“Ingeborg Bachmann – Paul Celan Mektuplar” (Kalp Zamanı)

0

Bazen; okumayı düşündüğüm kitabı ilk kez elime aldığımda beni bir sancı tutar. Edebi metinler, klasik roman ve öykülerle birlikte birkaç tematik kitap hariç durum aynıdır. Bir iki sayfa ya da bölüm okunduktan sonra kitabın kapağı kapatılır. O kitaba geri dönmem haftayı, bazen de ayları bulur. Bunun anlamı; karşılıklı tanışma, anlaşma, ısınma turları, dönüşleri, yaşamızdır. İşte bu süreçte kitapla olan ilişkimin niteliği, ağırlığı ortaya çıkar.

Yine böylesi bir süreci “Kalp Zamanı/ INGEBORG BACHMANN- PAUL CELAN Mektuplar” adlı kitapta yaşadım.

Kitabı Türkçeye çeviren İlknur Özdemir’in, okurla sıcak bağ kurmasına katkı sağlayan girişinden sonra biraz duraladım…

“mesafelerin ayırdığı ama duyguların birleştirdiği bu iki şairin derinlikli ve hem edebi hem insancıl mektupları, aşklarının en büyük tanığı olduğu kadar, dönemin Avrupa’sındaki, özellikle Avusturya, Almanya ve Fransa’daki yayıncılık dünyasını perde akasını göstermesi açısından da ilgi çekici” Çeviren İlknur Özdemir

Avrupa’nın orta yeri; “kıtlık zaman”ında edebi ve akademik anlamda var olmaya çalışan iki büyük kalem; yazar/şair, Ingeborg Bachmann ve şair Paul Celan arasında sevginin, dostluğun inişli çıkışlı çividinden öz yaşam kesitleriydi mektuplar.

1948 baharında Viyana’da tanışan ikilinin ilk mektuplaşmaları, burada kısa süren ilişkilerinin ardından Paul Celan’ın Paris’e dönmesiyle başlar…

Araya giren derin suskular, sessizlikle birlikte, tutkunun yıkıcı hüznü kendini gerçeğinde sınar, kesintilere rağmen 1967’ye kadar devam eder.

İlişkilerinin varlığı boyunca; birkaç haftayla sınırlı olan görüşmeler dışında; telefon konuşmalarıyla desteklenir, kelimelerin ilmek ilmek ördüğü mektuplar, tarihin tanıklığında bize ulaşır.

Mektupların adresleri Avrupa’nın belli başlı şehirleridir. Paris, Zürih, Unitekon, Roma…

Ingeborg Bachmann güçlü kadındır, oysa hayat; bazen; yaşananların altında ağılaşır, tutkunun ateşi satırlar arası yolculuğa bir kalp ağısı gibi düşer. Uzunca bir süre hem ayakta durmaya hem de sevdiği adamı kendisiyle birlikte taşıyama çalışır. Birçok ayrılık denemesine rağmen, P.Celan’la olan bağını tümüyle kopartamaz.

Ama nereye kadar?

İçsel dünyalarında aşkın tutucu gücünün; saf dostluğa; sevgiye evrilmesiyle birlikte edebi anlamda ilişkilerinin sürdüğü an’a kadar.

Mektuplarda kalp zamanını andıran bir cümle vardı, sanırım kitaba ad buradan esinlemiş olmalı.

Ingeborg Bachmann - exposición itinerante

“gel sözleri bulalım”…

Ingeborg Bachmann eğitimin tamamlamış, Avrupanın göbeğinde, zor koşullar içinde yazar- şair, akademisyen olarak koşturur durur.

Geçmiş Paul Celan’ın da peşini bırakmaz, yahudi bir şair olarak kendisini dışlanmış hisseder. İntihal suçlamalarıyla iftiraya uğrar, Ingeborg Bachmann’da daha fazla yanında, arkasında, olmamakla suçlar.

Oysa çekmecelerin kuytuluğunda hüzünlü bir ilişkinin ya da hüzünlü bir gerçeğin kalemi saklıdır. Bu bazen gizli bir özne, bazen hayatın, olayların, kendi gerçeğidir. Açıklığa çıkmamış, “sevgiliye” ulaştırılmaya kıyılmamış, sevginin gölgesinde kalan mektuplar…

Bu mektuplar ne anlam taşıyordu?

Yaşananların içsel yolculuğu mu? Zaman mı?

Bilinmez ama ikili arasında iplerin gerildiği, koptuğu, noktada imdada yine mektuplar koşmuş.

***Kitabın editörleri bu ilişkiyi aralıklar da olsa sürdüren kişinin Ingeborg Bachmann olduğu kanısındadır. İlk ayrılık Paul Celan’ın Paris’e dönmesi ve kısı bir süre sonra, zengin Fransız Gisele Lestrange ile evlenmesiyle başlar. Ingeborg Bachmann uzak durur, P.Celan iki yıl sonra, tekrar onunla temasa geçmek için uğraşır. Bence karşılıklıdır…***

I. Bachmann yapıcı yaklaşımı; ince ruhu, eski sevgililere, yeni ilişkilerin dâhil olmasıyla devam eder. Tanışmalarında kısa bir süre sonra evlenmiş Celan’ın bir oğlu olmuş, I. Bachmann ise Max Frisch’le yoldaştır.

Hayatlarına eklenen bu iki kişi aracıyla cümlelerin anlam kazandığı: Paul Celan ve M.Ficher arasında 16 mektup;

Ingeborg Bachmann- Gisele Celan Lestrange arasında 25 mektup bu ilişkinin tarihine edebi olarak not düşülmüştür.

Yıllar sonra bu ilişkiden şu sonuç çıkar;

Zaman içinde Paul Celan’a inancını yitirmiş, kafası iyiden iyiye karışmış İngeborg Bachmann ve kendi griliğinde, şairsel içgüdünün esirliğinde, tutunamayan Paul Celan…

İki arasında bir mektuplaşmada şu cümleler geçer:

Ingeborg Bachmann: “bir şeyler yaz bana”

Paul Celan: “ senden bana birkaç satır yazmanı istemek için birkaç satır yazıyorum” tartışmalarıyla sürerken orta bir yol hep bulunuyor “gel sözleri bulalım”…

Ingeborg Bachmann’ın ulaştırılmamış bir mektubunda, Gisele’ye olan hayranlığını şu cümleyle dile getirir, “senin karanlığın ona bile yeter”

Aynı şekilde Gisele Celan’ın da IB. Yazdığı bir mektupta;

“senin ne kadar acı çektiğini biliyorum. Bu yüzden sana daha fazla saygı duyuyorum.”

Anlaşılacağı üzere sözcükler bir şekilde kendini buluyor…

Editörler sözcükleri bulma çabasında, mektuplar arasında sinerjiyi sağlayarak okuru kitapla bütünleştirir.

Kitaba gerçek el yazısıyla birlikte eklenen mektuplar, siyah beyaz fotoğraflar ve kronoloji de oldukça çarpıcı.

Trajik son… Kimliksiz ve yalnız…

Su ve Ateş buluştu…

Onları masalsı yapan sadece edebi yönleri değil, aynı zamanda trajik sonlarıdır da.

Hiçbir şey eskisi gibi olmamakla birlikte Ingeborg Bachmann hastanede yattığı yılları, diğer yaşadığı tüm sıkıntıları Paul Celan’dan saklar…

Paul Celan’sa mesleki suçlamalara ve edebi çevreyle olan huzursuzluğa dayanamadığı her an çıldırdığında zorunlu olarak tedavi altına alınır. Hatta ailesini yok etme teşebbüsünde bulunur. (Bu açıklamayla şoke oldum)

Paul Celan 1970 baharında “kimliksiz ve yalnız” kendini Senn Nehri’ne atmadan önce Gisele oğluyla birlikte onu iki yıl önce terk etmişti…

Ya İngeborg Bachmann…

1973 yılında Roma’daki evinde çıkan yangında öldü.

İşte Kalp Zamanı/ Mektuplar

Ingeborg Bachmann – Paul Celan/ Su ve Ateş olarak bu kitapta buluştu, kavuştu.

Ruksan İLDAN

Kitap adı: KALP ZAMANI/ MEKTUPLAR

INGEBORG BACHMANN- PAUL CELAN

IB. Hayat arkadaşı Max Frisch ve PC. Eşi Gisele Celan Lestrange mektuplaşlaşması ile birlikte yayına hazırlayanlar: Bertrand Badiou, Hans Höller, Andrea Stoll, Barbara Wiedemann

Çeviren: İlknur Özdemir

Yayınevi: Turkuvaz Kitap

Birinci baskı: Ekim 2009

Sayfa sayısı: 335

I. Bachmann/M. Frisch

Çok Anlamlı Olabilirdi

Çok anlamlı olabilirdi: tükenmekteyiz,
gitmek zorundayız, çağrılmadan geliriz.
Ama konuşmak ve anlaşamamak,
ve bir an bile kavuşamayan ellerimiz,

yıkmakta bunca şeyi: kalıcı değiliz.
İlk adımlarımızı korkutur yabancı işaretler,
bir çarpı işareti parçalar bakışmaları,
istenen, yalnızlıklarda eriyip gitmemiz.

INGEBORG BACHMANN

***

BADEMLERDEN SAY BENİ

Say bademleri,

say acı olanı, uyanık tutanı say,

beni de onlara kat:

Gözünü arardım hep, gözünü açtığında,

sana kimselerin bakmadığı bir anda,

örerdim ya o saklı, o gizli ipliği ben,

ki onun üzerinde tasarladığın çiy’in

testilere doğru kaydığı bir zamanda,

yüreğe varamamış öz bir sözle korunan.

Ancak böyle varırdın adına, senin olan,

şaşmaz adımlarla kendine yürüyerek,

savrulurdu çekiçler sanki bir çan kulesi

boşluğundaymış gibi senin suskunluğunun.

Ölmüş olan o şey senin koluna girer

ve işittiklerin de seninle birleşirdi,

üç olup giderdiniz geceyi katederek.

Beni de acı yap, acı yap beni.

Bademlerden say beni.

Çevirenler: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy

PAUL CELAN

 

Kitapla İlgili iki yazı ;

 

Ingeborg Bachmann’ın hasretlik sevdalısı şair Paul Celan’la uzun yıllar süren yazışmalarını bir araya getiren çalışma dilimize çevrildi. Kalp Zamanı adıyla yayımlanan kitap yalnızca mektuplardan oluşmadığı gibi, kitapta bir araya toplanan mektuplar da yalnızca Celan ile Bachmann arasında gidip gelenlerden ibaret değil.

Müge KARAHAN

‘Mutlak aşkın romanı‘ diye anılan ünlü eser Malina’nın yazarı olan şair Ingeborg Bachmann ile Paul Celan’ın (en altta) aşkları hayli gelgitli…

Kalp Zamanı, dört kişinin birbirleriyle ilişkilerini yansıtan bir mektup arşivi sayılabilir, çünkü Bachmann’ın, Paul Celan’ın karısına yazdıklarını ve Paul Celan ile Max Frisch’in yazışmalarını da okuma fırsatı sunuyor. Böylece hem yazışan kişilerin konumları ve ilişkileri nedeniyle hem de kitabın sonundaki açıklamalarla birlikte, zaten her daim okurun ilgisini çeken bir edebi tür olarak mektuplar daha da ilgi çekici. Mektuplaşan isimler Bachmann, Celan ve Frisch olunca bu mektuplar yalnızca hal hatır sorup hasret çeken, kıskançlık veya çaresizlik yansıtan duygusal yazılar olmaktan öte dönemin edebiyat ve hatta akademi dünyasındaki gelişmelerin de nabzını tutuyor.

Bu durumun genel bir örneği Ingeborg’un Frankfurt’taki okutmanlığının sıklıkla mektuplara girmesi. Ancak bunun gibi fikir alışverişlerinin, tartışmaların yanı sıra bazı mektuplara bir yerden alıntılanmış edebiyat eleştirileri de ekleniyor ve bazı mektuplar tamamen bu çerçeve içinde akıp sonlanıyor. Bunun göze çarpan örneklerinden birisi; Paul Celan’ın Bachmann’a yazdığı bir mektuba, kendi kitabı hakkında -Günter Blöcker tarafından- yazılan bir eleştiriyi eklemiş olması. Celan, bu mektubu Bachmann’dan fikir almak için yazar ve bunu da tek bir cümleyle ifade eder: ‘Sevgili Ingeborg, ekteki eleştiri yazısı bu sabah erkenden geldi, lütfen oku ve ne düşündüğünü söyle bana.’

Mektuplara bakıldığında başyapıt sıfatını çoktan sahiplenmiş olan, ‘okunması gereken’ kitaplar listelerinin en ön saflarında yer alan, ‘mutlak aşkın romanı’ diye anılan ünlü eser Malina’nın yazarı olan şair Ingeborg Bachmann ile Paul Celan’ın aşklarının hayli gelgitli olduğu söylenebilir. İki âşık, ‘ayrıldıkları’ zaman da birbirlerinden kopmamıştır ki bunun tek nedeni aynı camiaya mensup olmaları değildir. Onların mektuplarının her birini şiire dönüştüren etkense yazar olmalarından çok aralarındaki yakınlık ve birbirlerine karşı duydukları hevestir. Bu nedenle de birbirlerine sarf ettikleri cümleler dizeye dönüşürken mektupları da muhakkak ki (onlara özel de olsa) bir şiir içerir.

İşte bu yüzden yazıyla iletişim kurmaya meyilli bu iki insan için yazmak, sanılanın aksine her zaman o kadar da kolay değildir. Kitabın editörlerinden Barbara Wiedeman ile Bertrand Badiou ‘Açıklamalar’ bölümünde, bu iki insanın zaman zaman yaşadığı yazınsal suskunluğa ve yazma sıkıntısına değinir: ‘Yazmak, 1950’li yıllarda çoğu kez hiç düşünmeden savaş sonrası Alman şiirinin baş temsilcileri diye adlandırılan her iki mektup arkadaşının hayatlarının merkezindedir. Ancak yazmak, her ikisi için de kolay değildir, mektup yazmak da öyle. İfade etmek için boğuşmak, sözcüklerle kavga etmek, mektuplaşmanın merkezine oturmuş. Sürekli olarak, gönderilmemiş mektuplardan söz ediliyor: Bu mektuplardan bazıları istendiği gibi olmuyor ve atılıyor, şu ya da bu deneme yine de saklanıyor ve mektupların arasında tereddüdün belgesi olarak duruyor.’

İşte bu gönderilmemiş mektuplar da yayımlanmamış ve hatta yakılmak üzere saklanmış ama yine de sonsuza dek saklanmış ve asla yakılamamış öyküler gibidir. Yırtıp atmaya kıyamaz yazanı çoğu kez, bazense upuzun bir roman, yıllanmış bir öykü ya da şiir bir çırpıda yakılıp yırtılır. Suskunluğun çığlığıdır sanki bu yakıp yırtma eylemi. Kişinin kendi kendini susturması çıldırtıcıdır elbette ancak karşı tarafın susuşu da kahredici bir çaresizliğe neden olur. Kitabın editörleri, ‘Açıklamalar’ bölümünde buna da değinir: ‘Mektup arkadaşlarından biri ya da öteki tarafından işkence gibi algılanan ya da her ikisi tarafından sessiz bir mutabakatla korunan suskunluk, mektuplarda görülen ve sınırları her ikisinin hayatındaki biyografik noktalarıyla sıkı sıkıya iç içe geçen altı zaman diliminde önemli bir öğe.’

Aslında suskunluk, susmak ve susmanın gerekli mecburiyeti ve sıkıntısı Bachmann’ın şiirlerinde de açığa çıkar. Örneğin ‘Mezmur’ adlı şiirine; ‘Susun benimle, nasıl susmuşsa bütün çanlar!’ dizesiyle başlayan şair, şiiri şu dizelerle sonlandırır: ‘Suskunluğumun kuytuluklarına/ yerleştir bir sözcük/ ve büyük ormanlar yetiştir iki yanda/ öyle ki, dudaklarım/ bütünüyle gölgede kalsın.’ Bachmann’ın, Budala adlı bale-mim gösterisinde Prens Mişkin’in monoloğu için döktürdüğü dizeler arasında da suskunluğa dair olanlar vardır: ‘Sessizliğin idam sehpalarında çanlar/ dinlenmeye çekilmekteler, bu, ölümdür belki de/ gel o halde, artık çekilmek gerekiyor dinlenmeye.’

Gönderilmemiş mektuplarda kalanlarsa başka bir metne, başka bir şiirin dizelerine sızmıştır belki de’ Her biri bir duygu ‘kıskançlık, merak, öfke, tedirginlik vb.- ve bir şiir, bir ilişki barındıran mektuplara bazen uzun aralıklardan sonra yeniden başlamıştır Bachmann ve sevgilisi ve Paul Celan kim bilir kaçıncı son mektubunu -günlük hayatın en sıradan cümleleriyle de olsa- Bachmann’la bir şeyler paylaşıyor olmanın heyecanını ve Bachmann’ın hayatı karşısındaki merakını ona ve tabii ki okuyucuya da sezdirerek noktalamıştır:

‘Sevgili Ingeborg,

Freiburg’dan gelince üç gün önce Dr. Unseld’den Ahmatova olayını öğrendim, sonra da Spiegel’i aldım. Bu Rus şairinin- şiirlerini uzun zamandır biliyorum- çevirmeni olarak beni Piper Yayınevi’ne önerdiğin için sana gönülden teşekkür ederim. (‘) Belki birkaç satır yazarsın bana. Yazarsan lütfen şu adrese gönder: P.C. Ecole Normale Superieure,45, rue d’Ulm, Paris 5e. İyilikler diliyorum! İçtenlikle

Paul

Frankfurt, 30 Temmuz 1967′

Kalp Zamanı- Mektuplar/ Ingeburg Bachmann, Paul Celan/Çeviren: İlknur Özdemir/ Turkuvaz Kitap/ 335 s.

24 Aralık 2009 / Cumhuriyet

Kalp Zamanı yayımlanıncaya kadar çağımızın iki büyük şairi Ingeborg Bachmann ve Paul Celan arasında büyük, uzun, derin ve tutkulu bir aşk yaşandığını bilmiyordum

HAYDAR ERGÜLEN

IIngeborg Bachmann’ı tanıyalı 40, Paul Celan’ı tanıyalı 26 yıl oldu. Yankı yayınlarından aynı yıl, 1969, çıkan Manhattan’ın İyi Tanrısı (çev: Hikmet Göktan) oyunu ile öykülerini içeren Otuz Yaş (çev: Kamuran Şipal) ilk okuduğum Bachmann kitaplarıdır. Sonra Ahmet Cemal’in çevirisiyle, herhalde bir kuşağın okuduğu Malina (BFS yayın, 1985) romanına gelmişti sıra.

Bachmann’ın Ölüm Türleri başlığını taşıyacak roman dizisinin ilk kitabı olarak yayımlanan Malina’yı okuduğumda Kıbrıs’ta askerdim ve sonra hayatımı derinden etkileyecek bir aşk acısının da tam ortasındaydım.

O zamanlar, kitapların aşklarla, kalple okunduğu zamanlardı, o yüzden altı uzun uzun kırmızıyla çizili kitaplar varsa buna yorulmalıdır.  Malina’yı tekrar elime aldığımda gördüm o kırmızı çizgileri. Bazılarını ‘şiir gibi’ diye, bazılarını o günlerdeki halet-i ruhiyeme uyduğu, bazılarını ömürboyu unutmamak için çizmiş olmalıyım: “Acıyı pazara çıkarmak, dünyadaki acıları artırmak, tiksinti verici bir şey bu.”

Bachmann’ın önemli kuramsal açıklamalarından biri de ünlü faşizm tahlilidir: “Faşizm nerede başlar? Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…Ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır.” Bu savaşın farklı biçimleri de vardır, bazen bedel ödemek olur adı: “Büyülemek ve büyülenmek için herkesin ödemek zorunda olduğu” bir bedel, acaba ‘büyümek’ de eklenebilir mi bunların arasına, ‘büyümek isteyip de büyüyememek’…

Frankfurt Dersleri’ne (Bağlam Y., çev: Zeynep Sayın, 1989) şimdi yeniden baktığımda, Paul Celan’ın adıyla karşılaşıyorum. Bachmann’ın 1959-60 ders yılında Frankfurt Üniversitesi’nde konuk doçent olarak verdiği derslerin ikincisi Şiirler Üzerine. Bu konuşmada Günther Eich’in şiirleri için şöyle der: “Şiirler artık tad alınabilecek bir nitelikten öte, iletişimsizlikten kaynaklanan bu dilsizlik çağında, bilinçle bu dil yoksunluğunu giderme çabasını taşıyorlar. Yepyeni bir onura ulaşıyorlar böylece; amaçlamaya cesaret edemeyecekleri denli yüce bir onura. Kendilerinden geçerek, ateşten miğferleriyle delip geçiyorlar geceyi. Bu söylediğim büyük bir oranda en son sözünü etmek istediğim şair Paul Celan için de geçerli.

Bir mezar yazıtı, Ölüm Ezgisi ile aramıza katılan bu ozan, ışıldayan karanlık sözcükleriyle gecenin sonuna doğru yol alıyor. Ve Celan’ın şiirlerindeki ‘ben’ yeğin bir tasarıdan, gözdağı verici bir baskıdan kaçınıyorsa da ‘acıya boğ beni, badem soyuna katıver, katıver beni… ne ise acı olan ve uyanık tutan seni…” dışında hiçbir şey dilemediği için kaçındığı o güce ulaşıyor. Yeni bir alana açıldığı için son şiir kitabını getirdim, Celan’ın Dilin Parmaklıkları’nı. Eğretilemeler tümüyle yokolmuş, sözcükler bütün maskelerini indirmiş, bütün sırlarını söylemişler, hiçbir sözcük diğerini kovalamıyor, etkilemiyor. Acılı bir dönüşten, sözcüğün ve yaşamın alımlanmasını çok ince bir sınamadan sonra yeni tanımlara varılıyor.” (agy, s.44).

Sonra Ahmet Cemal tüm şiirlerini, Mustafa Ziyalan Dar Zaman’ı çevirdi, Metis’ten Bu Tufandan Sonra adıyla bir Bachmann seçkisi yayımlandı.

Celan

Celan’ı 1983’te yayımlanan Bademlerden Say Beni (Çev: Gertrude Durusoy-Ahmet Necdet, Adam Y.) kitabıyla tanıdım: “Say bademleri,/say acı olanı, uyanık tutanı say,/beni de onlara kat” dizeleriyle başlayıp, “Beni de acı yap, acı yap beni/ Bademlerden say beni” çığlığıyla biten bu kitabı bana armağan eden de o sıralarda ayrılmış olduğum sevgilimdi. Bachmann ve Celan, ikisini de biten iki aşk dolayısıyla tanımışım bir bakıma. Bunun ne anlama geldiğini ise yakın zamanlara kadar bilmem olanaksızdı. Sonra yine Ahmet Cemal’in çevirdiği Bütün Şiirlerinden Seçmeler’ini (Kavram Y., 1995) okudum. 2006 yılında Arnavutluk’taki POETEKA Uluslararası Şiir Festivali’e gitmiştim. Festivalin yönetmeni şair ve romancı Arjan Leka, Celan’ın ünlü şiiri Ölüm Fügü’ün 10 farklı dilde çevirisinin okunacağını söyleyerek benden de Türkçesini istemişti. Okuma sonunda, Türkçe bilmeyen Arjan Leka, kendisini en çok Türkçe çevirisinin etkilediğini söyledi ses olarak. Evet ‘Alman bir ustadır ölüm’, ve bu şiirin hangi dilde okunursa okunsun yarattığı dehşetli etkiyi anlamak için Celan’ın yaşamına bakmak yeterlidir: Celan, Almanca konuşan bir ailenin çocuğu olarak, 192’de Romanya’nın Cernauti bölgesinde doğar. Önce Yahudi hareketine katılır, sonra da İspanya İç Savaşı’nda faşist general Franco’ya karşı Cumhuriyetçilerin saflarında çarpışır. Yenilginin ardından tıp eğitimi için Paris’e gider, II. Dünya Savaşı başlayınca da Romanya’ya geri döner. Ailesini bulamaz. Babası Polonya’daki bir toplama kampında hastalıktan ölür, annesi Karpatlar’daki bir kampta kurşuna dizilir. Celan aç kalmamak için bulduğu işte çalışır. 1942 Haziran’ında Alman askerlerince tutuklanır. Toplama kampında sosyalist olduğu da anlaşılınca krematoryumda çalışmaya zorlanır. Ölüm Fügü’nü bu kampta yaşadıklarından yola çıkarak yazar: “Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o Almanya’dan gelen bir ustadır/sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler/ duman olup yükseliyorsunuz göğe/sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor/…/Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü/sonra öğlen vakitlerinde ölüm Almanya’dan gelen bir ustadır/akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan/ölüm bir ustadır Almanya’dan gelen gözleri mavi…”

Celan 1960’larda Seine üzerindeki köprülerde yaşamaya başlar ve 20 Nisan 1970’de uzun süredir altında yatıp kalktığı Mirebau köprüsünden Seine nehrine bırakır kendini. 50 yaşındadır. Bachmann’sa 47 yaşındayken Ekim 1973’te Roma’da evindeki yangın sonunda yaşamını yitirir.

Kalp Zamanı

Sartre’dan Mayakovski’ye, Aragon’dan Kafka’ya sevdiğimiz pek çok yazar ve şairin lirik, epik, akıllı, deli ama her zaman dolu dolu mektuplarını okuduk. Ben Kalp Zamanı yayımlanıncaya kadar çağımızın bu iki büyük şairi arasında büyük, uzun, derin ve tutkulu bir aşk yaşandığını bilmiyordum. Ve ikisinin de kısacık, yoğun, trajik yaşamlarının 15 yılında bir bakıma mektuplarla yaşadıklarını, ‘Mektup Aşkları’ yaşadıklarını da.

Benim için doğrusu 2009’un en önemli şiir olayı bu kitabın çevrilip yayımlanması oldu: Kalp Zamanı-Ingeborg Bachmann/Paul Celan-Mektuplar  (Çev: İlknur Özdemir, Turkuvaz Kitap, Ekim 2009). Bu nedenle hem Turkuvaz Kitap’a hem de kitabı, ki mektup da şiire sayılır hele bunlar iki büyük şairin mektuplarıysa, olağanüstü bir şiir duygusuyla Türkçeye kazandıran İlknur Özdemir’e teşekkür ediyorum. Doğrusu hem o şiir tadını alarak okudum hem de gerilimi yüksek ve sürükleyici, ne de olsa tutkulu ve pek az görüştükleri için hakkıyla yaşanamayan bir aşk sözkonusu, bir roman gibi. Bachmann’ın sonra birlikte yaşadığı yazar Max Frisch ve Celan’ın evlenip çocuk sahibi olduğu Gisele Celan-Lestrange mektuplaşmaları da bu romana psikolojik, sosyolojik boyutlar katıyor. Fotoğraflar, belgeler, yazılar, şiir çevirileri, ezcümle hem derin ve geniş bir Kalp Zaman olmuş hem de yeniden Bachmann ve Celan ‘okuma zamanı’. Çoktur yazmıyordum ama bu kitabı okuyunca oturup şiir yazasım geldi, öyleyse bir de ‘şiir zamanı’ demek gerekir ki, iki şairin mektuplarından oluşan bir kitabın bu kadar ‘faydalı’ olacağı kimin aklına gelirdi?

Elbette bu kitapta da pek çok satırın altını çizdim: “Yakında yine Hindistan’a ve bir zamanlar gördüğümüz rüyalara sınırı olan sulara bakacağımızı umuyorum. Ama artık senin için mümkün değilse ya da çoktan bir başka denize dalmışsan, beni, başkaları için boş bıraktığın elinle tut.-Ingeborg”, “Okuyorsun şimdi, sesini düşünüyorum-Paul”, “Burası öyle sakin ki. İlk cümleden bu yana yarım saat geçti, önceki sonbahar bu sonbaharla iç içe geçiyor.-Ingeborg”, “Şematik olarak doğru davranış yoktur, yoksa her türlü neşeden yoksun bırakırız kendimizi-Ingeborg”.

Şiir, iki huzursuz kalbin mektuplarından da doğabilir ve Celan’la Bachmann’daki gibi, bu huzursuzluğun bedelini yaşamla ödemek gerekebilir. Bedeli şiir, mektup ve ölüm olan bu aşk bize Kalp Zamanı’nın hiç geçmediğini hatırlatabilir.

HAYDAR ERGÜLEN

Share.

About Author

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn