Kültür, Sanat, Edebiyat ve Tarih

Stefan Zweig Hayatı ve Eserleri (1881-1942)

Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya – ö. 23 Şubat 1942, Petrópolis, Brezilya) Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.

Yaşamı

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı; İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal’ın ve Rainer Maria Rilke’nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901′den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire’in şiirlerini Almancaya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan’ı gezdi, bunu, 1911′deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko’yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika’ya Émile Verhaeren’in yanına gitti.

I. Dünya Savaşı’nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana’da savaş karargâhında “Savaş Arşivi”nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya’ya dönerek Salzburg’a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg’da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg’in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig’ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg’da geçirdiği yıllardır Zweig’ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach’a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg’da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hoffmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig’in konuğu oldu.

Salzburg’da geçen yıllarında Zweig, Avrupa’nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927′de Almanya’nın Münih şehrinde “Duygu Karmaşası”, “Yıldızın Parladığı Anlar” ve “Tarihsel Baş Minyatür” adlı kitapları yayımlandı, yine 1927′nin 20 Şubat tarihinde “Rilke’ye Veda” başlıklı konuşmasını yaptı. 1928′de Leo Tolstoy’un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları’na katılmak üzere, Sovyetler Birliği’ne gitti.

1933′de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig’ın eserleri de yer alıyordu. 1934′te Gestapo’nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere’ye, Londra’ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissetmedi.

Zweig, 1937′de ilk karısı Frederike’den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz’e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich’ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939′da “Kalbin Sabırsızlığı” adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940′ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York’a, Arjantin’e, Paraguay’a ve Brezilya’ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya’ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü “Bir Satranç Öyküsü”nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941′de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve “Dünün Dünyası – Avrupa Anıları” adlı otobiyografisini kaleme aldı. “Dünün Dünyası” kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942′de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

Stefan Zweig'ın 1900'lü yıllarda çekilmiş bir fotoğrafı.
Stefan Zweig’ın 1900′lü yıllarda çekilmiş bir fotoğrafı.

Çalışmaları

Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.

Türkçe’de Stefan Zweig

  • Yürek Çöküntüsü (Varlık Yayınları, 1970)
  • Herkesin Dostu Anton (Varlık Yayınları)
  • Dünün Dünyası (Can Yayınları, 1985)
  • Bir Kadının Yirmi Dört Saati (Oda Yayınları, 1986)
  • Yarının Tarihi (Can Yayınları, 1991)
  • Kendileri ile Savaşanlar (1. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
  • Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski (2. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
  • Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy (3. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
  • Lyon’da Düğün (Can Yayınları, 1992)
  • Yıldızın Parladığı Anlar (Can Yayınları, 1995)
  • Karışık Duygular (Milliyet Yayınları, 1995)
  • Satranç (Can Yayınları, 1997)
  • Günlükler (Can Yayınları, 1997)
  • Değişim Rüzgârı (Can Yayınları, 1998)
  • Calvin’e Karşı Castellio ya da Köleliğe Karşı Özgür Düşünce (Çiviyazıları Yayınları, 1998)
  • Fouche, Bir Politikacının Portresi (Can Yayınları, 1999)
  • Tehlikeli Merhamet (Babil Yayınları, 2000)
  • Amok Koşucusu (Can Yayınları, 2000)
  • Balzac, Bir Yaşam Öyküsü (Kabalcı Yayınları, 2002)
  • Magellan (Kabalcı Yayınları, 2002)
  • Freud ve Öğretisi (Papirüs Yayınları, 2003)
  • Yakıcı Sır (Evrensel Basın Yayın, 2004)
  • Ruh Yoluyla Tedavi (İmge Kitabevi Yayınları, 2005)
  • Mektuplaşmalar (Yordam Kitap, 2007)
  • Buluşmalar (Yordam Kitap, 2008)

Kronolojisi

Stefan Zweig, 28 Kasım 1881′de Viyana’da doğdu. 18 yaşına geldiğinde, Viyana Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Bilimleri Fakültesi’ne girdi. Yüksek öğrenimini burada yaptı. Zweig ilk şiirlerini 1901′de “Gümüş Teller” adıyla yayınladı. Bu epik eser, ona, tarihsel minyatürleri ve biyografi yazıları ile aynı derecede şöhret kazandırdı.

