir ve insanın ahlâkî sınırlarını belirler.

Krzysztof Kieslowski, birçok etkileyici belgesel, Sonsuz (1985) ve Kör Talih (1987) gibi önemli uzun metrajlı filmler yaptıktan sonra 80’lerin ortasında Dekalog serisini çekmeyi düşündü. Bu dönemde, hukukçu Krzysztof Piesiewicz ile tanışmış ve bu tanışmadan kısa bir süre sonra Piesiewicz ve Kiéslowski birlikte senaryo yazmaya başlamışlardı. Dekaloglar da bu ortaklığın ilk ürünüdür.

Krzysztof Kieslowski, önceleri gençlere fırsat tanınması açısından bu on filmi, on genç yönetmene yaptırmayı planladı. Neyse ki, kısa bir süre sonra böyle bir projenin, kendi deneyimlerini, birikimlerini yansıtmak ve izleyicisiyle paylaşmak için bulunmaz bir fırsat olduğunu düşündü. Böylece, bizler eşsiz Kiéslowski Dekaloglar’ını izleme şansına kavuştuk.

Dekaloglar, tipik “seri” filmlerden değildir. Her film birbirinden farklı öyküleri anlatır. Anlatıda ve akışta bir devamlılık bulunmaz. Her filmin karakterleri ayrıdır. Yalnız her filmde varolan ve aynı oyuncu tarafından oynanan tuhaf adam, bir istisna oluşturur. Bütün Dekaloglar’da birden bire ortaya çıkıveren gizemli karakterin anlamı nedir? Bir gözlemci mi, yoksa tanık mıdır? Bu soruya herkes kendi cevabını bulmak zorundadır.

Bütün Dekaloglar’da öyküler, aynı mekânda geçer. İnsanın öyküsü, büyük apartman bloklarındaki küçük odalarda anlatılır. Her öykü, On Emir’le ilgilidir ama herhangi bir din ya da belirli bir felsefeyle bağlantılı değildir. Evrensel, sanatsal ve ahlâkî mesajların yansımasıdır. Filmlerin hepsini analiz etmek yerine içlerinden birkaç tanesine yakından bakmayı deneyelim.

Dekalog Bir, “Ben senin Tanrı’nım, benden başka Tanrı yoktur” diyen birinci emirle ilgilidir. Peki, Tanrı kimdir? Bir bilgisayar! Bu, şaşırtıcı bir iddia, değil mi? Kieslowski ve Piesiewicz, On Emir’i doğrudan göndermelerle anlatmak yerine sembol ve anaforlarla anlatmayı seçmişlerdir.

Dekalog Dört, “Anana ve babana hürmet et” emrinden yola çıkar. Bu film, belki de Dekalog serisinin en önemli ve en ilginç filmidir. Film, doğrudan baba-kız ilişkisine değinmese de ensest sorununa el atar.

Dekalog Beş, “Öldürmeyeceksin!” emrinden yola çıkar ve ölüm cezasını işler.
Dekalog Yedi, “Çalmayacaksın”. Ama neyi? Ya da kimden? Genç kadın, kızını kendi annesinden geri almak için onu “çalmak” zorunda kalır. Perdede aile sorunlarına ilişkin bir öykü izleriz.

Dekalog On’da Kieslowski, modern, dramatik bir öykü anlatır. Pul koleksiyonu yapan iki kardeş… İkisi de bu konuda oldukça hırslıdır, biri, koleksiyonun eksik parçasını tamamlamak için riskli bir karar alır. Öykünün sonu oldukça çarpıcıdır. Film, nesneleri biriktirme, para tüketimi gibi çağdaş toplumun sorunlarına değinir.
Tüm Dekaloglar’da insanlık sorunları, aynı şekilde anlatılır. Her izleyici, anlatılan her öyküyü kendine göre yorumlayacaktır. Dekaloglar’ın her biri, insan varoluşuna, insanın öyküsüne açılan bir pencere gibidir.
Dekaloglar’dan sonra, Kiéslowski dört film yaptı: Veronique’in Çifte Yaşamı, ve Üç Renk serisi, Mavi, Beyaz ve Kırmızı. Son filmleri, kariyerinin en önemli filmleriydi.

Mavi, gökyüzünün, beyaz, bazı kültürlerde yas giysisinin ve kırmızı da kanın rengidir. Üç Renk: Kırmızı, yaptığı son filmdi.

