Bab’ Aziz ve Nacer Khemir (ناصر خمير)

1

.

Şair, yazar, ressam, yönetmen Nacer Khemir’in çöl üçlemesinin 2005 yapımı son filmi. Filmin 2005 yapımı olması da aslında tesadüf değil. 2001 sonrası dünyada 11 eylül olayınında  fazlaca etkisiyle Müslümanlara karşı oluşan nefretin-kinin etkisiyle ortaya çıkan radikallik yerine islâmın değişik bir yanını ortaya koyuyor. “Bab’aziz-Ruhunu tefekkür eden prens” (Baba aziz). İşte tam bu noktadan hareketle başlıyor. Bir yol-yolculuk hikayesi. Film türkçeye Baba aziz diye çevrilse de aslında “aziz kapı” demek. “Kum, ki ondan geldik, ve dönüşümüz ona” diyor filmde derviş. Yönetmene göre çöl, kum, devinen ve uçsuz bucaksız değişen, Arap dilini çağrıştırıyor. Her Arapça kelimede biraz akıp giden kum bulunur. Ayrıca aşk şiirinin kaynağı çöldür.

“Üçlemenin her bir filminde, çölün kendisi de başlı başına bir karakterdir” (İlk ikisi 1984’de çektiği Les baliseurs du désert ve 1991′de çektiği  Le collier perdu de la colombe)

bab-aziz-le-prince-qui-contemplait

Besmele ve Al-i İmran suresiyle başlıyor Bab’aziz. İnsanın inancının ve hakikatinin kendine özgülüğünden bahseder biraz bunu da “Allah’a ulaşan yollar yaradılmışlar’ın nefesleri adedincedir” cümlesiyle özetliyor.

Yaşı ilerlemiş a’ma bir derviş (sûfi) olan Baba aziz (parviz shaminkhou) çölde sufilerin otuz yılda bir gerçekleştirilen derviş toplantısının bilinmeyen yerini aramaktadır. Hayat dolu bir kız olan torunu İsthar’da (maryam hamid) onu uzu çöl yolculuğunda (arayışında) dedesine yardım ve eşlik etmektedir.

bab_aziz_4

Çölde, değişik hikâyelerle gelen bir çok gezginle karşılaşıyorlar. Filmin başında işaret ettiği gibi, herkes kendine ayrılmış yolu adımlayıp, kendine biçilmiş görevi tamamlayarak varıyor toplantıya.

“Hasan kardeşinin katilini,
Osman bir kuyunun dibinde görüp yitirdiği sarayını,
Zeyd ise sevgilisi Nur’u arıyor..
Ve aslında hepsi aynı yöne gidiyor.”

Fakat İştar toplantının yapılacağı yeri bulamamaktan ötürü korkmamaktadır. (Baba aziz İştar’ın sorularını cevaplıyor)

“ -Tek başına mı gideceksin?
-Ben yolumu bulurum.
-Ama kaybolursan!
-İnancı olan kişi asla kaybolmaz, küçük meleğim. Barış içinde olan kişi yolunu kaybetmez.“

Yol boyunca ruhunu izleyen prensin hikayesini anlatmaktadır. Baba aziz ve küçük İştar’ın yol hikayeleriyle beraber prensin öyküsünü de izleriz. Hikaye içinde hikaye anlatılır bir nevi.

Prens çölde bir ceylanın peşine takılır ve bir kuyunun başında kendi suretini izlemeye başlar. Aylarca kuyunun başında oturur sadece suya bakar. Ruhunu seyre dalan prensin hikayesi ne mânidardır. Prens uzak ülkesinde, dünya varlıklarının tepesine oturmuş, çölde ona sunulan suyu beğenmezken, bir kısrağın derdine evinden ayrılır. Derken bir ceylan görür. Uzun süre durup dinlenmeden ceylanın peşinde koşar. Onu uzun zaman sonra, bir suyun başında kendini seyre dalmış halde bulurlar. Prens çevresindeki Derviş dahil herkes yorgun düşüp ayrıldığında bile, gece gündüz, suyun başından kalkamaz. Ama baktığı kendi tezahürü değildir. Çünkü yalnızca aşık olmayan orada kendi aksini görür.Prensin delirdiği sanan halkta prensi orada yalnız bırakır, Prensin mabeyincisi dahi.

“O şimdi canını seyretmede” der derviş. “Dokunmayın ona”

“Orada suyun aksine bakarak
uzun zaman kaldı.
Sonunda halkı onu unuttu
Yalnızca derviş gözetiyordu onu
bazen ceylan da geliyordu
Prens ruhunu öyle çok seyreyledi ki
sonunda manevi dünya uğruna
maddi olandan vazgeçti.
Prens de bir derviş mi oldu?
İştar;Küçük meleğim kalbinde ki gözlerle görmeye başlıyorsun.”

Yalnız yaşlı bir derviş başında beklemektedir, gündüz ve geceler boyunca prensi gözetleyen bir de güzel bir ceylan vardır. Prens uzun zaman kuyu başında kalır ruhunu öyle seyreyliyor ki sonunda manevi dünya uğruna maddi olandan vazgeçer. Onu gözetleyen derviş ortadan kaybolmuş yalnız elbiselerini bırakmıştır prensin yanına, prens dervişin elbiselerini giyer ve çölün bağrına bırakır kendini. 

Baba aziz toplantı yerini bulduğu vakit yolculuk sona erer. Ya da filmin anlatımıyla, aslında yolculuk tam o zaman başlar.

“Anne rahmindeki bebek kâinatın bütün sırlarına vakıftır.”

Tasavvufi öğelerle bezenmiş (haddimizi biraz aşarak) hatta tasavvuf tarihini belki birazcık parçalayarak her öğesinden sıkıştırmış filme. Ne kadar sıkıştırmış desek de senaryoda herhangi bir kopukluk bulmak imkansız. Bu yönüyle yönetmen senaryo konusunda da ne kadar usta olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Filmin ilk dakikalarından itibaren büyüleyici çöl yolculuğuna siz de dahil oluyor; anlatılan,her hikayede kendinizden bir parça buluyorsunuz adeta. Yine filmin başından sonuna kadar hiç kesilmeyen o ruhu teskin eden müzikleri de başka bir tat katmış filme.

bab-aziz-le-prince-qui-contemplait-son-ame-2006-12-g

Filmin duygusundan öte teknik açıdan da bir kusur yok. Yönetmenin (landccap) geniş ekran hakimiyeti seyirciyi filmin içine kolayca çekmesinden belli oluyor. Yoksa çöl de film çekmek her babayiğidin harcı değil. Bunun yanında oyuncuların muhteşem yönetimi ve rollerinin haklarını fazlasıyla vermeleri; özellikle Küçük isthar (maryam hamid)’in o hayat dolu bir kız rolünü ustalıkla yerine getirmesi bir dilden diğerine geçişte ki becerisi ve geniş kadroyu organize edebilmek bütünlüğü oluşturabilme açısından yönetmenin ustalığının bir diğer kanıtı olsa gerek.

Nacer Klahmir’in  Güvercinin Kaybolan Gerdanlığı (Tawk Al Hamam), Çöl Gezginleri (El Haimoune) filmlerinden sonra üçlemin son filmi olan Bab’aziz tek izlenmeyle anlaşılabilecek bir film değil.

– Hasan… Seni bekliyordum.

+ Beni mi bekliyordun?

– İntikalime tanık olman için.

+ Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…

– Muhakkak. Eğer bebeğe zifiri karanlıkta anne karnında şöyle denseydi: Dışarıda ışığın dünyası var, yüksek dağları, muntazam denizleri, engebeli düzlükleri, çiçek açan muhteşem bahçeleri, nehirleri, yıldızlarla dolu seması ve parlayan güneşiyle…Ve  sen tüm bu  ihtişama rağmen, burada karanlıklar arasındasın… Doğmamış bebek, bu ihtişam hakkında hiç bir şey bilmez  ve  hiçbirine inanmazdı. Tıpkı  bizim ölümle karşılaşmamız gibi. Bunun içindir ki, korkuyoruz.

+ Fakat ölümün içinde nur olamaz. Çünkü o her şeyin sonudur.

– Bidâyeti olmayan şeyin,nihâyeti nasıl olur?

– Hasan, evladım,Zifaf gecemde mahzun durma.

+ Zifaf gecen mi?

– Evet, ebediyet ile nikâh gecem.Vakit geldi.Şimdi beni yalnız bırak. Sonra vücudumu kumla örtmek için dön.”

Film literatürü az da olsa bilenler için hatalı bulunabilecek yönleri olabilir. Lakin yine de tekrar tekrar izlenilmesi gereken bir sûfi öyküsü. İlk izleyenler için karmaşık gelse de Nacer Klahmir’in anlatım dilini yöntemini hikaye kurgusunda ki ustalığını görme ve belki tasavvufa biraz daha farklı bir açıdan bakma açısından da izlenilmesi gereken bir film. Farklı mecmualarda farklı dimağlarda başka tatlar bırakacağına eminim. Son olarak tasavvufu yakın bulanlar da bulmayanlar da izlemeli bu filmi. Hz.Mevlana’nın “ Kovan ne kadarsa o kadar su alırsın gölden”deyişinine nispeten.. Kimin heybesi büyükse.. Ya Allah..

“Allah’a ulaşan yollar yaradılmışların nefesleri adedincedir.”

“Allah’a ulaşan yollar yaradılmışların nefesleri adedincedir.”

Yönetmen kendini binbir gece masallarının büyüttüğü bir çocuk olarak nitelendirdiği gibi, ben de temsili hikayelerin çocuğu biliyorum kendimi. Bu hikaye, elbette her bakan göze, himmeti kadar bir anlam sunar. Bana göre kısrak mecazi aşkı, ceylan ise görülüp, sezilip, ulaşılamayan, uğruna kendini tükettiren hakiki aşkı temsil ediyor. Ki orada insan tahttan inip dizlerinin üstüne oturur ve kendiyle karşılaşır. Kendini bildikçe, geri kalan her şeyin bilgisi ona malum olur… 

“Zaman neşelidir/ Biz ikimiz vuslata erince/ Sen ve ben/ İki ayrı suretiz/Fakat tek bir ruh/ Sen ve ben / sen ve benden kayıtsız/ Aynı neşenin sevinci. / Nafile sözcüklerden dingin ve hür, / Sen ve ben.”

Böyle hikmetler, müzikle, şiirle, Attar’dan, Rumi’den, İbn-i Arabi’den alıntılarla, yakalarını bırakmayan bir duyguyla Maşuka yakın olmanın derdiyle yola revân olmuş her bir yolcunun hikayesine işlenmiş. Yaratılmışlar adedince yollar.” Günah ve kurtuluş, aşk ve var oluş… Film bakmasını bilene inanılmaz bir sinema deneyimi sunuyor. Bakmayı bilmekten kasıt ise yönetmenin modern dünya insanından tek ricası olarak önyargısız ve anlamayı arzulayan bir yaklaşım.

Yönetmen filmi çekmekteki amacını İslam’ın yüzündeki çamuru silme arzusu olarak nitelendiriyor.“Düşünün ki babanızla yolda yürüyordunuz, düştü ve yüzüne çamur bulaştı. Ne yaparsınız? Yüzündeki çamuru /ellerinizle, eteğinizle, canınızla/ silersiniz. ”

Buradaki baba göndermesi aslında ilk oluşturduğu izlenimden çok derin manalar taşıyor olabilir. Khemir aynı zamanda bir ressam. Resimden sinemaya geçişini bir illüzyonun bozuluşu olarak betimliyor. “Resim yaparken, evrensel bir duyguyu dile getirdiğimi düşünürdüm. Varlığın en masum ve sade halini. Bir vatanım ve bir babam vardı.” Derken babasını kaybetmek, Khemir’in tüm hayatını değiştirir. “Yetim kaldığımda, kendimi, asla rahat vermeyen bir girdabın ortasında buldum. Bu hareketi dile getirmek kaçınılmaz oldu. ” 1975’de çektiği ilk kısa filmi olan The Story of God’s Country / Tanrının Ülkesinin Hikayesi’nde de yönetmen Tanrı onunla ilgilenmiyor diye çıkıp gitmek ve başka bir yurt edinmek isteyen genç bir adamı anlatır. “ O genç adam bendim. ”

Çoğu zaman eğer doğrudan terörizmle ilgili bir film yaparsa daha çabuk ve bol bütçe bulacağı ona öğütlendiği halde Khemir, sanatı bir biriden çok uzak düşmüş doğu ile batı arasında bir köprü olarak kullanmak istediğinden, bir kültürü bir diğerinin karşısına koyacağı, reaktif ve direkt bir anlatımdan kaçınmış. Filmde günümüze ait araçlar ve insanlar da bulunuyor. Yani bu bir eski zaman masalı değil, olanların hepsi şimdide geçiyor. Khemir İslamın bu dostane, aşk içre, bilgelik dolu güneş gibi parlayan yüzünü, bakan herkesin içini ısıtmak üzere resmetmek istemiş.

Bab’aziz filminin masalsı bir büyüleyiciliği olsa da sadece basit bir yol hikayesi demek de saygısızlık olur. Bir yol hikayesini bu denli etkili bir biçimde anlatmayı başaran pek az film vardır. Tasavvufun her halinden bahsetmeye çalışan yönetmen aslında üç ayrı aşktan bahseder bunlarda “ilmel yakin,aynel yakin,ve hakkal yakindir ve gerçek aşk “ol”mak yolunda olanların olacaktır.  Bunu da Kainatın ilk oluşumunda كُنْفَيَكُونُ “kun fe yekun” -ol dedi ve hemen ardından oldu. Hiç beklemeden aynı anda-ayetinden pay çıkaranlar “ol”masa bile ol mak yolunda yanacaktır. Zaten asıl mesele yanmaktır. Pervane öyküsünün filmde anlatılması da bu yöne işaret etmektedir biraz.

Bu dünyadaki insanlar bir mum alevinin önündeki üç pervane gibidirler.İlki aleve yaklaştı ve şöyle dedi;
– Ben aşkı biliyorum
İkincisinin kanatları yaklaşarak aleve değdi ve o dedi;
– Ben aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim.
Üçüncüsü kendini hiç tereddüt etmeden ateşin kalbine attı…Ve ateş onu eritti.
Yalnızca o bildi: Gerçek aşk nedir. – Feridüddin-i Attar

Bunun yanı sıra gerçek aşkın ebedi aşka dönüşmesi,gerçek sevgi, ölümün bir sondan ziyade bir başlangıç olduğu (sevgiliye ulaşma yolu) insanları sevmenin inceliği, insan-ı kamil olmaya giden yol (ki yol hikayesinden kasıt bu olmalı) cenneti ve sevgiliyi dünya da bulma gibi daha birçok konuyu muazzam bir bütünlük içinde, biraz da yönetmenin kendi yorumuyla harmanladığı bir eser. Filmde Mevlana’dan, İbn-i Hazm’dan,ibn-i Arabi’den,ibn-i Farid’den (görebildiğim kadarıyla) alıntılar o kadar güzel işlenmiş ki olaylar arasında bir kopukluk bulmak neredeyse mümkün değil.

bab_aziz_5

“Can ile süpür cananın eşiğini ancak o zaman gerçek aşık olursun.”

Filmin tekniği, görüntü yönetimi, mekanlar, oyunculuk ustaca, hepsinin bana göre gerçek bir sanatçının elinden çıktığı çok belli. Magrib’in Atlantik kıyılarından, İran’ın derinliklerine, doğal örtü ve mekanlar, gerçek insanlar kullanılarak çekilmiş. Senaryoda ise güzel doğu masallarının tadı var.

Batılı çağdaşlarımız için korkarım film çok fazla. Khemir’in de belirttiği gibi alegoriler, simgeler ve göndermelerle aslında kastedilen her onun yalnızca biri gösteriliyor. O yüzden filmi izleyip de yönetmenin filmden beklentisini ilk duyduğumda, çok daha farklı bir şey yapmalıymış gibi gelmişti bana. Veyahut yalnızca tasavvufa aşina, belli bir altyapısı olan müslüman izleyicilerin gerçekten doyurulabileceği izlenimine kapılmıştım.  Fakat sonra filme dair bir çok blogpost, yorum ve değerlendirme okudum. Bana kalırsa Khemir düz izleyiciye benim kötümser tahminimden çok daha fazla ulaşabilmiş, hem de her yaş, ırk ve dinden. Burada ise seçimlerinden veya tekniğinden çok güzel niyetinin etkili olduğunu düşünüyorum.

Hikaye başladığı yerde, çöle biter. Çölde, ne bir işaret ne ayak izi, ne de bir damla su. Çölde, tek devâ bakışını göğe çevirmek. Orada, her ruh arzuladığına vâsıl olur. Ölüm bile korkulası değildir. Gecenin karanlığında pırıl pırıl kumların üstünde uzanıp düşünürken, her an yeni bir anlam kazanır, her kelimede akan biraz kum vardır. “Muhakkak, eğer bebeğe anne karnında zifiri karanlıkta şöyle denseydi: ‘Dışarıda ışığın dünyası var, yüksek dağları, muntazam denizleri, engebeli düzlükleri, çiçek açan muhteşem bahçeleri, nehirleri, yıldızlarla dolu seması, ve parlayan güneşiyle. Ve sen tüm bu ihtişama rağmen burada karanlıklar arasındasın..’ Doğmamış sabi bu ihtişam hakkında hiç bir şey bilmez ve hiçbirine inanmazdı. Tıpkı bizim ölümle karşılaşmamız gibi. Bunun içindir ki ölümden korkuyoruz.”

“ey gün, uyan, zerreler dans ediyor.
bütün evren dans ediyor,
mutluluktan perişan olmuş ruhlar dans ediyor.
kulağına danslarının onları nereye götürdüğünü söyleyeceğim,
havadaki ve çöldeki bütün zerreler
iyi bilin, onlar sanki deliler
her bir zerre mutlu ya da mahzûn
hakkında hiçbir şey söylenmeyen güneşe tutulurlar.”

“ey ruz bar’â ke zarre hâ raqs konand
ân kas ke azoo charkh o havâ raqs konan
jânhâ ze khoshi bi saro pâ raqs konand
dar gushe to guyam ke kojâ raqs konand.
har zarre ke dar havâ o dar hâmun ast
niku negarash ke hamcho mâ maftun ast
har zarre agar khosh ast agar mahzun ast
sargashteye khorshide khoshe bichun ast”

Mevlana Celalettin Rumi

bab-aziz-original

Filmin Künyesi:

Adı: Bab’aziz – Aziz Baba
Yönetmen / Director: Nacer Khemir
Senaryo / Screenplay: Nacer Khemir, Tonino Guerra
Görüntü Yönetmeni / Cinematography: Mahmoud Kalari
Kurgu / Editing: Isabelle Rathery
Müzik / Music: Armand Amar
Oyuncular / Cast: Parviz Shaminkhou, Maryam Hamid, Hossein Panahi, Nessim Khaloul, Mohamed Graïaa, Maryam Mohaid, Golshifte Farahani
Yapım / Production: Behnegar, Hannibal Films, Les Films du Requin /2005

Filmde Geçen Bazı Diyaloglar

* “Evlâdım, bir damla suyla tatmin olmak için uğraşacağına Kendini O’nun nehirine bırakmalısın.”

* “Canınla süpür sevgilinin kapısını. Ancak o zaman gerçek âşık olursun.”

* “İman sahibi asla kaybolmaz benim küçük meleğim. Mutmain bir nefs, asla yolunu kaybetmez.”

* “Zaman seviniyor İkimiz birleştiğimizde. Sen ve ben, iki farklı beden, tek ruh!”

* “Herkes, kendine verilen en değerli armağanı yolu bulmak için kullanır.”

* “Bu dünyada herkesin yerine getirmesi gereken bir görev vardır. Bunu unutmadığın müddetçe, Gerisi o kadar da mühim değil. Fakat bunun haricinde Her şeyi hatılarsan, Hiçbirşey bilmiyor gibisindir.”

* “Ana rahmindeki bebekler Kâinatın tüm esrarına vakıftır. Lakin bebeğin vuslatından hemen önce, Bir melek gelip, parmağını bebeğin dudaklarının üstüne kor, Binaenaleyh, bebek her şeyi unutur. Kaybolan o sırların bir hatırâtı olarak, O sabîlerden, senin gibi bazıları, Çenelerinden ‘Melek İzi’ ile işaretlenirler.”

* “Bana hikayeni anlat evladım. Bu gönlünü ferahlatacaktır.”

* “Sefalet, şeytanın oyuncağıydı.”

* “Herkesin cenneti, diğerininkinden farklıdır.”

* “Çıldırdığına hükmettiğimiz her insan, ille de çılgın ya da meczûb değildir…”

* “Ruhlar raks ediyor, vecde geliyorlar. Kulağına fısıldayacağım, rakslarının onları götürdüğü yeri…”

* “Dolunaya bürünmüş yüzüyle, ceylân: Ona sakın yaklaşmayın diye uyardı bizi zaman. Ah, yolladık ona, ne mektuplar İnkâr edemediği anlamlarla doluydular. Bir ‘sır’ bilerek sakladığımız da neydi? ‘Yazılmış’ olandan da mı ilerdeydi? Büyük okyanus, tutkunun hatırâtı, Parlayıp tutuşan ateşin nârı, Yeni gün, ki ona karşı duran, Odur geçmiş aşklar denizinde kalan…”

* “Bu dünyadaki insanlar bir mum alevinin önündeki üç pervane gibidirler. İlki aleve yaklaşır ve şöyle der: Ben aşkı biliyorum. İkincisinin kanatları yaklaşarak aleve değdi ve o dedi: ben aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim. Üçüncüsü kendini hiç tereddüt etmeden ateşin kalbine attı ve ateş onu eritti. Yalnızca o bildi: Gerçek aşk nedir.”

* “Ölüm bir son olabilir mi hiç? Başlangıcı ölüm olmayan bir hayatın, sonu ölüm olur mu hiç?”

* “Dünyadaki insan sayısı kadar, tanrıya doğru giden yol vardır.”

Bab’ Aziz Filmini İzle (Türkçe Altyazı)

Kaynaklar:Imdb, wikipedia, Nawara Omarbacha’nın yonetmenle röportajı, Nacer Khemir: Orphan of civilisation Interview by Youssef Rakha, Al Ahram Nisan 2006 – Yasser Moheb ile röportaj

Nacer Khemir Röportajı

Bab’Aziz filmini çekmenizdeki amacınız neydi?

nacer-khemir-roportajiHiç unutmam, hiç çıkmaz aklımdan… Babanızın yanında yürüdüğünüzde ve onun çamura batıp yüzünün kirlendiğini gördüğünüzde ne yaparsınız? Kalkmasına yardım eder, ceketinizle ve gömleğinizle yüzünü silersiniz. Babamın yüzünde her zaman İslam’ı gördüm ben. Filmimde bilgelik ve aşk dolu, misafirperver ve metanetli bir Müslüman kültürünü göstererek onun yüzünü silmeye çalıştım. Kısacası, 11 Eylül sonrası histerik dünya ve medyanın yansıttığı İslam algısına karşı çıkan bir duruşla Bab’Aziz fikriyatını oturttum. Köktendincilik, integrizm (aşırıdincilik) İslam’ın esas temellerini bozabilen bir anlayıştır. Bu film, İslam’ın gerçek yüzünü göstermek için oldukça gösterişsiz bir yaklaşımdı sadece. Aşk ve dert dolu Sufi geleneği üzerine kurulu bir film olsa da, aynı zamanda aşırı derecede politik göndermeleri, bilinçli eylemleri olan bir filmdir. Bugün İslam’a dair başka bir şey göstermek bizim görevimiz. Aksi takdirde, herkes bir diğerini tanımamasından dolayı bir karmaşaya sürüklenecek. Bu, insanların boşlukta boğulma korkusu, gerçeğin değil. Bugün Fransa’da 5 milyona yakın Müslüman bir kesim yaşıyor. Komşusunun gerçek yüzünü görebilme adına misafirperver yansımalar var filmde. Misafirperverlik sadece evine alıp yedirip içirmek değil, ilk olarak komşunu dinleyebilmektir. Siz, evinizde insanları ağırlamayabilir, onları önemsemeyebilirsiniz. Misafirperverliğin ilk kuralı, dinlemektir. Benim için Bab’Aziz öncelikli olarak dinlemeyi anlatıyor, sonrasındaysa gerçek bir karşılaşmayı, kavuşmayı. Bakınız, bu film bir insanın komşusuna karşı misafirperverliğin bir biçimidir.

Neden Bab’Aziz ismini seçtiniz? Narcissus’la bir ilişkisi var mı?

nacer-khemir-roportaji-princePrensin suya eğildiği doğru ama kendi yüzünü Narcissus gibi suda göremiyor. Çünkü suda yansımasını gören aşkla dolu değil.  Dalıyor o an Prens, tefekkür ediyor. Hepimiz aslında birer buzdağı gibiyiz, sadece biri gözüküyor, diğerleriyse suyun altında kalıyor. Prens karakterini, XII. Yüzyılda İran’da işlenilmiş bir tabak sayesinde keşfetmiştim. Tabakta suya doğru eğilmiş bir prens resmi vardı ve şöyle yazıyordu: “Ruhunu tefekkür eden Prens” Bu resmi çözmeye devam etmem gereken bir şey olarak gördüm. Bu yüzden bana İran yolu gözükmüştü: XII. Yüzyılda İran’da yaşamış bir sanatçıya bir filmle cevap vermek. Diğer taraftan, tesadüf mü yoksa başka bir şey mi bilmiyorum, bu tabakların asıl işlendiği yerde, Kachan’da filmi çektik. Film yapısı itibariyle izleyiciye dünyanın gerçekliğine iyice açılabilmesi için kibrini unutturmayı, yok ettirmeyi amaçlıyor. Bab’Aziz, Dervişlerin bakış açılarını andıran bir şema etrafında şekillendi. Danslarını dönen dervişlerden alıyor. Karakterler farklı ama tema aynı: Aşk. Aşkın bütün suretleri. İbn Arabi’nin dediği gibi:

Kalbim her sureti kabul eder oldu. Meselâ: Ceylanlara otlak, rahiplere manastır. Putlara tapınak, hacılara Kabe. Tevrat’ın sayfaları, İslam’ın mushafı oldu. Dinim sevgi dinidir, onun kervanına yöneldim. Sevgi dinidir dinim ve imanım. (*)

Sufizmden bahseder misiniz?

nacer-khemir-roportaji-prinİslam, kendi derinliğinde aşırıdinci bir yapıda değildir, tıpkı integristlerin Hz. İsa’nın dinini temsil etmediği gibi. Bununla birlikte İslam’a karşı kin, şüphe dalgası çıkmasıyla şaşırıp kalmış bir kesim var. Sufizm, bütün aşırıdinci itikadlara karşı vardır. Daha iyi açıklamak için şu Sufi sözünü söyleyebilirim: “Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır.” Bu sözün kendisi zaten Sufizmin bakış açısını ortaya koyar. Sufizm için İslam’ın yaşayan kalbi diyebiliriz. Marjinalliğe uzak olmaktır, İslami mesajların kapalı boyutudur. Büyük Sufilerden Ebu Hasan El Nuri şöyle der: “Sufizm, bütün nefsani duygulardan vazgeçmektir. Çünkü gerçek aşk nefsani olamaz.” Sonra şunu söyler: “Sufi, hiçbir şeye sahip olmayan, hiçbir şey tarafından da sahiplenilemeyendir.” Bir başka Sufi Üstadı şöyle der: “Aşk ile yıkanan temizdir ve Habibine kendini adayan, her şeyden el ayak çeken bir Sufidir.” Filmdeki aşk birçok biçimde ele alındı:  Kumda doğan küçük kız Ishtar örneği, Arap alfabesindeki Vav harfi gibi. Vav, Fransızcada “ve” demek. Sufiler bu harfi aşkın harfi olarak görür çünkü onsuz bir birliktelik olmaz: “gökyüzü ve deniz”, “erkek ve kadın”.Vav buluşmanın, aşkın yeridir. Aynı zamanda bu dünyada garip bir yolcu olan insanın harfidir. Zira yaratılış bakımından varlıkları ve nesneleri birbirine yaklaştırır.

Derviş kimdir?

nacer-khemir-roportaji-cekimDerviş, Farsçada “Sufi” anlamına gelen bir kelime. Ama zamanla yoksulluğu ve garibeliği seçmiş kişiler için kullanılmaya başlanmış. Bu kişiler dünyadan el çekip yoksulluğu ve aşkı bulmaya koyulurlar. Hiç kuşku yok ki birçok derviş sureti var. Farklı dergahlara ve tarikatlara girmek istemedim ama filmde basit bir şekilde Arap-Müslüman kültüründe yaşayan canlı fikri vermek istedim: hakikate ve sonsuzluğa gitmeye susamış bir arayış. Tarihte de Afganistan’daki bu kral gibi derviş olmuş prensler vardı. Ermiş’in yazarı Halil Cibran’ın dediği gibi: “Prenslerin prensi dervişin kalbinde tacını bulandır.” Dervişler uzağa gitmişler ve onlardan biri şöyle demiş: “Uzun zamandır dergaha ve camiye gitmedim. Aşkın hizmetkarıyım, senin güzelliğine aşığım.” Bu Müslüman kültürünün estetiğini Sufi metinlerini incelemeden anlamanız mümkün değildir. Ayrıca, dervişler Hz. Muhammed’in şu hadisini altın değerinde görürler: “Allah güzeldir, güzeli sever.” Hatta kendi aşk hâllerini anlatan şöyle de ezgileri vardır:

Kelebek yanan ateşe kendini atmıştır,

Aşık olacaksan, kendin kül olmalısın.

Her adımda kalbin sınanır,

Her nefeste o imtihandadır.

Aşık olacaksan, kendin kül olmalısın.

Dervişler hâl ve hareketleriyle İslam’ı bazı dogmatik yorumlamalardan kurtarır: Filmde minareden aşka kapılıp süpürgesiyle avluyu süpürmeye çalışan o kızıl derviş gibi veya kuma batmış yeraltı camisinde seyrek küfesiyle kumları temizlemeye çalıştığı sahne gibi.

Sizin için Çöl ne anlama geliyor?

Bir Tuareg atasözü şöyle der: “Bedenler için nice su dolu savanlar, ruhlar içinse nice kum dolu diyarlar vardır.” Çöl, hem edebi hem de soyutlanmış bir alan. Olabildiğince küçük, bir kum tanesiyle; olabildiğince büyük, milyarlarca kum tanesinin birleştiği nadir yerlerden birisi. Aynı zamanda kainatın ölçüsüne ve kudretine sahip olduğu bir yer. Çöl, Arapça bir kelime, köklerini anımsatır. Kelimesi telaffuz edildiğinde çok az kum tanesi sızar. Çöl, aşk şiirinin geçmişindeki başlangıç noktalarında önemli bir durak. Çöl Üçlemesi’ni oluşturan Çöl İşaretçileriKayıp Güvercin Gerdanlığı ve son olarak Bab’Aziz’de çöl tüm bunların dışında bir karakter. Bab’Aziz hem Orta İran Çölünde, Annarak yakınlarında, hem de Tunus’ta, Tataouine’de çekildi. Çöl bize kendi kuralını dayattı, bazen 50°C ile! Bize yeraltında konaklama fırsatı veren düşey bir çukur barakasından sabahın dördünden güneşin 9.30-10 arası doğuşuna kadar dışarı çıkıyorduk, sonra kum öyle ısınıyor, ışık öylesine parlıyordu ki! Akreplerin misafirliklerinden bahsetmiyorum bile. Oyuncuların yürümelerinden sonra kumun dokunulmamışlığını yeniden bulamadığımız için sadece tek plan çekimlere yöneldik. Çekim memnun etmediğinde, biraz daha uzakta ayak basılmamış bir yere taşınmak zorunda kalıyorduk. Uzak mesafelerdeki, İran’da, Tunus’ta ve özellikle dervişlerin son karşılaşmalarının olduğu Bam Antik Kent’indeki bu çekim denemelerinden bahsetmeyeceğim. Bu Antik Kent, üzücü bir depremden birkaç ay sonra haritadan silinmiş. Tunus’ta da Korba, Yazd, Walad Sultan ve Tataouine’de çeşitli çekimler yaptık. Aynı planda Tunus’ta bir karakter sarayda olup, pencereden baktığında İran’daki bir manzaraya hayran kalıyordu. Böylesine yolların hiçbir açıklaması yok fakat bu daha çok Fransız-Tunus-İran ortaklığındaki bütçeden kaynaklandı. Ama tüm bunlar yine de Bab’Aziz’in konusundan çok sınırlarının çizilmesine yardımcı oldu. Bab’Aziz bütün Arap-Müslüman dünyasını kuşattı. Ve bu dünya Tunus Sarayı’nın penceresiyle İran coğrafyası arasında bir hareket alanı. Bana göre yaşadığımız dünya bir ayet gibidir: Zamanla mekanın baktığımız nokta ile bakılan nokta (mekan-zaman ki buna bazen bakış açısı denir) arasında konumlanmış olduğu sinema düşüncesinde seyahat edecek olursak, yaşamın da sinemadaki bir film olduğunu söylemeye kadar gidebiliriz.

Filmin müzikleri için ne diyeceksiniz?

Arap kültüründe şiirin var olma sebebi şarkıdır. Müzik ve şarkılar varlıkla yokluk, görünenle görünmeyen, gerçekle rüya arasında bir köprü oluştururlar. Eski ve bilgelik gelenekler, tılsımlı ses Arap, Türk ve İran kültürlerinde geçmişten bu yana süregelmiştir. İnsanları, yerleri ve nesnelerin gerçekliğini sarıp onları derinden etkileyen bu ses Çöl çadırlarından arşa dek uzanır. Elbette bu sese danslar da eşlik eder, semaya duran dervişler gibi. Onların bir eli gökyüzüne, diğer eliyse yeryüzüne doğru açıktır. Bu ilahiler ve şarkılar, Asya’dan Afrika’ya, Arap dünyasından İran’a kadar muhteşem bir canlılık ve huzur dolu bir bağ sunar, bütünlüğü ve yaşama derdini sebatlı hâle getirir. Ruhunu Rabbine adayanın yansımasıdır bunlar, çok türü vardır lakin bir etkisi vardır: aşk, aşkın ateşi. Köktendincilerin ölme arzusuna karşı yaşamanın derdini anmadır.

nacer-khemir-roportaji-bab-azizArmand Amar’la karşılaşmamız güzeldi, özverisiyle Bab’Aziz’e tam kalbinden nefesini yükledi. İlk olarak, Büyük Sufi Üstadlarının bestelediği müzikler vardı, ama Armand bu çalışmalardan hareketle ne onların bestelerinden, ne de kendi bestelerinden uzaklaştı. Onunla birlikte yeniden Endülüs kardeşliğiyle tanıştım diyebilirim.

Bir diğer kardeşlikse, İranlı, Iraklı, Kürt, Cezayirli ve Tunuslu oyuncularla birlikte olmamızdı, ama en önemlisi şüphesiz 86 yaşına rağmen Parviz Shahinkhou (Perviz Şahinhû) ileydi. Bab’Aziz’in yolculuğunda içimizdeki belki de en tutkulu insan oydu. Ve de küçük kız Ishtar: Maryam Hamid. Maryam, Arap asıllı İranlı olmasından dolayı Arapça ve Farsça tercümelerde hiç geri durmadı ve bizi her defasında o etkileyici oyunculuğuyla şaşırttı. Kesinlikle ince bir ruhu var.

Batı ve Doğu üzerine düşünceleriniz nedir?

Bizim farklılıklarımızı ortaya koyan en iyi şey bahçelerdir. Batının bahçesi gözle görülür ve evin etrafındadır. Doğunun bahçesi gizlidir, evin tam ortasındadır. Söz konusu olan Granada, Marakeş, Kahire ve Tunus bahçeleriyse, Müslüman anlayışı ağır basar. Bahçe sadece gizlidir, zira orası rüyanın yeri, ruhun huşuya kapıldığı bir secde. Bu yüzden bir terk edilmişliğin bahçesidir. Klasik Batı bahçesi, örneğin XIV. Louis’nin veya Médicis’nin bahçesi, sadece etrafını dünyeviliğin şekillendirdiği bir manzaraya sahip olan, ufuk çizgisine kadar geniş perspektifler sunan bir yerdir.

Doğunun bahçesi Üstadlığın bahçesidir. Batının tipik bahçelerinden veya Japon bahçelerinden farklı olarak, orada kendi içine yönelmenin inşası vardır. Ama, ister Batı ister Doğu bahçesi olsun, her ikisinden de dünyanın zenginliğine tarihi kültürleri sunan tarihi gelenekler çıkmıştır.

(*) İbn Arabi, Kitabu Zehairi’l-Alak – Beyrut, 1312 s. 39

Hamza Shakur, Kur’ân / Âl-i İmrân,33-37

Ghazal Shakeri, Song Of The Red Dervish

Share.

About Author

1 Yorum

  1. Teşekkür ederim, yazı çok mükemmel olmuş, filmi izledim ve detaylarını öğrendim. Çok teşekkür ederim paylaşım için.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn fuck you google, child porn