1902′de “Yeni Özgür Basın Gazetesi”nde, uzun yıllar devam edecek bir işe başladı. Theodor Herzl ile buradayken tanıştı ve dost oldu. Aynı yıl, Paul Verlaine ve Baudelarie’in şiirlerini Almanca’ya tercüme etti. Aynı yılın yaz mevsiminde yaptığı Belçika seyahatinde Emeli Verhaeren ile tanıştı ve 1904′e gelindiğinde, Verhaeren’in şiirlerini tercüme etti. Yine aynı dönemde, “Hipolyte Taine’in Felsefe” başlıklı doktora tezini vererek, yüksek öğrenimini tamamladı.

1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan’ı gezdi. Bunu, 1911′deki Newyork, Kanada, Panama, Küba ve Portoriko’yu kapsayan Amerika Seyahati izledi.1914 yılında Belçika’ya Emile Verhaeren’in yanına gitti. 1. Dünya savaşı, Stefon Zweig Belçika’dayken patlak verince, Viyana’ya döndü. Savaş Bakanlığı, Zweig’i ” Savaş Arşivine” memur olarak tayin etti. Bu görevi sırasında ” Yabancı Ülkelerdeki Dostlara Açık Mektup’u yazdı ve yayımladı.

Zweig, 1917-1918 Yıllarında Herman Hesse, Fritz Von Uruh, James Joyce, Ferrucio Buroni ve Anette Kolb ile görüştü. 1920 yılına gelindiğinde, Frederike Von Winternit ile Viyana’da evlendi. 1927′de Almanya’nın Münih şehrinde “Duygu Karmaşası”, ” Yıldızın Parladığı Anlar” ve ” Tarihsel Baş Minyatür” adlı kitapları yayımlandı. Yine 1927′nin 20 şubat tarihinde “Rilke’ye Veda” başlıklı konuşmasını yaptı. Bir yıl sonra ise , Ünlü yazar Kont Leo Tolstoy’un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları’na katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne gitti. 1931′deki seyahati Fransa’ya oldu. Cap d’Antibes’te Joseph Roth ile buluştu.

Tarihler “1933“ü gösterirken, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Zweig’ın eserleri de yer alıyordu.1934 yılında, Nazilerle Stefan Zweig arasındaki çatışmalar doruk noktasına ulaşınca, Zweig’dan “savunma” istendi ve hemen arkasından, Zweig’ın Kapuzineberg’deki evi basılarak, silah araması yapıldı. Eğer evde silah bulunmuş olsaydı, Zweig’ın hapsi boylayacağı kesindi. Bu uğraşmalar üzerine Zweig, ailesini bile yanına almadan yurdu ter ketti ve Londra’ya yerleşti. Bu esnada “Rotterdamlı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi” adlı eseri yayımlandı.

Zweig, 1937‘de karısı Frederike’den ayrılıp ve bir yıl sonra Portekiz’e giderken yanında Lotte Altman adında bir kadın vardır. O sıralarda Avusturalya, Alman Reich’ına katılır ve Zweig da Ingiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat eder. 1939′da “Kalbin Sabırsızlığı” adlı romanı yayımlanır ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlenir.

1940 yılının temmuz ayında, karısı Lotte ile birlikte önce Newyork’a ve sonra da konferanslar vermek üzere Brezilya, Arjantin ve Uruguay’a giderler. Aralıkta Newyork’a geri dönerek “Amerigo-Tarihi Bir Hatanın Öyküsü” adlı kitabı yazmaya başlar. 1941′de “Brezilya-Geleceğin Ülkesi” isimli kitabı yayımlar. Brezilya daha sonraları Stefan Zweig’ın hayatında çok önemli bir yer tutacaktır. Bu kitabın yayımlanmasının ardından Zweig ve eşi, Brezilya’nın Petropolis şehrine yerleşirler. Orada “Bir Satranç Öyküsü”nü kaleme alır. Bu kitabın önemi şuradan kaynaklanmakta: “Bir Satranç Öyküsü”, satrancı gerek pratik gerek felsefi olarak çözümlemiş biri, yani Zweig tarafından yazılmıştır Satrancı derinlemesine çözümlemiş bu kitabı okurken, Trevenian’ın “Şibumi” isimli romanında anlatılan “Go” oyunu ve yazarın bu oyunu, hayata bir uygulaması hatıra geliyor.

Zweig romanda, ilginç bir satranç maçını, okuyucunun anlayıp takip edebileceği şekilde anlatırken, şunun farkına varılıyor: “Bir Satranç Öyküsü” kitabı da, tıpkı bir satranç karşılaşmasında olduğu gibi, hamlelerden ve açılımlılardan oluşuyor. Bu kısa romanda, anlatım aşama aşama gelişirken, yine başka bir enterasan durum çıkıyor okuyucunun karşısına: “Out of Africa” romanıyla ünlenen Danimarka’lı yazar Karen Blixen’in de keşfedip, “Ölümsüz öykü” hikayesinde uyguladığı, “Doğu Anlatım Biçimi” yani “öykü içinde öykü” şeklinde bir ifade tarzını kullanıyor S. Zweig. Genel olarak “Doğu Anlatım Biçimi” diyebileceğimiz bu tarz anlatım, Batı Roman’ında kullanılan flaşbekten çok farklı..Flaşbek, “Öykü içinde öykü öykü içinde öykü” biçimindeki anlatımın bir versiyonu.

Zweig’ın bu eserinde de “Binbir Gece Masalları” nın anlatım biçimi, yazarın, Arjantin’e giden gemide karşılaştığı ilginç bir karakter nedeniyle karşımıza çıkıyor. Yazar, okuyucusuna bir gemi yolculuğu ve gemide yaşananları anlatırken, birdenbire enteresan bir doktor “tak” diye olaya karışıyor. Doktor öyküsünün, ne gemi yolculuğuyla ne de diğer insanlarla hiçbir bağlantısı yok. Bu 2. öykü, bizi bambaşka ve fantastik bir dünyaya götürüyor. “Bir satranç Öyküsü” aynen “Ve Şehrazat, Şehriyar’a demiş ki…” diye başlayıp, binlerce sayfa tutan hikayelerin anlatıldığı çizgiyi takip ediyor. Bu, aslında hoş birşey. Çünkü, bize ait ve değişik bir anlatım şekli kullanılıyor. Bu durum da, okuyucu “giriş, gelişme, sonuç” biçimindeki kuru ifade biçiminin tekdüzeliğinden kurtarıyor ve bambaşka dünyalara taşıyor.

Stefan Zweig, 1941‘de Montaigne üzerine çalışmaya başlar ve “Dünün Dünyası-Avrupa Anıları” adlı otobiyografisini kaleme alır. Zweig 22 Şubat 1942‘de karısı Lotte ile birlikte intihar eder ve devlet töreniyle Petropolis Mezarlığına gömülür.

Bazı Eserlerinden

Satranç

New York’tan Buenos Aires’e giden bir yolcu gemisinde yolcular arasında bulunan bir milyoner, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’e, ücreti karşılığında, bir parti satranç oynamayı teklif eder. İkisinin oyununu izleyen Avusturyalı bir göçmen, Dr. B., oyun sırasında kendini tutamayıp onlara karışınca şampiyonla karşılaşması önerilir kendisine. Gestapo tarafından bir otel odasına kapatılan ve uzunca bir süreyi bu odada, tek başına ve oyalanacak hiçbir şeyi olmadan geçiren, yalnızca sorgulama için odadan çıkarılan Dr. B., bir gün rastlantıyla eline geçirdiği bir satranç kitabı sayesinde bu oyunun inceliklerini öğrenmiştir. Satranç tahtası ve taşları olmamasına rağmen, önce ekmekten yaptığı satranç taşlarıyla sonra da tümüyle zihninden oynayarak kuramsal bir satranç ustası olup çıkar. Ancak bu tutkusu yüzünden sinir krizine, beyin ateşine yakalanır. Tedavi olur, arkasından da serbest bırakılır. Yirmi yıldır eline satranç taşı almamış olsa da, Dr. B., gemide satranç şampiyonuyla oynadığı oyunu inanılmaz bir biçimde kazanır. Kendini olayın heyecanına kaptırarak maçın rövanşını oynamayı isteyince şaşırtıcı bir son bekler onu. Stefan Zweig’ın büyük bir ustalıkla kaleme aldığı kısa, ama yoğun romanı Satranç, gerilimli kurgusu, kahramanının ruhsal gelgitlerinin incelikle işlendiği dokusuyla bir solukta okunuyor.

Acı Duygular

“İki çeşit acımak vardır. Bunlardan, gerçekten kalbin sabırsızlığından başka bir şey olmayan, duygusal ve güçsüz biri, yabancı bir felaketin üzücülüğünden elden geldiğince çabuk kurtulmak ister; bu acımak, acıya ortak olmak değil, yabancı bir felaketten içgüdüsel olarak korunma çabasıdır. Duygusalllıktan uzak ama yaratıcı olan öteki ise gerçek acımadır; o ne istediğini bilir. Gücünün sonunda kadar ve hatta o sonun sınırlarını aşsa bile, tüm acılara katlanarak, o felakete ortak olmaya kararlıdır.”  S.ZWEIG

Çoğu romanda olduğu gibi gerçek yaşamdan alınmış olmanın izleri bir hayli fazla. İkinci Dünya Savaşı patlak vermeden hemen önce, Avusturyalı genç ve tecrübesiz bir subay olan Teğmen Hoffmiller, yeni görevi gereği Viyana’ nın küçük garnizon kasabalarındaki bir tabur birliğine gönderilir. Bu küçük kasabada iş haricinde yapacak birşeyler bulamamanın sıkıntısıyla yaşarken, kasabanın ileri gelen soylularından olan Kekesfalvalar ile tanışma olanağı bulur. Bu varlıklı ailenin konağına yaptığı sık ziyaretler, bir anlamda yaşamını ters-yüz eden ve kendisini sonu belirsiz girdaplara sürükleyen bir sonun da başlangıcıdır aynı zamanda.

Romanda acıma duygusunun işlenişi ise Hoffmiller’in Bay Kekesfalva’nın kötürüm olan kızını tanıması ve arkadaşlık kurmasıyla başlıyor. Sevgi ile acımak arasındaki ince ve belirsiz çizginin yorumlanması ve bunu yaparken Zweig’ in kalemin adeta dansettirircesine yaptığı olağanüstü psiklolojik tahliller, en kötü okurda dahi kitabı okurken bir sonraki sayfayı çevirmek için sabırsızlık hissi uyandıracak nitelikte. Belinden aşağısı felçli olan bu kızla tanışması sonrası gelişen olaylar ağı, tamamen kahramanımız Hoffmiller’ in istemi dışında örülmekte. Lanet olası (Hoffmiller’ in deyişiyle) acımak duygusunun genç Teğmen’ e yaşattığı şaşırtıcı sonların detaylarını sunmak istemiyorum; çünkü eminim ki sayfaları çevirirken sizi ani şoklara ve terleten heyecanlara sürükleyecek gelişmelerden çok daha fazla haz alacaksınız.

Romanın konusu ara sıra bir Türk filmi senaryosu havasına bürünebiliyor; ama bu ona kesinlikle bir kusur değil, çekicilik katıyor. Bu kitabı okumalısınız: yalnızca klasik olduğu için değil; sonsuz bir zevk alacağınız, yaşama karşı bakış açınızı bir kez daha gözden geçirmek isteyeceğiniz, ve Zweig ile Hoffmiller’ e teşekkür etme arzusu duyacağınız için!

Fouche (Bir Politikacının Portresi)

Ünlü Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın biyografi yazarlığının en usta işi ürünlerinden biri olan, büyük Fransız İhtilalinin başlangıcından I. Napoleon döneminin sonuna kadarki renkli dönemi kapsar. Napoleon’un yaşamım boyunca tanıdığım en kusursuz aşağılık dönek diye nitelendirdiği Joseph Fouche, bütün bu dönem boyunca sergilediği siyasal tutumuyla, Machiavelli’nin Hükümdar adlı yapıtında sergilediği siyasetçi tipinin somut bir örneğini oluşturur. Fouchenin kişiliğinde Avrupa tarihinin çok önemli bir döneminin de çözümlemesini yapan Stefan Zweig, bu yapıtıyla kendilerini bütünüyle siyasete adayanların, sonunda geleneksel ahlak ve insan değerlerinden ne denli uzaklaştıklarının, erdem kavramından nasıl yoksun kaldıklarının somut bir belgesini sunar. Yazarın deyişiyle, sonunda ihanet edecek kimseyi bulamayınca kendi kendisine ihanet edecek kadar yoldan çıkan Fouche, siyaset ile insanlık arasındaki çatışmayı böylece belki de tüm zamanlar için kişiliğinde somutlaştırır.

Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar/Casanova/Stendhal/Tolstoy

Bu eser bundan önce yayımlanmış olan iki kitabın hem karşıtı, hem de tamamlayıcısıdır. Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar adlı kitap, Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’de şeytani bir güçle harekete geçen ve kendini gerçek dünyadan olduğu kadar kendi kendinden de soyutlayarak sonsuzluğa doğru atılan trajik bir tabiatın üç değişik şeklini ortaya koymuştur. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens ve Dostoyevski ise, kendi romanlarının ‘evreni’ içerisinde, var olan gerçeğin yanına ikinci bir gerçek koyarak dünyayı destanlara layık bir biçimde yeniden inşa eden tipleri canlandırıyordu. Burada, Kendi Hayatının Şiirini Yazan Üç Şair’de izlenen yol ise, bundan öncekilerde olduğu gibi gerçek dünyaya ya da sonsuzluğa değil, yalnızca bu yazarların iç dünyalarına götürmektedir bizi. Onlar kendi sanatlarının temel görevinin, büyük evreni, hayatın ya da varlığın bütününü anlatmak değil, dünyanın önüne kendi benliklerinin küçük evrenini açmak olduğunu içgüdüleriyle sezmişlerdir: Hiçbir gerçek onlar için kendi varlıklarının gerçeğinden daha önemli değildir: Aynı şekilde, bir dünya yaratan bir yazar, psikolojik bir deyimle ‘dışa-yönelik’, dış dünyaya, evrene yönelen bir yazar, kendi kişiliğini, görünmez hale getirecek şekilde, dünya ile ilgili düşüncelerinin objektifliği içerisinde erittiği halde (Shakespeare bunun en göze çarpan örneğidir; kişiliği bir efsane halini almıştır), sübjektif olarak hisseden bir yazar, yani ‘içe-yönelik’, düşünceleri kendi benliğine doğru çevrilmiş bir yazar, her şeyin gayesini kendi içinde bulacak ve her şeyden önce kendi hayatının portresini çizecektir. Hangi şekli seçerse seçsin, ister dram, destan, lirik şiir, isterse otobiyografi olsun, bilinçdışı bir şekilde, her zaman kendi benliğini, eserlerinin merkezi ve ortamı haline getirecektir; anlattığı şeylerde her şeyden önce kendini anlatacaktır. Kendi kendisiyle uğraşan bu ‘içe-dönük’ sanatçı tipini ve onun temel sanat biçimi olan otobiyografiyi ışığa çıkarmak: Üç Şair: Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar adını verdiğimiz bu kitapta ulaşmak istediğimiz gaye budur işte…

Amok Koşucusu

İntihar, Stefan Zweig’ın zihnini gençlik yıllarından beri meşgul eden bir kavramdı. Yaşamanın bir anlamı kalmadığını anladığı anda yaşamına kendi eliyle son verebileceğini daha üniversite yıllarında söylemişti. İlk evliliği sırasında karısı Friederike’yi kendisiyle birlikte intihar etmesi için zorlayan, sonra bu düşüncesinden vazgeçen Stefan Zweig, yıllar sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında, ikinci karısıyla birlikte yaşamına son verdi. Yazar, önceki intihar girişimlerinden vazgeçmiş olsa da korkularını, romanlarındaki ve öykülerindeki kahramanlara yaşatıyor. Amok Koşucusu’nda yer alan öykülerin ortak özelliği de intihar. Kendi yaşamından ya ada tarihteki gerçek kişilerin yaşamlarından kesitler katarak yazdığı bu öykülerde Stefan Zweig’ın duyarlı kişiliğini, olağanüstü gözlem gücünü olduğu gibi sayfalara yansıttığını görüyoruz. Yazdığı öykülerin en başarılı örneklerinin yer aldığı bu kitapta, bir uzun öykü olan Amok Koşucusu bir baş yapıt. İnsanı en güçsüz, en savunmasız yönleriyle ele alıp, insan ruhunun en derin katmanlarına inmeyi bilen, bütün bunları son derece canlı, ayrıntılı, çok yönlü bir anlatımla kaleme alabilen, okuru gerçekten etkileyebilen bir yazar Stefan Zweig. Yazdıklarının üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına karşın, öykülerinin, romanlarının bugünkü kuşaklar tarafından da aynı ilgiyle okunması, onun kalıcı bir yazar olduğunun en büyük kanıtı. Amok Koşucusu’nun bu yeni çevirisinde, daha önceki basımda yer almayan öyküler de bulunuyor.

Ölümü

Başkaları ölürken kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi. Tarihler 1933′ü gösterirken Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında S. Zweig’ın eserleri de yer alıyordu. 1934 yılında, Nazilerle Stefan Zweig arasındaki çatışmalar doruk noktasına ulaşınca Zweig’tan “savunma” istendi ve hemen arkasından Zweig’in Kapuzineberg’deki evi basılarak, silah araması yapıldı. Bu uğraşmalar üzerine Zweig, ailesini bile yanına almadan yurdu terk etti ve Londra’ya yerleşti. Zweig 1937′de karısı Frederike’den ayrılıp ve bir yıl sonra Portekiz’e giderlken yanında Lotte Altman adında genç bir kadın vardır. O sıralarda Avustralya, Alman Reich’ina katılır ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat eder. Zweig, sevgilisiyle beraber intihar eden bir Alman şairi olan Kleist’ın biyografisini yazarken şöyle diyordu: “Bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır”. Yazdığı kitaptaki gibi ölümden bir şiir yaratarak öldü kendisi de.

Stefan Lotte Zweig
Stefan Lotte Zweig

Bir Satranç Öyküsü’nün finali, yazarın, 1942 yılı başlarındaki ruh halini yansıtır. Umutsuzluk içindeki Zweig, en sevdiği yazarlar olan Goethe, Homeros ve Shakespeare’de teselli arıyordu. Okumak için bir şeyler ararken, tesadüfen Montaigne’nin “Denemeleri”ne rast gelir ve okur. Montaigne ölüm karşısında özgür olmak istiyordu. Zweig’da, Naziler’den kurtuluş için tek çare olarak ölümü görüyordu. 1942′nin 14 Şubat günü, karı-koca Zweig’lar Ernest Feder ile beraber, meşhur Rio Karnavalı’nı seyretmeye gittiler. Stefan Zweig neşeli ve huzurlu görünüyordu. Rio De Jonerio’da karnavalın yapıldığı Salı günü, “Singapur Olayı” ile gazete manşetlerini okudu: “Daha Fazla Direnmek İmkansız! İngiltere’de Derin Üzüntü!” Başka bir haberde de şunlar yazılıydı: ” Süveyş Kanalını Hedef Alan Alman Hücumu Libya’da!” Zweig, bu manşetler karşısında geçirdiği şoku, çevresindekilere belli etmemek için boşuna uğraştı. Aniden karnavalı seyretme isteği yok oldu ve hemen karısı Lotte ile birlikte Petropolis’e döndü. 23 Şubat 1942 sabahı, Rua Gonselves Dias, 34, Petropolis adresindeki yatak odasının kapısı, öğleye kadar açılmadı. Bu durumdan şüphelenen hizmetçiler, polise haber verdiler. Yatak odasına giren polisler, sırt üstü yatan Stefan ile elini onun göğsüne koymuş olan Lotte’yi buldular. “Veronal” adındaki ilaçtan almışlardı. Titizce düzenlenmiş masasının üstünde, pulları bile yapıştırılmış olan veda mektupları duruyordu. Ayrıca, Petropolis Valisi’ne hitaben yazılmış “Deklarasyon” başlıklı bir mektup vardı:

“Kendi isteğimle bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum: Bana ve çalışmalarıma, böyle iyi ve konuksever bir şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya’ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün, bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim ve benim lisanımın konuşulduğu dünya, bana göre mahvolmasından, ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Benim gücüm ise, uzun yıllar süren yurtsuz gücüm sırasında tükendi. Böylece, ruhsal çalışması, her zaman en büyük sevinci ve bireysel özgürlüğü bu dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor. Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hala görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.”

Bu yazı 22.282 kere okunmuştur.










Bir Yorum

  1. GÜZEL

Bir Yorum Yazın