Krzysztof Kiéslowski, 1996’da bir kalp ameliyatı sırasında öldü. Bu çarpıcı bir rastlantı mıdır? Bu, sorunun yanıtını Kiéslowski’den başka kimse veremez.

Andrzej Bednarek Ulusal Film, Televizyon ve Tiyatro Okulu Lodz, Polonya

Dekaloglar, Kyrzistof Kieslowski tarafından, 1988 yılında Polonya Televizyonu için çekilmiştir. Filmler, yaklaşık ellişer dakikadan oluşan on bölümden oluşmaktadır. Kieslowski, bu filmlerde Tevrat’ta sözü geçen On Emir’i ele almış, bir taraf olmaktan yine sıyrılarak, yalnızca temayı işlemiştir. Polonya yapımı Dekaloglar, çekildikten bir sene sonra, 1989’da Venedik Film Festivali’nde gösterilmiştir. Sunday Times gazetesinin “Her bir film, minyatür bir mücevher” diye yorumladığı Dekaloglar, daha sonra ilk kez 1994’te Vancouver Film Festivali’nde gösterilmiş ve daha sonra bunu çeşitli festivaller izlemiştir. Türkiye’de ise Dekaloglar’ı ilk kez 1996’da İstanbul Film Festivali’nde izleyebildik.

bölüm 1
“senin tanrın benim, başka tanrın yoktur.”
Birinci bölüm, üniversitede öğretim görevlisi olan bir baba ve onun dünya tatlısı oğlu arasında, hayatın ve ölümün ne olduğu yönünde yapılan tartışmaların anlatıldığı bölümdür. Tanrının olup olmadığını öğrenmek isteyen oğul ve bilimin yardımıyla bütün sorunların çözülebileceğine inanan bir baba vardır önümüzde. Bir gün oğul, buz tutan gölde patenleriyle kaymak ister, baba da bilgisayarına başvurarak buzun kırılmasının mümkün olmadığını hesaplar ve oğlunun göle gitmesine izin verir. Bölüm, dekaloglar içinde en çarpıcı bölümlerden biridir.

Filmde aslında yıllardır süregelen bir tartışma bulunmakta. Rasyonel düşünce mi irrasyonel düşünce mi. Hangisi diğerinden üstün, hangisi diğerine hükmedebilir. Belki bir adım daha ileri gidersek tanrı mı bilim mi? Yanıt vermeden film, bu tartışmanın içine giriyor. Ve bir bilim adamı olan babayı, nehrin kenarında oturan ve ağlayan adam alt ediyor. Dekaloglar içinde şüphesiz en güzellerinden biri. Babanın nehir kenarında bekleyişi içinizi acıtıyor. Tevrat?ta on emirden ilki ?benden başka tanrı yok?.

bölüm 2
“tanrı’nın ismini boş yere ağzına almayacaksın.”
İkinci bölüm, keman çalan bir sanatçı kadın, onun ölmek üzere olan kocası ve kocasının doktoru arasında geçen öyküyü anlatır. Kadın, bir başka erkekten hamile kalmıştır, eğer kocası yaşayacaksa çocuğu doğuramayacağını düşündüğü için doktordan -doktor aynı zamanda komşusudur- kocasının yaşayıp yaşamayacağı hakkında kesin bilgi istemektedir. Doktorun söyleyeceklerine göre ya çocuğunu düşürecek, ya da doğuracaktır. Bir yaşama karşılık başka bir yaşamın çelişkisinin resmedildiği bölüm, dekaloglar içinde sevgi ve duyarlılığın en yüksek olduğu bölümlerden biridir.

Savaş zamanı bombalar içindeki Polonya?yı yaşamış bir doktor ve hamile bir kadın arasındaki ilişki. Doktorun işi o kadar zor ki, bir çocuğun ya hayatını kurtaracak ya da onu ölüme götürecek. Üstelik yıllar önce kendisi de aynı kayıpları vermişken. Bazı kararların ne kadar zor verildiğini gösteren bir film. Film üzerinde çok ?etik? konulu tartışmalar dönebilir. İzleyin, döndürelim..

bölüm 3
“altı gün çalışacaksın, bir gün dinleneceksin”
Üçüncü bölüm, yalnızlık ve çaresizlikten bunalmış bir kadın ve onun (evli) eski sevgilisinin arasında geçen öyküyü anlatır. Herkesin aileleriyle bir arada olduğu bir Noel gecesinde yapayalnız olan kadın, bu geceyi eski sevgilisiyle birlikte geçirmek için bin bir türlü yalan söyler. Noel gecesinde sokaklar, tren garları ve hastanelerin acımasız yalnızlığı, kadının ?ve modern insanın- yalnızlığının ölçüsünü ifade etmektedir. Bir tarafta düzenli bir yaşam, aile; diğer tarafta sınırsız bir yalnızlık. Bölüm, dekaloglar içinde en iç acıtan bölümlerden biridir.

bölüm 4
“anne ve babana saygılı davranacaksın.”
Dördüncü bölüm, genç bir kız ve yıllarca babası olduğuna inandığı ama gerçekte babası olmayan bir adam arasındaki öyküyü anlatır. Tiyatro öğrencisi bu kız, yıllarca babası olarak bildiği adama karşı -gerçeği öğrendikten sonra- duygularını sorgular. Hissettiği şeyler baba sevgisinin ötesinde bir sevgi midir? Baba da gerçeğin ortaya çıkmasının ardından benzer bir hesaplaşmaya girmiştir; yıllarca birbirlerine duydukları sevgi aslında bir aşk mıdır? Bölüm, sevginin sınırları üzerine çok ciddi sorgulamalar getiren, dekaloglar içinde en güçlü bölümlerden biridir.

Bir kız ve babası arasındaki ilişkiyi sorgulayan bu öyküde sevginin çeşitleri ve sınırlarının nerde başlayıp nerede bittiği anlatılıyor. Sevgi, aşk, cinsellik, hepsi birbirine bağlı ama bir o kadar da ayrı. Ya da ayrı olmalı.. Bir gün hepimiz 15 dakikalığına Freud’a döneceğiz diyor film, hem electra hem oedipus, fark etmez..

bölüm 5
“öldürmeyeceksin.”
Beşinci bölüm; ahlaki değerlerden yoksun bir taksi şoförü ve onu aslında bir hiç uğruna öldüren işsiz, amaçsız bir genç arasındaki öyküyü anlatır. Genç, bu cinayet nedeniyle ikinci bir “cinayet”le idam edilecektir. Yönetmen, her iki cinayetin vahşiliğini ifade etmek için seyirciyi dehşete düşürmekten kaçınmamıştır. Bu bölüm daha sonra eklemelerle genişletilmiş ve “öldürme üzerine küçük bir film” ismiyle dünya çapında tanınan bir filme dönüşmüştür. Bölüm, modern dünyadaki insanın derin bunalımlarını anlatırken “adalet”i de masaya yatırır, dekalogların içinde en sarsıcı bölümdür.

Benim bölümüm.. Bir nevi ?suç ve ceza?. Filmler arasında en sosyolojik olanı, beni en çok etkileyeni, ölüm, yaşam, idam, iktidar.. ?Ceza intikamdır. Özellikle zarar vermeyi amaçlayan cezalar suçu önlemez. Yasalar kimin için intikam alır? Masumlar adına mı? Masumlar mı kanunları yapıyor?….? Filmde geçen bir replik bu, yeterince çoook şey anlatıyor olsa gerek..Cinayet işleyen birini ölüme mahkum etmek bir cinayet midir değil midir’ i sorgulayan film izlerken bana Dostoyevski?nin şu paragrafını hatırlattı, gerçi bunu pek unuttuğum da söylenemez: ?Yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde ancak iki ayağımı koyabileceğim kadar daracık bir yerde yaşayacak olsaydım, dört bir yanım uçurumlarla, okyanuslarla çevrili olsaydı, fırtınalar, zifiri karanlık olsaydı her yanım, kimsecikler olmasaydı yanımda, o daracık yerde öylece bir ömür, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamak isterdim..? Adaleti, suçu, iktidarı, adam öldürmeyi ve erkin adam öldürmesini sorgulayan bir bölüm. Bölüm daha sonra ?öldürme üzerine küçük bir film? olarak (krotki film o zabijaniu) yeniden çekilmiş.

bölüm 6
“zina etmeyeceksin.”
Altıncı bölüm; bir delikanlının, evinin karşısında oturan bir kadına duyduğu aşkın öyküsüdür. Kadına yaklaşabilmek için türlü tuhaflıklar da dâhil pek çok şey deneyen delikanlı bu aşk “yara”sı yüzünden yıkıma uğrar. Kadın da aynı süre içerisinde gencin duygularını anlamaya çalışırken aşkı ve bağlılığı sorgulatan sarsıcı bir dönem geçirir. Bu bölüm de altıncı bölüm gibi genişletilerek “aşk üzerine küçük bir film” adıyla sinema filmi haline getirilmiştir. Bölüm, dekaloglar içinde duyguyu en iyi anlatan bölümlerden biridir.

Postanede çalışan bir gencin, kaldığı evin karşısında oturan bir kadını gözetlemesini, ona âşık olmasını, yollarının kesişmesini ve cinsellik/ aşk kavramlarını anlatıyor. Bu bölüm de daha sonra ?aşk üzerine küçük bir film? olarak (krotki film o milosci) yeniden çekilmiş. Aşk cinselliğin içinde, cinsellik aşkın içinde ne kadar var? Aşk var mı? Cinsellik olmadan aşk olabilir mi? Tomek için bir dondurma randevusu her şeye bedel.

bölüm 7
“çalmayacaksın.”
Yedinci bölüm; kendi kızını annesinden çalmak zorunda kalan bir genç kadını anlatır. Genç kadının “yasak aşk” sonucu doğan çocuğu, toplumsal ve kişisel çıkarlar nedeniyle aile tarafından yaşlı annenin çocuğu olarak gösterilmiştir. “gerçek” anne bunu kabullenmez ve kendi çocuğunu kaçırmak zorunda kalır. “insan kendine ait bir şeyi aldığında onu çalmış mı olur?” ana düşüncesi etrafında örülen öykü, dekaloglar içinde insanın içini en çok acıtan ve alışılmış kuralları en çok sorgulayan bölümlerden biridir.

İki anne ve iki kız çocuğunu anlatır film. Filmin karşılık geldiği emir ise ?çalmayacaksın?dır. Kimin kimden çalındığı, çalanın çalınanın gerçek sahibi olduğunda çalma olup olmayacağı sorgulanır filmde. Sonuysa yürek burkar.

bölüm 8
“yalan yere şahitlik yapmayacaksın.”
Sekizinci bölüm; üniversite’de öğretim görevlisi olan yaşlı bir kadınla onu görmek için Amerika?dan Varşova?ya gelen Yahudi bir kadın arasında geçen öyküyü anlatır. Öğretim görevlisi olan kadına, savaş yıllarında Nazi?lerden kaçan küçük bir Yahudi kız getirilmiş, kendisinden kızın hayatını kurtarmak için kızın “Hıristiyan” olduğu yönünde şahitlik yapması istenmiştir. Bu isteği reddeden kadın yıllarca bu davranışıyla hesaplaşmıştır. Aradan yaklaşık kırk yıl geçer ve kadın bu “küçük Yahudi kız”la yüz yüze gelir. Bölüm, dekaloglar içinde dini kuramların günümüzün değerleriyle yeniden sorgulanmasını en iyi anlatan bölümlerden biridir.

Polonya’nın soykırımdan nasibini almasına yöneliktir bu film de, etik, yalan ve bellek çok güzel işlenmiş. İkinci filmle paralel giden bazı yanları vardır, nitekim, ikinci filmde geçen olay bu filmde geçen bir üniversite dersinde örnek olay olarak verilmiştir. Doğruluk, doğru olma, yalan söylememe ve bunlardan doğan zorunluluğun sınırlarını anlatır film. Zaten karşılığı olan emir de yalan yere şahitlik yapmama zorunluluğudur.

Ünlü Polonyalı yönetmen Kyrzistof Kieslowski tarafından çekilen dekaloglar on adet ve yaklaşık ellişer dakikalık filmlerden oluşur. Her film birbirinden farklı öyküleri anlatır ve bütün Dekaloglar?da öyküler, aynı mekânda geçer. TRT?de ekrana gelecek ?Yalan Üzerine Bir Film? adlı yapımda; Maria Koscialkowska ve Teresa Marczewska rol alıyor.

Üniversite’de öğretim görevlisi olan yaşlı bir kadınla onu görmek için Amerika’dan Varşova’ya gelen Yahudi bir kadın arasında geçen öyküyü anlatan bölüm; Dekaloglar içinde dini kuramların günümüzün değerleriyle yeniden sorgulanmasını sağlıyor. Savaş yıllarında Nazi’lerden kaçan küçük bir Yahudi kızın hayatını kurtarmak için kendisinden kızın ?Hristiyan? olduğu yönünde şahitlik yapması istenen öğretim görevlisi kadın bu teklifi reddeder. Aradan geçen uzun yıllar sonra kadın bu ?küçük Yahudi kız?la yüz yüze gelir.

bölüm 9
“komşunun evine tamah etmeyeceksin.”
Dokuzuncu bölüm; iktidarsız olduğunu öğrenen bir koca ile kendisini aldatan karısı arasındaki öyküyü anlatır. Test sonuçlarını karısına açıklayan koca, karısından “aşkın bedende değil, kalpte olduğu” cevabını alır, kadın kocasını sevmektedir. Fakat kadının aynı zamanda bir sevgilisi vardır. Yönetmenin “cinsellik olmadan aşk, nereye kadar aşktır?” sorusuna cevap aradığı bu bölüm, dekaloglar içinde bağlılığın ve sevginin sorgulandığı en çarpıcı bölümlerden biridir.

“Bir çiftin dramatik öyküsü… Modern karıkoca ilişkilerine derinden bir bakış. Bir kalp cerrahı olan Roman, yapılan incelemeler sonucu iktidarsız olduğunu öğrenir. Karısı Hanna’ya durumunu anlatır. Karısı, onu çok sevmekte ve ayrılmak istememektedir. Hanna, sevginin bedende değil kalpte olduğunu savunur. Ancak havaalanında çalışan Hanna’nın bir sevgilisi vardır. Roman, bu ilişkiyi öğrenir. Önceleri teorik olarak, böyle bir durumda, karısının bir ilişkisi olabileceğini kabul ediyor gibi görünse de gerçek hayatta bu durum, onu çok ağır bir biçimde yaralar. Hanna içinse, başka bir çelişkili durum vardır. O, her ne kadar kocasına sevginin kalpte olduğunu söylediyse de gerçek hayatında bir ilişkisi vardır.

Roman, giderek bu durumu ağır bir bunalım şeklinde yaşamaya başlar. Hanna ise derin bir pişmanlık ve çaresizlik içindedir. Birbirlerini oldukça seven bu çiftin yaşadıkları bu durum, bizi sevginin, bağlılığın boyutları üzerinde düşünmeye yöneltir. Bu film, tıpkı Dekalog Altı’da Tomek’le genç kadının aşk üzerine yaşadıkları deneyim ve sorgulama sürecini anımsatır. Kiéslowski bir kez daha duyguların, bağlılıkların anlamı ve kadın erkek ilişkilerindeki değerlerimiz konusunda bizi düşündürmektedir. Aslında bu bölümde sorulan temel soru şudur: Bir ilişkide cinsellik olmazsa geriye ne kalır? Elbette Kiéslowski’nin verdiği yanıt çok derin duygular, bağlılık, sevgi ve şefkattir.

İç dünyaların kâşifi Kiéslowski, tüm Dekalog filmlerini aynı bloklarda yaşayan insanlar olarak düşünmüş ve filme almıştır. Dekaloglar’ın her birinde küçük de olsa bir diğerine göndermeler vardır. Bunun yanında, Dekalog Dokuz’da, kalp ameliyatı olmak için bekleyen müzisyen genç kız, yönetmenin diğer filmlerine açılımlar içerir. Veronik’in Çifte Yaşamı’nın, Mavi’nin izlerini sinemaseverler bu filmde bulacaklar.”

Rembrandt'in On Emir isimli eseri. Eserde Musa'nın, öğretilerini halka açıklaması sembolize edilmiş.

Rembrandt’in On Emir isimli eseri. Eserde Musa’nın, öğretilerini halka açıklaması sembolize edilmiş.

bölüm 10
“komşunun karısına, kölesine, hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin.”
Onuncu bölüm; babalarının, ölümünün ardından kendilerine değerli bir pul koleksiyonu bıraktığı, hali vakti yerinde olmayan iki kardeşi anlatır. Diğer bölümlere göre “komedi” olarak değerlendirilebilecek bu bölüm; günümüz yaşamı için yeni anlamlar bulmak, insanların davranışlarını anlamak için buyrukların ötesinde başka şeyler bulunması gerektiğini önümüze koyar. Kara mizahtır.

Dekalog 10: Mizahi yön içeren tek dekalog. Olacakları önceden tahmin etseniz bile abuk bir gülümsemeyi yüzünüzden eksik edemezsiniz. Başroldeki adamı her ne kadar Üç renk: beyaz daki adama benzetsem de herhangi bir iddiam yok ve şu vakitte de araştırmaya üşeniyorum…

10. dekalog da Polonya daki bir sitede geçer. Bu blokların oluşturduğu dikey yönelimler görüntüye estetik bir enerji katar, görüntülerde kullanılan filtreler izleri filmin karakterlerinin içinde bulunduğu sıkıcı ve bunalımlı havaya sokar, izleyeni buna inandırır. Blokta aslında, herkes bir anlamda birbirinin hayatındadır farkında olmasa da. Bir de filmde şöyle bir detay vardır ki, her bölümde sarışın ve mavi gözlü bir adam hep kırılma noktalarında açığa çıkar. Kimi der o tanrıyı niteler, kimi der azraili.. bense kaderi nitelediğini düşünmekteyim.

“Dekalog filmleri yürek burkan bir trajediyle başlamıştı. Komediyle sona eriyor. Bu filmler her ne kadar On Emir’in üzerine kurulmuşsa da oldukça bağımsız bir uyarlama ve yorum içeriyor. Dolayısıyla On Emir’in sert ve keskin dogmalar üzerine kurulmuş buyrukları, günümüz yaşamı içinde yorumlanıyor. Tüm filmlerde, günümüz insan ilişkileri için yeni anlamlar üretmek, daha ziyade insanları, onların duygularını anlamak amaçlanmış. Bu nedenle kimi zaman, Dekalog Dokuz’da olduğu gibi, Emir’leri tartışmalı bir hale getirebiliyor. Ama Dekaloglar’ın çoğu, insanın üzerinde dramatik bir etki bırakıyor. İnsanın çelişkilerini acılarını en içsel duygularını anlamak konusunda deneyim ve duyarlılık kazandırmada çok etkililer.

Dekalog On ise komedi olması dolayısıyla diğerlerinden farklı. Karısı ve oğluyla mütevazı bir hayat yaşayan Jerzy ve bir punkrock şarkıcısı olan Arthur’un, çok da ilişkilerinin olmadığı babaları ölünce, iki kardeşe, adamın çok değerli pul koleksiyonu miras kalır. İki kardeş, bu pul koleksiyonunun değerini anladıkça bu işe tutkuyla bağlanırlar ve bu dünyanın karanlık ilişkilerine tanık olurlar. Bir yandan da iki kardeş, babalarının neden kendilerini bunca ihmal edip bu işe bunca tutkuyla bağlandığını anlamakla kalmayıp kendilerini de benzer bir tutkunun içinde bulurlar. Babalarını anlamışlardır. Ama bunun bedelini de ağır ödemişlerdir. Jerzy, pul mafyasının oyununa gelerek her şeyi, bu arada böbreğini bile kaybetmiştir.

Kiéslowski, bu filmde babalarının saplantılı dünyasını anlamak konusunda çok geciken, anlayınca benzer bir tuzağa kendileri düşen bu iki kardeşin hikâyesini oldukça eğlenceli tarzda anlatır.

Dekalog serisinin, yönetmenin son projesi olan Üç Renk filmlerini, hem filmlerin ruhu, hem de sinema dili olarak derinden etkilediğini belirtmeliyiz. Ama Dekalog On’un komedi niteliği, yönetmene özellikle ilham vermiş olmalı ki, Beyaz filmi de çok başarılı bir komedi olarak gerçekleştirilmiştir.”

Share.

About Author

1 Yorum

  1. mazlum adıgüzel on

    yazıda geçen klimt ve dostoyevski benzetmesi saçmalıkla eşdeğerdi. klimt eserlerinde ikonografiyi ve plastik estetiği ön plana çıkarır. hastalık, dilemma, ayrılık, hüzün(melankoli) ve bunların renklerle ifadesinde edvard munch deseydiniz yine tam karşılığını bulamasa da uygun düşerdi. ama klimt o meselelere girmez.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn